Bölüm 8
Öğleden sonra yağmur yeniden başladı. Salondaki pencerenin önünde otururken cama vuran damlaları izliyordum. Çocukken yağmur yağdığı günlerde annemle pencerenin önüne oturup sıcak çay içerdik. O anılar, damlalar gibi zihnime birer birer düşüyordu. Annem koltuğunda örgüsünü örüyor, babam televizyonun sesini kısmış haberleri takip ediyordu. Tam gözlerimi kapatacakken spikerin sesi dikkatimi çekti. "...Sınır hattında güvenlik önlemleri artırıldı..." Başımı ekrana çevirdim. Haritalar… Askerî araçlar… Sislerin arasında ilerleyen konvoy görüntüleri… Haber yalnızca birkaç saniye sürdü. Ne isim vardı ne de ayrıntı. Babam kumandayı alıp kanalı değiştirdi. "Haberler hep aynı." Sessizce başımı salladım ama gözlerim birkaç saniye daha kararan ekranda kaldı. İçimde açıklayamadığım bir sıkıntı dolaşmaya başlamıştı. Sebebini bilmiyordum. Belki de doktor olduğum içindi. İnsan, kötü ihtimalleri düşünmeye zamanla alışıyordu. Telefonumun titreşmesi düşüncelerimi böldü. Arayan Ayşegül'dü.
"Alo?"
"Rahatsız etmiyorum değil mi?"
"Yok, söyle."
"Yarınki nöbet değişti."
Kaşlarım çatıldı. "Nasıl yani?"
"Melis rahatsızlanmış."
İç çekerek gözlerimi kapattım. "Yerine ben mi geçeceğim?"
"Evet."
Kısa bir sessizlik oldu. "Tamam."
"Emin misin?"
"Evet."
"İzin günün boşa gitti."
Dudaklarımda küçük bir tebessüm oluştu. "Alışığım." Ayşegül derin bir nefes verdi. "İşte bu cümlenden nefret ediyorum." Telefon kapandığında annem bana uzun uzun baktı.
"Yine mi hastane?"
"Evet."
"Bir gün de 'hayır' de."
"Anne..."
"Sen de insansın." Elini saçlarıma götürüp çocukluğumdaki gibi okşadı. "Biz seni güçlü yetiştirdik diye hiç yorulmuyorsun sanma." Gözlerimin dolduğunu hissettim. Başımı annemin omzuna yasladım. "İyiyim." "Yalan." Cevap veremedim. Çünkü anneler, insanın söylemediği cümleleri bile duyabilirdi. Babam yanımıza gelip omzuma hafifçe dokundu. "Ne olursa olsun..." Başımı kaldırıp ona baktım. "...İnsan önce kendini ayakta tutmalı ki başkasını ayağa kaldırabilsin." Bu cümle içimde yankılandı. Belki de uzun zamandır duymaya en çok ihtiyacım olan söz buydu.
---
Akşam hava yavaş yavaş kararmaya başladığında eve dönmek için hazırlandım. Annem beni kapıya kadar uğurladı. Tam arabaya binecekken elime küçük bir poşet sıkıştırdı. "Yolda yersin." Poşetin içinden mis gibi börek kokusu geliyordu. "Anne, yine mi yemek?" "İtiraz istemiyorum." Gülerek başımı salladım. "Tamam." Babam da yanıma geldi. "Dikkatli git."
"Giderim." Arabayı çalıştırıp ağır ağır hareket ettim. Dikiz aynasına baktığımda annemle babam hâlâ apartmanın önünde durmuş bana el sallıyorlardı. Onlar küçüldükçe içimde garip bir boşluk oluştu. Bir yanım tarifsiz bir huzurla doluydu. Diğer yanım ise sebebini açıklayamadığım bir tedirginlikle… Bazen insanın kalbi, aklının henüz bilmediği şeyleri çok önceden hissederdi.
Demir Alp Ezeloğlu
Keskin nişancının ikinci mermisi kayaya çarptığında çıkan metalik ses kulaklarımı çınlattı. Parçalanan taşlar yüzümü çizdi. Başımı biraz daha eğerek siperin arkasına çekildim. "Nişancıyı görüyor musun, Bozkurt?" Mert dürbününü kayanın üzerinden yavaşça kaldırdı. Nefesini tutmuştu. Birkaç saniye boyunca tek bir kelime etmedi. Sonra yeniden aşağı indi.
"Hayır komutan. Namlu parlamasını gördüm ama yer değiştirdi." Dişlerimi sıktım. Profesyonellerdi ilk atıştan sonra mevzi değiştirmiş, bizi olduğumuz yere sabitlemeye çalışıyordu. Tam o sırada Bora yanıma süründü. "Komutan..." "Söyle." "Burada kalırsak çemberi kapatırlar." Haklıydı. Karşı tepeden gelen sesler gittikçe yaklaşıyordu. Artık rastgele ateş etmiyorlardı. Sabırla bekliyor, bizi kıstırıyorlardı. Tam geri çekilme planını kurarken gözüm birkaç metre ilerideki kayalığa takıldı. Elena… Yere diz çökmüş, az önce vurulan MİT mensubunun başını kucağına almıştı. Omuzları sessizce titriyordu. Bize değil...Yerde yatan adama bakıyordu. Sanki kurşun seslerini bile duymuyordu. "Elena!" diye seslendim.
Başını korkuyla kaldırdı gözleri doluydu. Türkçeyi tam konuşamıyordu ama söylediklerimi anlayacak kadar biliyordu. "E... gel..." Kendini göstererek başını iki yana salladı. "Hayır..."
Sonra boğazı düğümlendi. "...Onu..." Yerdeki adamı işaret etti. "...Bırakma." İçimden küfür ettim. Kurşunlar yağarken onu orada bırakamazdık. Ama onu almak için çıkarsam bütün timi tehlikeye atacaktım. Karar vermem gereken saniyelerdi.
"Gölge."
"Komutan."
“Kızı alıyoruz."
Hiç tereddüt etmedi. "Anlaşıldı." Emre şaşkınlıkla bana baktı. "Komutan, risk..." "Biliyorum." Sözünü kestim. "Kimseyi geride bırakmayacağız." Bu cümle yalnızca Elena için değildi. Bu timin yıllardır değişmeyen kuralıydı. Emre çantasını açtı. İçinden son iki sis bombasını çıkardı. "Hepsi bu." "Yeter." Pimler çekildi. Bombalar iki farklı yöne düştü. Birkaç saniye sonra bütün vadi yoğun beyaz sisle kaplandı. "Şimdi!" Ben ve Serkan anda fırladık. Koşarak Elena'ya ulaştık. Bizi görünce irkildi. Refleksle geriye çekildi. "Korkma!" Nefes nefeseydi. Başını iki yana salladı. "...Ben... gelmem." "Gelmek zorundasın." Adamın cansız bedenine baktı. Gözlerinden yaşlar süzüldü. "...Yalnız..." Kelimeyi söylerken sesi kırıldı. "...Kalır." Boğazım düğümlendi. Savaşın en acı tarafı buydu. Yaşayanı kurtarmak için bazen öleni geride bırakmak zorunda kalıyordun. Diz çöktüm Elena'nın gözlerinin içine baktım. "Dinle." Yavaş konuşuyordum. Anlasın diye. "O..." Yerdeki adamı işaret ettim. "...Bitti." Sonra kendi göğsümü gösterdim. "Biz." Ardından onu gösterdim. "Sen." Elimi uzattım. "Gel." Birkaç saniye tereddüt etti. Sonra titreyen parmaklarını avucuma bıraktı. Eli buz gibiydi. Ayağa kalkmasına yardım ettim. Tam geri dönecekken bir kurşun az önce bulunduğumuz kayaya isabet etti. Taş parçaları etrafımıza saçıldı. "Koş!" Elena irkildi. Serkan onu önüne aldı. Biz de peşlerinden koşmaya başladık. Yaklaşık iki dakika sonra dere yatağına ulaştık. "Suya girin!" Hepimiz akıntının içine indik. Elena ilk adımda sendeledi. Belli ki gücü tükenmişti. Buz gibi su dizlerine kadar yükselince nefesi kesildi. Düşeceği sırada kolundan tuttum. İrkilerek bana baktı. "...Soğuk..." fısıltıyla söyledi. "Biliyorum." Kolunu bırakmadım. "Devam." Yüz metre kadar akıntının içinde yürüdük. Hepimiz nefes nefeseydik. Elena'nın ayakları artık sürüklenmeye başlamıştı. Ama tek kelime şikâyet etmiyordu. Telsizim cızırdadı. "Delta Üç." "Dinliyorum." "Takviye tim yirmi dakika içinde bulunduğunuz bölgede olacak." İçimde küçücük de olsa umut yeşerdi. Tam o anda… "Tık." Kanım dondu. Bu sesi tanıyordum hemen aşağı baktım çamurun arasından yuvarlak metal bir yüzey görünüyordu. Mayın… Ben durmuştum. Ama arkamdaki Bora bir adım daha atacaktı.
"Dur!" Sesim dere boyunca yankılandı. Herkes olduğu yerde dondu. Elena ne olduğunu anlamamıştı. Korkuyla bana baktı. "...Ne..." Parmağımla yere işaret ettim. "Mayın." Kelimeyi duyduğu an yüzünün rengi tamamen değişti. Nefesini tuttu hiç kıpırdamadı. Emre dizlerinin üzerine çöktü ve tek bakışta tanıdı. "Basınç mayını." Arkamızdan yeniden köpek havlamaları yükseldi. Bu kez çok daha yakındılar. Mert dürbününü kaldırdı.
"Komutan..."
"Ne kadar?"
"En fazla beş dakika." Zaman yine aleyhimize işliyordu. Emre derin bir nefes aldı. "Deneyeceğim." Hiçbirimiz konuşmadık. Elena sessizce ellerini birbirine kenetledi. Dudakları kıpırdıyordu. Anlamadığım bir dille, muhtemelen Gürcüce, dua ediyordu. Vadide artık yalnızca akan suyun sesi, yaklaşan köpek havlamaları ve Emre'nin mayının üzerinde titrememeye çalışan nefesi vardı.Hiçbirimiz konuşmuyorduk. Nefes almaya bile çekiniyorduk. Bütün dikkatimiz Emre'nin üzerindeydi. Dere yatağından akan buz gibi su dirseklerine kadar yükselmişti. Parmakları soğuktan hafifçe titriyor ama bunu kontrol altına almak için kendini zorluyordu. Önce avucuyla çamuru dikkatlice sıyırdı. Ardından ince metal çubuğu mayının kenarına büyük bir sabırla yerleştirdi. Milim… Biraz daha… Tek bir yanlış hareket… Tek bir hata… Bu dere yatağı birkaç saniye içinde hepimizin mezarı olabilirdi. Kalbimin atışını kulaklarımın içinde hissediyordum. O kadar sessizdik ki suyun taşlara çarpan sesi bile normalden daha yüksek geliyordu. Tam o sırada… Çat! Uzaklard