Keşfet

Bölüm 3

Sana Döneceğim

Derin Alkan

Telefonun alarmını üçüncü kez çalmadan kapattım.

Saat sabahın altısıydı.

Ankara'nın gri sabahlarından biri daha...

Perdeyi araladığımda ince ince yağan yağmur cama vuruyordu. Dudaklarımın kenarı istemsizce kıvrıldı.

Yağmuru hep sevmiştim.

Belki de bana çocukluğumu hatırlattığı içindi.

Çocukken yağmur yağdığında pencerenin önüne oturur, saatlerce damlaların camdan aşağı süzülmesini izlerdim. O zamanlar hayatın bir gün bu kadar ağırlaşabileceğini bilmiyordum.

Yağmur hâlâ aynı yağmurdu.

Ama ben eski Derin değildim.

Perdeyi bırakarak mutfağa doğru yürüdüm. Daha koridora çıkmadan kahve kokusu burnuma geldi.

“Eğer yine kahvaltıyı atlayacaksan sana küseceğim.”

Sesin geldiği yöne baktım.

Cansu, elindeki kahve kupasıyla mutfak tezgâhının önünde duruyordu.

Üniversiteden beri aynı evi paylaşıyorduk. O inşaat mühendisiydi, ben doktordum. Hayatlarımız birbirinden oldukça farklıydı ama yıllar içinde birbirimizin en zor günlerine tanıklık edecek kadar yakınlaşmıştık.

Bazen hiçbir şey anlatmamıza gerek kalmazdı.

Bir bakış yeterdi.

Yorgunluğumuzu birbirimizden saklayamazdık.

Aynı evi paylaşmak zamanla insanı aile yapıyordu.

Gözlerimi ovuşturarak sandalyeye oturdum.

“Bugün nöbetten çıkınca yiyeceğim.”

Cansu kaşlarını kaldırdı.

“Dün de aynısını söylemiştin.”

Haklıydı.

Son zamanlarda eve yalnızca uyumak için uğruyordum.

Masadan bir dilim ekmek alıp aceleyle mutfağın içinde dolaşırken Cansu'nun bakışları üzerimde gezindi.

“Beyaz önlüğünü yine masanın üzerinde unutmuşsun.”

“Gece çok yorgundum.”

Cevabı hiç gecikmedi.

“Sen her gece yorgunsun, Derin.”

Bir an sustum.

Çünkü haklıydı.

Doktor olmak yalnızca insan kurtarmak değildi.

Bazen kaybettiğin insanlarla yaşamaya devam etmeyi öğrenmekti.

Bazen bir annenin çığlığını günlerce zihninden çıkaramamaktı.

Bazen saatler süren bir ameliyatın ardından aynaya bakıp gözlerinin ne zaman bu kadar yorulduğunu fark etmekti.

Ve bazen...

Kendi hayatını fark etmeden ertelemekti.

Sevdiklerine ayırman gereken zamanı, hiç tanımadığın insanların hayatları için harcamaktı.

Buna pişman değildim.

Ama kolay olduğunu da söyleyemezdim.

Çantamı omzuma taktım. Cansu'nun yanağına hızlıca bir öpücük kondurup kapıya yöneldim.

“Anneni aramayı unutma kadın. Bolu'da merak ediyor.”

Başımı salladım.

“Tamam. Unutmam.”

Kapıyı kapatmadan önce ona son bir kez baktım.

Annemle babamın beni beklediğini bilmek, en yoğun günlerimde bile içimi ısıtan şeylerden biriydi.

Eve her döndüğümde değişmeyen tek şey onların sevgisiydi.

Apartmandan çıktığımda soğuk hava yüzüme çarptı.

Arabaya binmeden önce başımı kaldırıp gökyüzüne baktım.

Yağmur hâlâ dinmemişti.

Direksiyona geçip radyoyu açtım. Eski bir şarkının sesi arabanın içini doldurdu.

Şehir yeni yeni uyanıyordu.

Trafikteki araçlar çoğalıyor, insanlar işlerine yetişmeye çalışıyordu.

Herkes için gün yeni başlıyordu.

Benim içinse çoktan başlamıştı.

Kırmızı ışıkta durduğum sırada telefonum çaldı.

Ekranda tek bir isim vardı.

Babam.

Kulaklığımı takıp aramayı cevapladım.

“Günaydın, baba.”

“Günaydın kızım.”

Sesindeki huzursuzluğu daha ilk kelimede fark ettim.

“Ne oldu?”

“Dün annen sana ulaşamamış.”

Kaşlarım hafifçe çatıldı.

Telefonumu elime almaya neredeyse hiç vaktim olmamıştı.

“Yoğundum.”

“Biraz kendine de vakit ayır.”

Camdan dışarı baktım.

Bunu ben de istiyordum.

Ama istemekle yapmak arasında bazen koca bir nöbet vardı.

“Baba, acil serviste çalışıyorum. Vaktim olmuyor.”

Karşı tarafta kısa bir sessizlik oldu.

“Biliyorum.”

Tek kelimeydi.

Ama sesindeki endişeyi anlatmaya yetmişti.

Babalar bazen fazla konuşmazdı.

Söylemek istediklerini seslerindeki küçük değişikliklere saklarlardı.

“Hafta sonu geliyorsun, değil mi?” diye sordu. “Annen mantı yapacak.”

İstemsizce güldüm.

“Kaçırır mıyım? Tabii ki geliyorum.”

“İyi. Ona göre.”

“Tamam baba.”

Telefon kapandı.

Tam o sırada trafik ışığı yeşile döndü.

Aracı yeniden hareket ettirdim.

Hastanenin otoparkına girdiğimde saat yediye geliyordu.

Arabadan inip hastaneye girdim. Beyaz önlüğümü üzerime geçirirken derin bir nefes aldım.

Her sabah aynı şeyi yapıyordum.

Sanki hastanenin kapısından içeri girmeden önce kendime birkaç saniyelik bir hazırlık payı bırakıyordum.

Sonra kapılar açılıyor ve dışarıdaki Derin geride kalıyordu.

Acil servisin kapıları önümde açıldı.

Koridorlar her zamanki gibi kalabalıktı.

Monitör sesleri...

Koşturan hemşireler...

Ağlayan çocuklar...

Telsiz anonsları...

İşte burası benim dünyamdı.

İnsanların umudunu kaybetmeye başladığı yerde bizim mücadelemiz başlardı.

Burası yorucuydu.

Acımasızdı.

Ama yaptığın işin anlamını en çıplak hâliyle hissettiğin yer de burasıydı.

Koridorun sonundan yükselen telaşlı sesler düşüncelerimi böldü.

“Doktor Derin!”

Başımı çevirdiğimde Ayşegül'ü gördüm.

Elindeki dosyalarla bana doğru koşuyordu.

“Ambulans beş dakika içinde geliyor. Çoklu trafik kazası.”

“Dört numaralı travma odasını hazırlayın. Kan merkezine haber verin. Ortopediyi de bilgilendirin.”

Ayşegül başını sallayıp hızla uzaklaştı.

Yorgunluk bir anda zihnimin arkasına itildi.

Böyle anlarda düşünmeye fazla zaman olmazdı.

Refleksler konuşurdu.

Acil servis birkaç saniye içinde hareketlendi.

Hemşireler sedyeleri hazırlıyor, teknisyenler cihazları kontrol ediyor, herkes kendi görevini sessiz bir uyum içinde yerine getiriyordu.

Kaosun içinde bile bir düzen vardı.

Belki de bu yüzden seviyordum burayı.

Kapılar açıldı.

İlk sedye hızla içeri alındı.

Yirmili yaşlarında bir erkekti.

Alnından ince bir kan çizgisi süzülüyordu.

Yanına eğildim.

“Adın ne? Beni duyabiliyor musun?”

Gözlerini güçlükle açtı.

“Emir...”

Hemşire hastanın değerlerini kontrol ederken konuştu.

“Pupilleri eşit. Tansiyonu doksan altmış.”

“Tomografiyi hazırlayın.”

Sedyeyi ilgili ekibe devrettim.

Arkamdan ikinci hasta getirildi.

Bu kez küçük bir kız çocuğuydu.

Korkudan titriyordu.

Annesi ise sedyenin yanında ağlıyor, ellerini birbirine kenetliyordu.

“Ne olur kızımı kurtarın.”

Kadının sesi titriyordu.

Yanına yaklaşıp omuzlarına hafifçe dokundum.

“Önce sakin olmaya çalışın. Kızınızla ilgileniyoruz.”

Kadın gözyaşlarının arasından başını salladı.

Sonra çocuğun yanına çömeldim.

“Merhaba.”

Küçük kız korkuyla yüzüme baktı.

“Adın ne senin?”

“E... Ece.”

“İsmin çok güzelmiş, Ece.”

Dudaklarının kenarında küçücük bir tebessüm oluştu.

O küçücük değişiklik bile yetti.

Çünkü bazen bir çocuğun korkusunu tamamen ortadan kaldıramazdınız.

Ama ona yalnız olmadığını hissettirebilirdiniz.

Ve bazen bu, tedavinin ilk adımıydı.

---

Saatler su gibi akıp geçmişti.

Öğlen olmuştu.

Son hastanın dosyasını kapatıp sırtımı duvara yasladım.

Başım zonkluyordu.

Yorgunluk, yoğunluk bittiğinde kendini hatırlatıyordu.

Ayşegül elinde iki karton bardakla yanıma geldi.

“Biri senin.”

Kahveyi uzattı.

“Sağ ol.”

Yanıma oturup yüzüme baktı.

“Biliyor musun? Sen hiç değişmiyorsun.”

Kaşlarımı kaldırdım.

Ne demek istediğini anlamış olmalıydı.

“On iki saattir ayakta kalsan bile hâlâ herkese gülümseyerek konuşuyorsun.”

Kahvemden bir yudum aldım.

“Çünkü korkan insanların ilk ihtiyacı bazen ilaç değil, güvendir.”

Ayşegül bir şey söylemedi.

Ben de söylemedim.

İkimiz de aynı anda acil servisin kapısına baktık.

Uzaklardan bir ambulans sireni duyuluyordu.

İçimden tek bir cümle geçti.

Bugün de kimsenin umudu yarım kalmasın.

---

Gece nöbetleri insana zamanı unuttururdu.

Saatin kaç olduğunu bilmiyordum.

Koridorun duvarındaki saate baktığımda akrebin gece yarısını çoktan geçtiğini fark ettim.

Bir an olduğum yerde durup derin bir nefes aldım.

Boynum tutulmuştu.

Saçlarımı gelişigüzel topladıktan sonra personel dinlenme odasına geçtim.

Gece ilerledikçe hastanenin ışıkları hiç değişmezdi.

Saat kaç olursa olsun aynı beyazlıkta yanar, aynı telaşın içinde ayakta kalırdı.

Yorulan yalnızca biz olurduk.

İnsan bazen dakikaları değil, gelen hastaları sayarak zamanın geçtiğini anlardı.

Belki de acil servis bu yüzden zamanın en garip aktığı yerdi.

Dinlenme odasındaki sessizlik, acil servisin gürültüsünden sonra neredeys

Yorumlar

  • Eda: Anne babanın kalbi evlat geç kaldıkça büyüleniyor özlüyorum çok yazık
  • Kayra kendi: bazen geride bırakılan biz değiliz bunu unutma derin
  • Erdem Sönmez: cansu havada kahve uyuşukluğu beni sardı bu sabahta
  • Yusuf Vural: Sabahın altısı ve yine aynı kasvet var hayret versin bu güneş
  • Kırık Cümleler: Gün başlıyor ama sen yine karanlık huysuzluğa dalıyorsun sakın yapma