Bölüm 9
Bora başını kaldırıp çevreye baktı. "Komutan... Çoğalıyorlar!" İstemeden ben de baktım. İki kişi… Dört… Altı… Karanlığın içinden yeni silahlı adamlar çıkıyordu. Dere yatağını iki taraftan kapatmaya çalışıyorlardı. Bizi sıkıştırıyorlardı. Telsizime uzandım. "Merkez!" Cızırtılar arasında boğuk bir ses duyuldu.
"...Delta Üç..."
"Temastayız!"
"Konum bildir!"
"Delta Üç, dere yatağı!"
Bir anda ses kesildi. Sadece cızırtı kaldı. Lanet olsun… En ihtiyaç duyduğumuz anda bağlantı gitmişti. Yavaşça tekrar Emre'ye döndüm. "Ne hissediyorsun?" Gözlerini kırpmadan cevap verdi. "Botumun altında metal var." Boğazı düğümlendi. "Ağırlığımı çektiğim an..." Cümlesini tamamlayamadı. Tamamlamasına gerek de yoktu. Hepimiz sonrasını biliyorduk. Emre'yi yıllardır tanıyordum. En gergin operasyonlarda bile bir şaka yapıp hepimizi güldürmeyi başarırdı. Sessizlik çöktüğünde ilk konuşan hep oydu. Şimdi ise gözlerinde ilk kez gerçek korkuyu görüyordum. Bu korku ölümden değildi. Bizi de yanında götürmekten korkuyordu. Bora sessizce yanıma yaklaştı.
"Komutan."
"Söyle."
"Ben kalırım."
Ne demek istediğini anlamam yalnızca bir saniye sürdü. "Olmaz."
"Dinle."
Sesi şaşırtıcı derecede sakindi. "Birimiz burada kalır." Gözlerini Emre'den ayırmadan devam etti. "Diğerleri çıkar." Başımı sertçe iki yana salladım. "Bu timde kimse geride kalmaz." Sözlerim dere yatağında yankılandı. Bu yalnızca bir emir değildi. Yıllar önce birbirimize verdiğimiz sözdü. Tam o sırada arkamdan boğuk bir hıçkırık sesi geldi. Başımı çevirdim. Elena… Birkaç adım geride durmuştu. Ne konuştuğumuzun tamamını anlamıyordu. Ama yüz ifadelerimiz her şeyi anlatıyordu. Titreyen gözlerle önce Emre'ye, sonra bana baktı. Yavaşça başını iki yana salladı. "...Hayır..." Dudaklarından güçlükle dökülen tek kelime buydu. Sonra beklemediğim bir şey yaptı. Yavaşça dizlerinin üzerine çöktü. Emre'ye doğru bir adım atmaya çalıştı. "Dur!" Sert sesimle olduğu yerde dondu. Mayın tarlasının içinde tek bir yanlış adım daha atmasına izin veremezdim. Korkuyla irkildi. Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Titreyen sesiyle kırık Türkçesiyle konuşmaya çalıştı. "...Akrep..." Yutkundu. "...Ölme..." Bu iki kelime öyle çaresiz çıkmıştı ki, birkaç saniyeliğine kurşun seslerini bile unuttum. Emre, bütün korkusuna rağmen ona bakıp belli belirsiz gülümsedi. "Merak etme..." Nefesini güçlükle kontrol etti. "...Daha bana Gürcüce öğreteceksin." Elena'nın gözlerinden yaşlar daha hızlı akmaya başladı. Başını eğip sessizce ağlıyordu. Ben ise etrafımızdaki çemberin her saniye biraz daha daraldığını görüyordum. Bir tarafta yaklaşan düşman… Diğer tarafta tek bir yanlış harekette hepimizi havaya uçuracak bir mayın… Ve tam ortasında, birbirini geride bırakmayı reddeden bir tim… O an anladım. Bu savaştan sağ çıkacaksak bunu yalnızca silahlarımızla değil, birbirimize olan güvenimizle başaracaktık. "Sönmez..." Sesini duyduğum an başımı ona çevirdim. Bana ismimle seslenmişti. Bunu sadece gerçekten çok ciddi olduğu anlarda yapardı. "Gerçekçi ol." Gözlerindeki korku ilk kez bu kadar açıktı. Sessizce Bora'ya yaklaştım. Bir elimle omzunu tuttum. "Gerçek şu. Gözlerinin tam içine baktım. "Hepimiz döneceğiz." Bora acıyla gülümsedi. O gülümsemede umut yoktu. Sadece bana olan güveni vardı. "Komutan..." Boğazı düğümlendi. "...Ya dönemeyeceksek?" Cevap vermedim. Çünkü o ihtimali kabul etmeyecektim. Bir komutan önce kendi umudunu kaybederse… Timini de kaybederdi. Tam o sırada Mert'in sesi dere yatağında yankılandı. "Yaklaşıyorlar!" Bir yandan ateş ediyor, diğer yandan boş şarjörünü tek hamlede değiştiriyordu. "Son iki şarjör!" İçimdeki baskı biraz daha arttı. Cephanemiz tükeniyordu. Takviye hâlâ görünmüyordu. Emre mayının üzerindeydi. Düşman her saniye biraz daha yaklaşıyordu. Sanki bütün ihtimaller aynı anda üzerimize yürüyordu. Arkamdan kısık bir ses geldi. Başımı çevirdiğimde Elena'yı gördüm. İki eliyle ağzını kapatmıştı. Omuzları titriyordu. Ne yapacağını bilmiyordu. Ne yardım edebiliyor… Ne de kaçabiliyordu. Bir an göz göze geldik. Korkudan kıpkırmızı olmuş gözleri bana tek bir şey söylüyordu. Lütfen… Onu hayal kırıklığına uğratamazdım. Tam o anda… Gökyüzünü yaran ağır bir uğultu bütün vadiyi doldurdu. Vuuuuummm… Hepimiz aynı anda başımızı kaldırdık. Helikopter… Bu kez çok yakındı. Ses giderek büyüyordu. Göğsümde küçücük de olsa yeniden umut yeşerdi. Ama aynı sesi düşman da duymuştu. Karşı kıyıdaki silahlılar bir anda bağırışmaya başladı. İçlerinden biri sırtındaki uzun silahı omzuna aldı. İlk anda ne olduğunu anlayamadım. Sonra nefesim kesildi. Roketatar… "Mert!" Parmağımla adamı gösterdim. "Nişan alıyor!" Mert bağırdı. "Komutan!" Her şey birkaç saniye içinde oldu. Silahlı adam tetiğe bastı. Alev gecenin karanlığını bir anlığına gündüze çevirdi. Roket gökyüzünü yararak helikoptere doğru ilerlemeye başladı. Kalbim sanki atmayı bıraktı. "Hayır..." O an aklımdan tek bir düşünce geçti. O helikopter düşerse… Buradan hiçbirimiz sağ çıkamayacaktık. "Yatın!" Sesim vadide yankılandı. Hepimiz refleksle kendimizi buz gibi suyun içine bıraktık. Elena ne olduğunu anlayamasa da benimle birlikte yere kapandı. İrkilerek başını iki eliyle korudu. Gözlerini sıkıca kapatmıştı. Bir saniye… İki saniye… Gözlerim gökyüzünden ayrılmıyordu. Helikopter son anda keskin bir manevrayla yana kırdı. Roket gövdesini sıyırıp karanlığın içinde kayboldu. Arkasında ateşten uzun bir iz bıraktı. "Iskaladı..." Bora'nın sesi neredeyse fısıltıydı. Göğsümden istemsiz bir nefes çıktı. Ama rahatlamaya fırsatımız olmadı. Helikopter aniden irtifa kazandı. Yan kapısı açıldı. İçerideki makineli tüfekçi hiç beklemeden ateşe başladı. Geceyi mermilerin kızıl izleri aydınlatıyordu. Karşı yamaca peş peşe mermiler yağdı. Toprak havaya kalkıyor, kayalar parçalanıyor, düşman panikle sağa sola dağılıyordu. Dere yatağının sessizliği birkaç saniye içinde tam anlamıyla bir savaş alanına dönmüştü. Elena yavaşça başını kaldırdı. Gökyüzündeki helikoptere, ardından bana baktı. Gözlerinde ilk kez korkunun yanında başka bir duygu da vardı. Umut… Belki de uzun zamandır ilk kez gerçekten kurtulabileceklerine inanıyordu. Ben ise silahımı yeniden omzuma yasladım. Henüz bitmemişti. Asıl mücadele şimdi başlıyordu. Karşı yamacın tamamı bir anda cehenneme döndü. Helikopterden açılan yoğun ateş düşmanı siper almaya zorlamıştı. Patlamaların yankısı dağların arasında defalarca çarpıyor, toprağı yerinden söküyordu. Ağaç dalları kırılıyor, taşlar etrafa savruluyordu. Bu… Belki de elimize geçen son fırsattı. Tam yeniden Emre'ye dönecekken telsizim cızırdadı. "Delta Üç! Durum bildir!" Hiç vakit kaybetmeden cevap verdim. "Bir personel mayının üzerinde!" Karşı tarafta kısa bir sessizlik oldu. "Tekrar et!" "Bir personel hareket edemiyor!" Bu kez konuşan pilotun sesi daha sertti. "Sizi bulunduğunuz noktadan alamayız." Zaten beklediğim cevap buydu. Dere yatağı iniş yapılabilecek kadar geniş değildi. Helikopter birkaç saniye daha üzerimizde daire çizdi. "Üç yüz metre kuzeybatıda açıklık var. Oraya ulaşın.” İçimden acı bir tebessüm geçti. Keşke… Keşke her şey haritada göründüğü kadar kolay olsaydı. Telsizi kapatıp yeniden Emre'nin yanına çömeldim. Yağmur ikimizin de yüzünden ince ince akıyordu. "Dinle beni." Emre gözlerini benden ayırmadı. Gözlerinin kenarında biriken yaşmur damlalarıyla gözyaşları birbirine karışmıştı. "Eğer..." Sözünü bitirmesine izin vermedim.
"Hayır."
"Komutan..."
"Hayır."
"Duy beni." Başını hafifçe eğdi. "Eğer çıkaramazsan..." Boğazı düğümlendi. "...Beni bırak." İçimde bir şey koptu. Bir anlığına bulunduğumuz dere yatağı gözümden silindi. Yıllar öncesine gittim. Acemi birliğinde aynı sırada yemek yediğimiz günlere… İlk operasyonumuzdaki heyecana… Annesinin yaptığı dolmaları kahkahalar eşliğinde bitirişimize… Kız kardeşinin düğününde omuz omuza halay çektiğimiz geceye… Babası öldüğünde tek kelime etmeden omzuma yaslanıp ağlayışına… O gün ona, "Yanındayım." demiştim. Bugün de aynı sözü tutacaktım. Omzunu sıkıca tuttum. "Ben sana eğitimde ne dedim?" Sessiz kaldı. "Hatırlıyor musun?" Dudakları titredi. "...Hiçbir asker geride bırakılmaz." Başımı