Bölüm 5
Operasyonlardan önce kışla sessizleşirdi. Kimse gereksiz konuşmazdı, kimse yüksek sesle gülmezdi. Çünkü herkes aynı gerçeği bilirdi. Birkaç saat sonra bu binadan çıkacak adamların hiçbiri geri dönemeyebilirdi. Dolabımın kapağını açtım, kamuflajımı dikkatlice giydim. Üniformamı her giydiğimde omuzlarıma yalnızca kumaş değil, görünmeyen bir yük binerdi. O yükün adı vatandı. O yükün adı, emrindeki insanların hayatıydı. Bordo beremi elime aldım. Parmaklarım kısa bir an kumaşın üzerinde gezindi. Çocukken televizyonun karşısına geçip bordo berelileri izlerdim. Hayranlıkla bakardım onlara güçlü, korkusuz, yenilmez görünürlerdi. O zamanlar onlarında yorulduğunu, korktuğunu yada geceleri gözlerini tavana dikip düşüncelere daldığını hiç düşünmezdim. Şimdi aynaya baktığımda onlardan biri bana bakıyordu ama aynanın göstermediği şeyler de vardı. Her operasyondan önce içime çöken sessizlik... Kaybettiğimiz arkadaşların yüzleri... Bir daha dönmeyen insanların ailelerine verilen haberler... Ve her görev öncesi, istemsizce zihnimin bir köşesine düşen aynı soru... "Ya bu son görevim olursa?" bu düşünceyi her defasında zihnimin en karanlık köşesine iterdim. Çünkü o soruya cevap ararsan hata yapardın. Hata ise burada yalızca seni değil, arkandakileri de öldürebilirdi. Derin bir nefes aldım botlarımı sıkıca bağladım, belimdeki tabancayı kontrol ettim. Telsiz... Şarjör... Bıçak... İlk yardım çantası... Her şey eksiksizdi. Hazırlık sadece ekipmanları tamamlamak değildi. Asıl hazırlık zihindeydi. Operasyona çıkmadan önce korkunu susturmayı öğrenmek zorundaydın. Kapıyı kapatıp dışarı çıktığımda tim çoktan araçların yanına toplanmıştı. Sabahın ilk ışıkları henüz doğmamıştı. Gökyüzü kurşuni bir renge bürünmüştü, kışlanın üzerine ağır bir sessizlik çökmüştü. Bora beni görünce elindeki karton bardağı kaldırdı. "Komutan, son kahveni içmeden gitme." Bardağı uzattı ve bir yudum aldım yüzümü buruşturdum. "Berbat olmuş." Bora güldü. "Her zamanki gibi yani." İstemeden de olsa bende gülümsedim. İnsan bazen savaşın ortasında bile böyle küçük anlara tutunuyordu. Çünkü hayat sadece büyük zaferlerden oluşmuyordu. Bazen bir bardak kötü kahve... Bazen bir arkadaşının yaptığı aptalca bir şaka... İnsanın hala yaşadığını hatırlatıyordu. Mert biraz ileride sessizce silahını temizliyordu. Onu yıllardır tanıyordum. Ne zaman sustuysa, kafasının içinde onlarca düşünce dolanıyor demekti. Emre ise çantasını üçüncü kez kontrol ediyordu. Onun bu huyuyla hep dalga geçerdik ama hiçbirimiz itiraz etmezdik çünkü en küçük bir eksiklik bir hayatın bedeli olabiliyordu. Kimse korktuğunu söyleyemezdi ama ben biliyordum hepsi korkuyordu. Bende korkuyordum korkmayan insan ya yalan söylüyordu ya da neyin içinde olduğunu bilmiyordu. Cesaret... Korkmamak değildi. Kalbi deli gibi atarken bile ilerleyebilmekti, dizlerin titrerken arkadaşının önüne geçebilmekti ve gerektiğinde kendi hayatını düşünmeden emrindeki insanları koruyabilmekti. Belki de askerliği askerlik yapan buydu. Albay ağır adımlarla yanımıza geldi. Hepimiz aynı anda hazır ola geçtik. Bakışları tek tek üzerimizde dolanmıştı, her birimizin yüzüne uzun uzun baktı sanki oda içinden aynı duayı ediyordu. "Hepsi sağ salim dönsün..." Anja bunu hiçbir zaman söylemezdi. Komutanlar bazı cümleleri kalplerinde taşırdı, sesinde değil. "Dinleyin..." Sesi her zamanki gibi sakindi ama o sakinliğin altında yatan tecrübe vardı... Bugün anlatacağı her kelimenin anlamı olacağını hissediyordum. İçimde tarif edemediğim bir his vardı. Sebebini bilmiyordum. Belki Bora'nın biraz önce söyledikleri... Belki havadaki garip sessizlik... Belki de askerlik içgüdüsü... Ama bir şey bana bu operasyonun diğerlerine benzemeyeceğini söylüyordu. Yinede o sesi susturdum çünkü görev başlamadan korkularını dinlemeye başlarsan, görevi tamamlayamazdın. Bizim işimiz hislerle değil... Disiplinle yaşamaktı. “Bugünkü görev sınır hattında gerçekleşecek." Albay'ın sesi odadaki sessizliği bıçak gibi kesti. Masanın üzerine büyük bir harita açıldı kırmızı kalemle işaretlenmiş yeri gösterdi.
"İstihbarata göre bölgede silahlı bir gurup hareket halinde." Haritaya dikkatle eğildim. Arazi zorluydu. Dağlık... Kayalık... Vadilerle bölünmüş, her kayanın arkasında görünmeyen bir tehlikenin saklanabileceği türden bir bölgeydi. Gece görüş cihazları bile böyle yerlerde kusursuz çalışmazdı. Karanlık bazen insandan yana olurdu, bazen de düşmandan. Albay parmağını başka bir noktaya kaydırdı. "Helikopter sizi buraya bırakacak. Buradan itibaren yaklaşık on kilometre yürüyüş." İçimden mesafeyi hesapladım yükümüzle birlikte en az üç saat hava şartları kötüleşirse daha da uzun sürebilirdi. "Temel öncelik... Temas aramak değil." Albay bakışlarını tek tek üzerimizde gezdirdi ve kısa bir duraksamanın ardından devam etti. "Durumu doğrulayıp güvenli şekilde eve dönmek." Bu cümle kulağa basit gelirdi ama sahada hiçbir emir kağıt üzerindeki kadar kolay uygulanamazdı. Bazen düşman seni bulurdu, bazen arazi planı bozardı, bazen de kader bütün planları altüst ederdi. Başımı eğdim. "Anlaşıldı komutanım." Toplandı sona erdiğinde herkes sessizce dağıldı kimse gereksiz soru sormuyordu. Çünkü herkes görevin ciddiyetini anlamıştı. Araçlara doğru yürürken Bora omzuma hafifçe vurdu. "İçimde garip bir his var." Ona baktım bu cümleyi ondan ilk defa duyuyordum. "Her operasyondan önce söylüyorsun." Başını iki yana salladı. "Ama bu defa farklı." Gülümsemeye çalıştım. "Sen çok filim izliyorsun." Normalde hemen gülerdi yüzündeki ifadeyi görünce şaka yapma isteğim de kaybolmuştu. "Komutan... Döner dönmez annenin yaptığı kebabı yiyeceğim." İstemsizce güldüm. "Önce dön." Mert ilk kez konuştu. "Döneceğiz… Hep birlikte." O cümle havada asılı kaldı. Hep birlikte... Ne kadar kısa... Ne kadar güçlü... Ve savaşın olduğu yerde ne kadar kırılgan. Birbirimize baktık hiçbirimiz bunu söylemedik ama hepimiz aynı şeyi düşünüyorduk. Bir sonraki operasyonda aynı masada oturacağımızın garantisi yoktu. İşte bu yüzden aynı sofrayı, aynı kahveyi, aynı sessizliği bile kıymetli görüyorduk… Askeri helikopterin pervaneleri dönmeye başladığında metal gövde titreşmeye başladı. Kulaklığımı taktım motor sesi birkaç saniyede içinde bütün düşüncelerimi bastırdı. Kapının hemen yanında oturuyordum. Karşımda timim vardı. Bora gözlerini kapatmıştı dua mı ediyordu zihnini mi boşaltmaya çalışıyordu bilmiyordum. Mert silahını son kez kontrol ettikten sonra sessizce önüne bakıyordu. Emre ise eldivenlerini düzeltiyor, belli etmemeye çalışsa da ayağını ritmik bir şekilde yere vuruyordu. Kaan haritanın üzerinde son kez rotayı gözden geçiriyor, aklındaki ihtimalleri hesaplıyordu. Serkan ise omzundaki teçhizatı düzeltip yere bakmaya başlamıştı. Onları izledim her birinin yüzünü tek tek yıllardır aynı görevlerde omuz omuza yürüdüğüm insanlardı. Aynı yağmurun altında ıslandığımız, aynı ateşin başında nöbet tuttuğumuz kardeşlerimdi. Komutan olmak bazen emir vermek değildi kimin sessizliğinin ne anlama geldiğini bilmekti, kimin gözlerindeki endişeyi tek bakışta okuyabilmekti ve gerektiğinde kendi korkunu içine gömüp onların cesur kalmasını sağlamaktı. Ben de korkuyordum bunu hiçbir zaman inkar etmemiştim. İnsan ölümden değil... Geride bıraktıklarından korkuyordu ve en çok da emrindeki adamlardan birini eve götürememekten... İşte bu düşünce omzumdaki teçhizattan daha ağırdı. Helikopter alçalmaya başladı ve pilottan anons geldi. "iki dakika." Herkes aynı anda ayağa kalktı, silahlar son kez kontrol edildi. Emniyet mandalları... Gece görüş gözlükleri... Telsizler... Her şey hazırdı. Kapak açıldığı anda yüzüme çarpan keskin rüzgar ciğerlerimi yaktı. Önümüzde ay ışığının güçlüklə aydınlattığı dağlar uzanıyordu. Bu sessizlik huzur vermiyordu aksine insanın içindeki bütün sezgileri uyandırıyordu. Çünkü yıllar bana bir şey öğretmişti. En tehlikeli operasyonlar çoğu zaman en sessiz başlayanlardı. Pilottan son komut geldi. "İniş serbest." Hiç tereddüt etmeden ilk ben atladım. Botlarım sert zemine çarpar çarpmaz dizimin üstüne çöktüm. Silahımı kaldırıp çevreyi taradım. Karanlık... Kayalar... Rüzgar... Şimdil