Bölüm 7
Telefonumun alarmı üçüncü kez çaldığında yastığın altından uzanıp ekranına dokundum. Keskin ses bir anda kesildi. Gözlerimi yeniden kapatıp birkaç saniye daha öylece kaldım. İzin günü… Normalde bu kelime insana huzur vermeliydi. Bana ise sadece yorgunluğumu daha çok hissettiriyordu. Gece nöbetinin ağırlığı hâlâ üzerimden gitmemişti. Sanki saatlerdir değil, günlerdir uyumamış gibiydim. Omuzlarım tutulmuş, göz kapaklarım kurşun gibi ağırlaşmıştı.
Derin bir nefes alıp tavana baktım. Sessizlik… Acil servisin bitmek bilmeyen monitör sesleri, sedyelerin tekerlek gürültüsü, doktor anonsları ve telaşlı ayak seslerinden sonra evin bu sessizliği bana garip geliyordu. İnsan en çok alıştığı gürültüyü özlüyormuş meğer. Tam o sırada mutfaktan gelen tencere kapağının sesi düşüncelerimi böldü Cansu… Büyük ihtimalle yine erkenden kalkmış, kahvaltıyı hazırlıyordu. Benden önce uyanmasına şaşırmıyordum. O, ne kadar yorgun olursa olsun güne enerjik başlamayı başarabilen nadir insanlardandı. Yatağımdan doğrulup dağılmış saçlarımı gelişigüzel bir topuz yaptım. Banyoya geçip aynanın karşısına durduğumda yorgun yüzüm bana bakıyordu. Göz altlarımdaki mor halkalar bütün geceyi anlatmaya yetiyordu dudaklarımı büzdüm. "Korkunç görünüyorsun." diye mırıldandım kendi kendime sonra istemsizce gülümsedim. Ayşegül dün akşam dışarı çıkmayı teklif etmişti. Belki başka bir gün olsa kabul ederdim ama bugün annemlere söz vermiştim. Son günlerde hastane yüzünden onları sürekli erteliyordum. Annem telefonda belli etmese de sesindeki özlemi hissediyordum. Üzerime gri eşofmanımı geçirip mutfağa çıktım. Cansu beni görünce elindeki spatulayı bir mikrofon gibi bana doğrulttu. "Demek sonunda Uyuyan Güzel uyandı." Gülerek sandalyeye oturdum. "Saat kaç?" "Neredeyse on bir." Başımı hızla kaldırdım. "On bir mi?" "Evet." Omuz silkti. "Aslında gelip seni uyandıracaktım ama o kadar derin uyuyordun ki kıyamadım." Masaya yeni pişmiş menemeni bıraktı. "Ye bakalım." Burnuma yayılan tereyağı ve domates kokusu istemsizce içimi ısıttı. Ev… Bazen insanın ihtiyacı olan tek şey buydu. Sessiz bir mutfak, sıcak bir kahvaltı ve yanında kendini rahat hissettiği biri… Cansu karşımdaki sandalyeye oturdu. "Bugünkü planın ne?" "Annemlere gideceğim." Son lokmayı çiğnerken başımı salladım. "Sonunda." Gülümseyerek ona baktım.
"Annem üç gündür arıyor." Telefonunu eline aldı, ekranıma bakıyormuş gibi yaptı. "Beş."
Kahkaham mutfağın sessizliğini doldurdu. "Abartıyorsun." "Hiç sanmıyorum." Tam o anda telefonum çalmaya başladı. Ekranda tek bir isim vardı. Annem ❤️ Cansu gözlerini devirip gülümseyince ben de istemeden güldüm. "Bak, kadın seni hissetti." Telefonu açıp koltuğuma yaslandım.
"Günaydın anne."
"Kızım! Nihayet uyandın mı?"
"Yeni sayılır."
"Saat olmuş on bir. Kahvaltı yaptın mı?"
Karşımda oturan Cansu kahkahasını bastırmaya çalışıyordu. "Yapıyorum anne."
"Bugün geleceksin değil mi?"
"Geleceğim." Bu cevabı verirken bile sesim yumuşamıştı.
"Sana mantı yaptım."
İçimden gülümsemek geçti. "Anne..."
"İçli köfte de var."
Başımı iki yana salladım. "Tamam, tamam... Geliyorum."
"Erken gel."
"Gelirim."
Telefon kapandığında mutfağa kısa bir sessizlik çöktü. Cansu bana dikkatlice baktı. "Annen seni gerçekten çok özlüyor." Elimde olmadan gözlerim masanın üzerine kaydı. Ben de onu özlüyordum. Hem de sandığımdan çok daha fazla… Ama bunu yüksek sesle söylemedim. Sadece belli belirsiz gülümsedim. Bazı duyguların kelimelere ihtiyacı yoktur.
Öğleden sonra arabamı ailemin yaşadığı mahalleye doğru sürdüm. Yollar bana navigasyondan daha iyi rehberlik ediyordu. Bu sokaklarda büyümüştüm. Her kaldırım taşını, her ağacı, çocukken bisiklet sürdüğüm her köşeyi ezbere biliyordum. Bazı yerlere yıllar sonra bile gelseniz yabancılık çekmezsiniz. Çünkü insanın çocukluğu, yaşadığı yerlere sessizce siner.
Arabayı apartmanın önüne park ettiğim anda balkon kapısı açıldı. Annem… Beni görür görmez yüzüne kocaman bir gülümseme yayıldı. Heyecanla el sallarken sesi bütün sokağa yayıldı. "Babası! Derin geldi!" İçimde istemsiz bir sıcaklık oluştu. Daha zile basamadan apartman kapısı açıldı. Annem merdivenlerden neredeyse koşarak indi. Beni görür görmez kollarını boynuma doladı. "Canım kızım..." Başımı omzuna yasladım. Annemin kokusu çocukluğumun en güvenli köşesiydi. Saçlarımı okşarken her zamanki cümlesini kurdu.
"Çok zayıflamışsın." Gülümseyerek geri çekildim. "Anne, her geldiğimde aynı şeyi söylüyorsun." "Çünkü her geldiğinde biraz daha zayıf oluyorsun." Kapının önünde bizi izleyen babam hafifçe güldü. "İçeri girin de komşulara malzeme çıkarmayın." Üçümüz de aynı anda gülmeye başladık. Evin kapısından içeri adımımı attığım an zaman sanki yıllar öncesine döndü. Yeni demlenmiş çayın kokusu… Fırından yeni çıkmış ekmek… Ve annemin mutfağından yükselen o tanıdık yemek kokuları… Bir evi ev yapanın duvarlar değil, içinde biriken anılar olduğunu bir kez daha hissettim. Masaya oturur oturmaz annem önüme tabaklar dizmeye başladı.
"Anne, bu kadar yemeği kim yiyecek?"
"Sen."
"On kişilik bu."
"Doktorsun. Gece gündüz çalışıyorsun."
Başımı iki yana sallayarak güldüm. Ne zaman eve gelsem annem beni aç kalmış gibi doyurmaya çalışırdı. Sanırım annelerin sevgisinin en belirgin dili buydu. Babam çayından bir yudum alıp bana baktı. "İşler nasıl?" Derin bir nefes verdim. "Yoğun." "Zorlanıyor musun?"
Sorusu havada asılı kaldı. Cevabı düşünmeme gerek yoktu. "Bazen..." Parmaklarım bardağın sıcak camında gezindi. "Bir hastayı kaybedince..." Boğazım düğümlendi. "...eve kadar o anı düşünüyorum. Acaba birkaç dakika daha erken müdahale etsem sonucu değişir miydi diye..."
Babam sessizce başını salladı. Yüzündeki ifade, söylediklerimi benden daha iyi anladığını gösteriyordu. "Vicdanın olduğu sürece iyi bir doktor olursun." Annem usulca elini elimin üzerine koydu. "Ama kendini de ihmal etme." İkisine birden baktım. İnsan bazen ne kadar yorulursa yorulsun, sadece ailesinin yanında birkaç saat geçirince bütün yükü hafifliyormuş.
O an içimden tek bir cümle geçti. Ne kadar şanslıyım...
---
Yemekten sonra sofrayı toplamaya yardım etmek için ayağa kalktım ama annem hemen önümde durdu.
"Olmaz."
"Anne..."
"Sen misafirsin."
Kahkaha attım. "Ben bu evde büyüdüm."
"Yine de misafirsin."
Tabakları elinden almaya çalıştım. "O zaman misafirliğim bitti." Babam gazetesini katlayıp ayağa kalktı. "Boşuna uğraşma Derin." Başını anneme doğru çevirdi. "Bu mutfağı yıllardır kimseye bırakmadı."
Annem gururla gülümsedi. "Akıllı adam." Babam bana göz kırptı. "Yılların tecrübesi." Bir anda üçümüzün kahkahası salonu doldurdu. O kahkahaların arasında içimde ince bir sızı hissettim. Meğer bu sesi ne kadar özlemişim...