Bölüm 1
Demir Alp Ezeloğlu
Yağmur yağıyordu.
Ve ben yağmuru hiç sevmezdim.
Yağmur; çamur, ıslak botlar ve insanın iliklerine kadar işleyen bir soğuk demekti. Operasyonlarda alıştığım şeylerin çoğuna katlanabilirdim ama yağmur konusunda fikrim hiç değişmemişti.
Silecekler ön camın üzerinde düzenli bir ritimle hareket ediyordu.
Bir sağa, bir sola…
Ankara'nın üzerine gece ağır ağır çökerken direksiyonu bir elimle tutuyor, diğer elimle vitesi değiştiriyordum. Radyodan boğuk bir müzik sesi yükseliyordu. Ne çaldığını bilmiyordum.
Zaten dinlemiyordum.
Aklım birkaç saat sonra katılacağım toplantıdaydı.
Yeni bir görev.
Yeni bir hazırlık.
Yeni bir sınır.
Belki de geri dönüşü olmayan bir yol.
İnsanın hayatında bazı geceler vardır. Daha hiçbir şey olmamıştır ama bir şeylerin değişmek üzere olduğunu hissedersin.
O gece de öyleydi.
Asker olmanın en zor yanının ölmek olduğunu sanıyorlardı.
Yanılıyorlardı.
Ölüm, bu işin en kolay ihtimallerinden biriydi.
Asıl zor olan, ölebileceğini bilerek yola çıkmaktı.
Ardında bıraktıklarını düşünerek…
Geri dönmeme ihtimalini bilerek…
Ve bütün bunlara rağmen gitmek zorunda olduğunu kabul ederek.
Vatan için.
Kırmızı ışıkta durdum.
Motorun düşük uğultusu, yağmur damlalarının cama vuran sesiyle birbirine karışıyordu.
Bakışlarım istemsizce sağ tarafa kaydı.
Ve onu gördüm.
Yağmurun altında yürüyen bir kadın vardı.
Ben olsam o havada mümkün olduğunca hızlı bir şekilde kapalı bir yere girerdim. O ise sanki yağmurun altında yürümeyi özellikle seçmiş gibiydi.
Elindeki kahveyi iki eliyle kavramıştı.
Adımları sakindi.
Siyah saçlarının arasından süzülen damlalar omuzlarına düşüyordu. Islanmasına rağmen bundan rahatsız olmuş gibi görünmüyordu.
Sonra yüzünü çevirdi.
Bir anlığına göz göze geldiğimizi sandım.
Gerçi camlar siyahtı.
Beni görmesi mümkün değildi.
Yine de o birkaç saniyelik bakış, gereğinden uzun sürdü.
Yeşil gözleri dikkatimi çekmişti.
Ankara'nın gecesi karanlıktı. Yağmur, sokak lambalarının ışığını dağıtıyordu. Buna rağmen gözleri, bütün o karanlığın içinde kendini belli ediyordu.
Kaşlarım hafifçe çatıldı.
Neden ona bu kadar uzun baktığımı bilmiyordum.
Arkamdan yükselen korna sesi düşüncelerimi böldü.
Yeşil ışık yanmıştı.
Ayağımı gaza bastım.
Araç hareket ederken dikiz aynasına son bir kez baktım.
Kadın hastanenin kapısından içeri giriyordu.
Birkaç saniye sonra gözden kayboldu.
Ben ise önüme dönüp direksiyonu biraz daha sıkı kavradım.
Bir yabancıya neden ikinci kez baktığımı düşünmek, o gece yapmam gereken son şeydi.
Çünkü birkaç saat sonra bir göreve çıkacaktım.
Ve o görev, henüz bilmediğim bir şekilde, hayatımdaki hiçbir şeye benzemeyecekti.
Derin Alkan
Hastanenin otomatik kapıları açıldığında saat neredeyse yediyi gösteriyordu.
Gece nöbetim birazdan başlayacaktı.
Dışarıdaki yağmur saçlarımı hafifçe ıslatmıştı. Soyunma odasına uğrayıp saçlarımı sıkıca ördüm, beyaz önlüğümü üzerime geçirdim. Cebime kalemimi ve stetoskopumu yerleştirip koridora çıktım.
Acil servise doğru yürürken içeriden gelen sesler yavaş yavaş belirginleşti.
Telefonlar çalıyor, monitörler aralıklarla ötüyor, hemşireler bir yerlere yetişmeye çalışıyordu.
Her nöbet öncesinde içimde aynı duygu belirirdi.
Sebebini tam olarak tarif edemediğim bir heyecan ve onun hemen yanında duran hafif bir tedirginlik…
Bu gece nasıl geçecekti?
Kaç hasta gelecekti?
Kaçının derdine çare olabilecek, kaçının elini tutup “İyisin, buradayız.” diyebilecektik?
Acil serviste hiçbir gece diğerine benzemezdi.
Burada zamanın bile kendine ait bir düzeni yoktu. Bir ambulans daha kapıdan ayrılmadan yenisinin sireni duyulur, bir hastanın yakınları rahat bir nefes alırken birkaç metre ötede başka bir ailenin endişesi başlardı.
Bazen saatlerce ayakta kalırdık.
Bazen bir bardak kahveyi elimize alır, ilk yudumu bile içemeden bırakmak zorunda kalırdık.
Ama alışmıştık.
Çünkü acilde plan yapmak, planın bozulmasını beklemek gibiydi.
Koridorun sonundan gelen sedye tekerleklerinin sesi düşüncelerimi böldü.
“Doktor Derin!”
Başımı çevirdiğimde Ayşegül'ü gördüm.
Bana doğru koşuyordu. Nefes nefeseydi.
“İki trafik kazası, bir göğüs ağrısı ve bir çocuk hasta geldi.”
Bakışlarım bir anlığına acilin girişine kaydı.
Daha nöbetin ilk dakikalarıydı.
Derin bir nefes aldım.
“Çocuk hastayı ben alıyorum. Diğerlerini travma odasına yönlendirin.”
Ayşegül başını sallayıp yeniden koşmaya başladı.
Ben de arkasından bakmadan muayene odasına yöneldim.
Kapıyı açtığımda küçük çocuk sedyenin üzerinde oturuyordu. Yanında duran annesi ellerini birbirine kenetlemiş, gözlerini sürekli çocuğuyla benim aramda gezdiriyordu.
Çocuğun gözleri bana takıldığında çömelip onun hizasına indim.
“Korktun mu?”
Küçük başını hafifçe salladı.
Gülümsedim.
“Tamam. O zaman önce bir anlaşma yapalım. Sen bana ne olduğunu anlat, ben de sana ne yapacağımızı anlatayım. Olur mu?”
Bu kez başını daha belirgin bir şekilde salladı.
Bazen bir hastaya yardım etmek için ilk yapman gereken şey ilaç yazmak değildi.
Önce korkusunu biraz olsun azaltmaktı.
Ve gece daha yeni başlıyordu.
---
Saat gece yarısını çoktan geçmişti.
Omuzlarım, sanki saatlerdir değil de günlerdir yük taşıyormuş gibi ağırdı. Eldivenlerin avuçlarımda bıraktığı izleri hâlâ hissediyordum.
Kısa bir nefes almak için kahve makinesinin yanına gittim.
Kartonu bardağı elime aldığım anda telefonum titredi.
Ekranda annemin ismini görünce istemsizce gülümsedim.
Mesajı açtım.
“Anne, nöbetteyim.”
Cevabı birkaç saniye içinde geldi.
“Yemek yedin mi?”
Gülümsedim.
“Hâlâ aynı soruyu soruyorsun.”
Cevabı yine gecikmedi.
“Çünkü hâlâ aynı cevabı veriyorsun.”
Başımı hafifçe salladım.
Haklıydı.
Nöbet boyunca hastaların ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarımın önüne koymaya alışmıştım. Açlık, uykusuzluk, yorgunluk… Hepsi biraz daha bekleyebilirdi.
Telefonun ekranına tekrar baktım.
“Birazdan yerim.”
Bu cevabın ikimiz için de ne anlama geldiğini biliyordum.
Muhtemelen o “birazdan” hiç gelmeyecekti.
Çünkü acilde hiçbir şey planlandığı gibi gitmezdi.
Yeni bir ambulans birkaç dakika içinde kapıda olabilir, bir hasta aniden kötüleşebilir, bütün geceyi değiştirecek bir vaka önümüze düşebilirdi.
Annemden yeni bir mesaj geldi.
“Kendine dikkat et kızım.”
Ekrana birkaç saniye baktım.
Ne kadar büyürsem büyüyeyim, annemin gözünde hâlâ korunması gereken kız çocuğuydum.
“Ederim.”
Mesajı gönderip telefonu cebime koydum.
Tam o sırada acil servisin alarmı yeniden koridorlarda yankılandı.
Elimdeki kahvenin ilk yudumunu bile alamamıştım.
Bardağı masanın üzerine bıraktım.
Bir an bile beklemeden koridora çıktım.
Dinlenmek için daha erkendi.
Çünkü acil serviste, birinin sana ihtiyaç duyduğu sürece nöbet gerçekten bitmezdi.
Yorumlar
- Alper Akgün: bir göreve çıkacağını anlatılanların yanında biraz heyecanlandırıcı ama gelmemeliydi yahut da ilerle şimdi
- Deniz Deveci: dikkatli ol demir alp
- Aylin Okur: İnsanlığı sekteye uğratmanın mibriği burayı nasıl ve neden kıyamete mahkum edebilir ki
- Barış Oruç: yağmurda yürüyen o kadının halini görmek bir kadın olsaydım yanına koşardım
- Eda Pekcan: sorular kendi kendini aşılıyor baştan en yaşlı sorular çıkıyor kehanette demir alpın zihninde
- Beren Pak: Bu sahne tam bir karamsar atmosfer hazırlığını yap derim
- aleyna dede: işin zor ama umarım uyumak yok da yolda değilsin dikkat et
- Damla Pınar: Yağmur hiç iyi gitmiyor ayrıca bu gece seni düşünme çaresinden vazgeçme
- Aylin Damla Eryılmaz: Açık havada yağmur değil başka bir şey isterdim bunu önce kabul etmelisin
- Hilal Fidan: O bakış bile kaçırılmamalıydı sence?
- Beyza: Kalemine sağlık canım
- Azad Yiğit: Kalemine sağlık 👏👏