Bölüm 10
Elimi milim bile oynatmadım. Yağmur, çamurla karışıp ellerimin üzerinden akıyordu. Parmaklarım uyuşmuştu. Ama baskıyı bırakmıyordum. "Komutan..." "Patlayacak mı?" Başımı yavaşça kaldırıp gözlerinin içine baktım. "Hâlâ hayattayız. Demek ki patlamadı." Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm oluştu. Bunu yapardı. En kötü anda bile gülmeye çalışırdı. Arkamızdan Bora bağırdı. "Sağ taraftan geliyorlar!" Mert peş peşe iki el ateş etti. Bir çığlık duyuldu. Ama hemen ardından başka silah sesleri yükseldi. Artık bizi tamamen kuşatıyorlardı. Telsiz tekrar cızırdadı.
"Delta Üç!"
"Dinliyorum."
"Takviye tim dört dakika."
Dört dakika...Yalnızca dört dakika daha dayanmamız gerekiyordu. Ama savaşta dört dakika, bazen bir ömürdü. Emre'ye döndüm. "Beni dinle." Başını salladı. "Şimdi ayağını kaldırmayacaksın." "Peki." "Ben mayının ağırlığını alacağım." Bora öfkeyle bana baktı. "Sönmez!" İlk kez emir komutan düzenini unutmuştu. "Olmaz! Komutan, sen yapamazsın!" "Sözümü kesme." "Ya patlarsa?" Derin bir nefes aldım. "O zaman komutanınızı kaybedersiniz." Bora'nın gözleri doldu. "Ben bunu kabul etmiyorum." Sertçe baktım. "Bu emir." Hiçbir şey söyleyemedi. Yavaşça ellerimi mayının iki yanına yerleştirdim. Baskıyı hissetmeye çalışıyordum. Kalbim göğsümden çıkacak gibiydi. "Akrep."
"Buradayım."
"Üç dediğimde ayağını milim milim kaldır."
"Anlaşıldı." Nefesimi tuttum. "Bir..." Silah sesleri yaklaşıyordu. "İki..." Mert'in tüfeği sustu. "Komutan!" diye bağırdı. "Şarjör bitti!" Tam o anda karşı tepeden beş silahlı adam üzerimize doğru koşmaya başladı. Mesafe elli metre... Kırk... Otuz... Artık yüzlerini seçebiliyordum. "Üç!" Emre ayağını yavaşça kaldırdı. Bütün ağırlık ellerime bindi. Kaslarım titremeye başladı. Mayının yayı ince bir ses çıkardı. Ama... Patlamadı. "Devam et!" Emre ayağını tamamen çekti. Mayının bütün yükü artık benim avuçlarımdaydı. En ufak bir hata... En ufak bir titreme...Her şeyi bitirecekti. "Akrep! Kasırga'yı al!" Emre hiç düşünmeden Bora'yı kolundan çekerek güvenli bölgeye götürdü. Şimdi... Mayının başında tek başımaydım. Karşıdan koşan silahlı adamlar artık yirmi metreye kadar yaklaşmıştı. Mert tabancasını çekmişti. Son mermilerini kullanıyordu. Tam tetiğe basacakken... Dağların arasında peş peşe patlamalar yankılandı. GÜÜÜM! GÜÜÜM! Toprak sarsıldı. Karşı yamacın üst kısmında dumanlar yükseldi. Silahlı adamlar bir anda dağıldı. Ardından tanıdık bir ses duyuldu. "Türk Silahlı Kuvvetleri! Silahlarınızı bırakın!" Takviye tim...Sonunda gelmişti. Siyah kamuflajlı askerler kayalıkların üzerinden hızla aşağı iniyordu. İlk çatışma başladığında ben hâlâ dizlerimin üzerindeydim. İki elimle ölümün ağırlığını tutuyordum. Ve aklımdan geçen tek bir düşünce vardı. "Yeter ki çocuklar kurtulsun..." Çünkü benim için zafer... Düşmanı yenmek değil, Timini eksiksiz eve götürebilmekti. İleri!" Takviye timinin komutanının sesi vadide yankılandı. Kayalıkların üzerinden siyah siluetler peş peşe aşağı iniyordu. Ateş sesleri yeniden şiddetlendi. Mermiler başımızın üzerinden geçerken ben hâlâ dizlerimin üzerindeydim. İki elim...Hâlâ mayının üzerindeydi. Kımıldayamıyordum. Bir uzman çavuş sürünerek yanıma geldi. Gözleri önce bana, sonra mayına kaydı "Komutan..." Sakin kalmaya çalışıyordu. "Ben Patlayıcı Madde İmha timindenim." Başımı hafifçe salladım. "Basınç bende."
Çantasını önüne çekti. Ellerini hiç acele etmeden hareket ettiriyordu. Çatışmanın ortasında bile yüzünde en ufak bir panik yoktu. İyi askerler böyle olurdu. Önce nefes alırlar...Sonra hareket ederlerdi. Arkamdan Bora'nın sesi geldi. "Sönmez!" Başımı çeviremedim. "İyiyim." Yalan söylüyordum. Kollarım uyuşmuştu. Avuçlarım titriyordu. Ama bunu kimsenin görmesini istemiyordum. Patlayıcı uzmanı sessizce konuştu.
"Komutan."
"Efendim."
"Ben sayınca baskıyı bana devredeceksiniz."
"Anlaşıldı."
"Tek seferde."
Başımı salladım. Bir...İki… "Şimdi." Ellerimi milim milim gevşettim. O da aynı anda özel aparatı mayının üzerine yerleştirdi. Kalbim duracak gibiydi. Bir saniye...İki...Üç… Sonra uzman derin bir nefes verdi. "Tamam." Bütün gücüm bir anda çekildi olduğum yere oturdum. Kollarım artık bana ait değilmiş gibi hissediyordum. Bora koşarak yanıma geldi. "Komutan!"
Kolumdan tuttu. "İyi misin?" Başımı salladım. "Çocuklar?" "İyiyiz." İlk sorduğum buydu. Kendimi değil...Onları Mert geldi. Kaskını çıkarıp yere bıraktı. Yüzü çamur içindeydi. Ama gülümsüyordu. "Yine bizi eve götürdün komutan." Gülmeye çalıştım. "Henüz dönmedik." Tam o sırada... Emre'nin öksürüğü duyuldu. Hepimiz ona döndük. Yüzü bembeyazdı. Ama ayaktaydı. Yavaşça bana doğru yürüdü. Hiç konuşmadan önümde durdu. Sonra… Bir anda bana sarıldı sıkıca. "Teşekkür ederim." Fısıltı gibiydi sesi. "Hayattayım." Elimi sırtına koydum. "Hepiniz hayattasınız önemli olan bu." O sırada takviye timinin komutanı yanımıza geldi. Yüzü sertti.
"Demir Alp Ezeloğlu?"
"Benim."
"Üst komutanlık sizinle görüşmek istiyor."
"Neden?"
Bana birkaç saniye baktı. "Bölgedeki MİT personeli..." Boğazını temizledi. "Ölmeden önce üzerindeki ses kayıt cihazı çalışır durumdaymış." Kaşlarım çatıldı. "Ne demek istiyorsunuz?" "Kayıtta sizin adınız geçiyor." Bir an dona kaldım. "Benim mi? Nasıl olur?" Omuz silkti. "Bilmiyoruz. Komutanlık sizi acilen karargâha çağırdı." İçimde tuhaf bir his yükseldi. Ben o adamı hayatımda ilk kez görmüştüm. Peki… Ölmek üzere olan bir MİT görevlisi, neden özellikle benim adımı söylemişti? Ve daha da önemlisi... Beni nereden tanıyordu? Yağmur dinmişti. Ama içimde başlayan fırtına, daha yeni kopuyordu.
---
Karargâha döndüğümüzde sabah olmak üzereydi. Güneş henüz doğmamıştı. Koridorlarda keskin bir kahve kokusu vardı. Botlarım çamur içindeydi. Üniformamın kollarında kurumuş kan lekeleri vardı. Hangisinin bana ait olduğunu bilmiyordum. Sessizce yürüdüm. Kapının önünde iki asker nöbet tutuyordu. Beni görünce selam verdiler. "Komutanım." Başımı hafifçe salladım kapıyı açtım. İçeride yalnız değillerdi. Masanın başında Tuğgeneral oturuyordu. Yanında sivil kıyafetli iki kişi vardı. Takım elbiseleri kusursuzdu. Yüz ifadeleri ise okunmuyordu. İçeri girer girmez ayağa kalktım "Komutanım." "Geç otur Demir." Sandalyeye oturdum. Odadaki sessizlik ağırdı. Tuğgeneral dosyayı önüme doğru itti. "Operasyonda ulaştığınız şahsın kim olduğunu biliyor musun?"
"Hayır komutanım."
"Milli İstihbarat Teşkilatı personeli."
"Bunu öğrendim."
Başını salladı. "Şehit oldu." O cümleyi duymak içime oturdu. Adamın yüzü gözümün önüne geldi. "Bizi burada bırakmayın..." Elim istemsizce yumruk oldu. Takım elbiseli adamlardan biri ilk kez konuştu. "Üzerinde bulunan kayıt cihazı zarar görmemiş." Masaya küçük siyah bir cihaz bıraktı. "Son kayıt." Odadaki herkes sustu. Adam düğmeye bastı. Cızırtılar duyuldu. Rüzgâr sesi...Ardından nefes alışverişleri... Sonra yaralı adamın sesi geldi.
"Eğer... bu kayıt... bir gün bulunursa..." Ses kesildi. Tekrar devam etti. > "Bunu... bordo bereli Alfa tim komutanına verin... Sönmez... "
Alfa Timi
Demir Alp Ezeloğlu --- Kod Adı: Sönmez
Bora Karan - Kod Adı: Kasırga
Mert Yalçın - Kod Adı: Bozkurt
Emre Erkut - Kod Adı: Akrep
Kaan Tunga - Kod Adı: Pars
Serkan Aydemir - Kod Adı: Gölge
Benim timim... Odadaki herkes bana baktı. Kalbim hızlandı.
Kayıt devam etti. > "O... anlayacak..." Derin bir öksürük sesi geldi. Sonra tek kelime… >"Yağmur..." Kayıt bitti. Oda sessizliğe gömüldü. Kaşlarımı çattım. "Hepsi bu mu?"
Sivil adam başını salladı.
"Hepsi bu."
"Ben hiçbir şey anlamadım."
"Biz de." Tuğgeneral ayağa kalktı. "Peki sana 'yağmur' kelimesi bir şey ifade ediyor mu?" Başımı iki yana salladım. "Hayır komutanım."
"Hiç mi?"
"Hayır."
Odadaki iki MİT görevlisi birbirine kısa bir bakış attı. Sanki bekledikleri cevap bu değildi.
İçlerinden biri ağır ağır konuştu. "O zaman..." Masadaki dosyayı kapattı. "...Biz de neden özellikle seni işaret ettiğini bulacağız." Odadan çıktığımda hava aydınlanmaya başlamıştı. Avluda durup derin bir nefes aldım. Gökyüzü griydi. Az önce başlayan ince yağmur yüzüme düştü. İstemsizce başımı kaldırdım. "Yağmur..." Tek kelime... Ama içimde açıklayamadığı