Keşfet

2.Bölüm:YAPTIĞI SUÇUN CEZASI

SANCAK

2.Bölüm:YAPTIĞI SUÇUN CEZASI

Gece boyunca gözüme tek damla uyku girmedi. Salondaki eski koltukta oturmuş, tavana diktiğim gözlerimle zamanın geçmesini bekledim. Karanlık, odanın köşelerine bir pusu gibi çökmüştü. Yan odadan kardeşim Mert’in ve arkadaşı Kuzey’in hafif nefes sesleri geliyordu. Onlar emniyetteydi, hayattaydı; bu benim için dünyadaki her şeyden önemliydi. Ama zihnimdeki savaş bir an olsun durmak bilmiyordu.

Yavuz’un o otel odasındaki ihaneti, Rusya’daki o karanlık depoda sıkılan mermiler, Devran Soylu’nun bileklerine geçirilen soğuk kelepçeler… Ve hepsinin ötesinde, kapımın önünde durup gözlerimin içine bakarak konuşan Yaman Albay’ın o sert, ama derinlerde bir yerlerde fırtınalar koparan bakışları.

Zaman ağır ağır aktı. Sabahın ilk ışıkları pencerenin storlarından içeri sızmaya başladığında ayağa kalktım. Banyoya geçip soğuk suyu yüzüme çarptım. Aynadaki yansımama baktım. Yeşil gözlerimin etrafı uykusuzluktan hafifçe kızarmıştı ama bakışlarımdaki o dik duruş yerindeydi. Yüzbaşı Feraye Günsoy’dum ben. Çocukluğundan beri aile sevgisi nedir bilmeyen, kendi tırnaklarıyla kazıyarak bu noktaya gelen, ordunun "Deli Komutan" dediği kadındım. İçimdeki fırtınayı, göğsümdeki o ağır sıkışmayı bir tek ben bilecektim. Dışarıya ise sadece çelikten bir irade gösterecektim.

Üniformamı giydim. Postallarımı bağlarken ellerimin titrememesine özen gösterdim. Eşikten adımımı attığımda Kuzey mutfaktan çıkmış, elinde tuttuğu buharı tüten çay bardağıyla bana bakıyordu.

"Uyumadın değil mi hiç?" diye sordu Kuzey, sesi uykulu ama endişeliydi.

"Asker adam uykuyu aramaz Kuzey," dedim hafif bir tebessümle, ama tebessümüm dudaklarımda dondu. "Mert uyanınca ona kahvaltı hazırlarsın. Ben çıkıyorum."

Kuzey öne doğru bir adım attı, elini omuzuma koydu. "Bak Feraye... Dün gece Yaman Albay’a söylediğim o 'sevgilisiyim' lafı adamı bayağı çileden çıkardı. Ama adamın gözlerindeki o ifadeyi gördüm ben. O adam sana öfkelenmiyor sadece, senin için endişeleniyor. Bugün savcılıkta ne karar çıkarsa çıksın dik dur. Biliyorsun, biz her zaman arkandayız."

"Biliyorum," dedim başımı sallayarak. "Ama ben askerim Kuzey. Emre itaatsizlik ettim, tek başıma sınırdan geçtim. Yaptığım suçun bir cezası olacak ve ben o cezayı bir asker gibi çekeceğim."

Savcılık binasının önüne vardığımda Hatay’ın o nemli, ağır havasına tezat buz gibi bir rüzgar esiyordu. Arabamı park edip aşağı indim. Nizamiye kapısının hemen önünde, resmi tören üniforması içinde heybetli bir gölge duruyordu. Yaman Albay.

Omuzlarındaki rütbeler sabah güneşinin altında parıldıyordu. Duruşu o kadar sert ve heybetliydi ki, etraftan geçen erler ve subaylar selam vermeden geçmeye cesaret edemiyordu. Yanına doğru adımladım. Postallarımın beton zeminde çıkardığı her ses, kalbimin atışına karışıyordu. Tam bir adım mesafede durup asker selamı verdim.

"Yüzbaşı Feraye Günsoy, emrinizdeyim komutanım."

Yaman Albay yavaşça bana döndü. Gözleri doğrudan gözlerimi buldu. O yeşil tonlarında ne aradığını, zihninden neler geçirdiğini çözmek her zaman imkansızdı. Ama bu kez bakışlarındaki o tanıdık sertliğin arkasında, gizlemeye çalıştığı derin bir yorgunluk ve koruma içgüdüsü vardı.

"Geç kalmadın Yüzbaşı," dedi soğuk, ama pürüzsüz bir sesle. "İçeri girelim. Savcı Korel Mert bizi bekliyor."

Birlikte geniş merdivenleri tırmandık. Askeri savcılığın uzun, kasvetli koridorunda ilerlerken aramızda tek bir kelime dahi geçmedi. Sadece üniformalarımızın hışırtısı ve adımlarımızın ritmi vardı. Yaman’ın kokusu—odunsu, hafif tütün ve mermi kokusuna karışmış o kendine has koku—ciğerlerime doluyordu. Dün gece arabasının yanında bana "Müsait değilsin şimdi sen" derkenki o kırgın ve öfkeli hali zihnimde yeniden belirdi.

Savcının odasının önüne geldiğimizde Yaman kapıyı iki kez vurdu ve "Gir" komutunu beklemeden içeri adımladı. Ben de hemen arkasından girdim ve kapıyı kapattım.

Savcı Korel Mert Korkmaz, geniş ahşap masasının arkasında oturuyordu. Önündeki kalın, kırmızı kapaklı dosyayı inceliyordu. Bizi görünce dosyadaki gözlerini kaldırdı. Dün geceki o rahat, flörtöz tavrından eser yoktu. Resmiyetin ve makamın getirdiği bir ciddiyet giyinmişti üzerine.

"Albayım, Yüzbaşım... Hoş geldiniz," dedi eliyle koltukları işaret ederek. "Oturun lütfen."

Yaman Albay istifini bozmadan ayakta kaldı. "Ayakta dinlemeyi tercih ederim Savcı Bey. Konuya gelelim."

Ben de Yaman’ın bir adım gerisinde, dimdik durdum. "Ben de ayaktayım komutanım."

Savcı Korel Mert hafifçe arkasına yaslandı, ellerini masanın üzerinde birleştirdi. "Pekala," dedi derin bir nefes alarak. "Yüzbaşı Feraye Günsoy... Önümdeki dosya oldukça kabarık ve çelişkili ifadelerle dolu. Bir yanda Türkiye’nin, hatta uluslararası istihbaratın yıllardır peşinde olduğu, çocuk kaçırma, silah kaçakçılığı ve cinayet suçlarından aranan Devran Soylu var. Sen bu adamı tek başına Rusya’daki ininde bastın, çetesini çökerttin ve adamı paketleyip emniyete teslim ettin. Bu, askeri bir başarıdır."

Korel Mert bir an duraksadı, gözlerini doğrudan benim yeşil gözlerime dikti.

"Ama diğer yanda..." dedi sesi sertleşerek, "Üstlerinden habersiz, sınır dışına çıkış izni almadan, tek başına operasyon düzenleyen bir yüzbaşı var. Askeri Disiplin Kanunu’nu hiçe saydın Feraye Yüzbaşı. TİM’ine haber vermedin, Albayına haber vermedin. Devletin sana verdiği yetkiyi kişisel husumetin ve kardeşini kurtarma arzun için kullandın."

Araya girmeden duramadım. Çenem sıkılmıştı. "Sayın Savcım, kardeşimin boğazına bıçak dayanmıştı! Devran Soylu bana iki saat süre verdi. Yaman Albay’a ya da karargaha haber verseydim, prosedürler işleyene kadar kardeşim ölmüş olacaktı. Yine aynı şey olsa, hiç düşünmeden yine aynı şeyi yaparım!"

"Yüzbaşı!" diye gürledi Yaman Albay. Sesi odadaki camları titretti. "Ses tonuna ve karşında kimin olduğuna dikkat et! Karşında bir savcı var!"

Yaman’ın sesiyle irkildim ama geri adım atmadım. Bakışlarımı yere indirmedim.

Savcı Korel Mert masanın üzerindeki dosyayı pat diye kapattı. "İşte bu fevri tavırların, Yüzbaşı... Karargahın ve TİM’in güvenliğini riske atıyor. Yaman Albay’ın da senin hakkındaki geçmiş raporlarını inceledim. Başarılı bir askersin, vatanseverliğine kimse laf edemez. Ancak ordu, duygularıyla hareket eden kişileri tolare edemez."

Korel Mert ayağa kalktı, masanın etrafından dolaşıp önümüzde durdu.

"Askeri Ceza Kanunu ve Disiplin Kurulu kararı uyarınca; yapacağın görevi kötüye kullanma ve emre itaatsizlik nedeniyle 1 ay görevden uzaklaştırma (açığa alınma) cezası ile cezalandırıldın. Bu süre boyunca askeri tesislere girmen, TİM’inle temas kurman yasaktır. Silahın ve kimliğin geçici olarak teslim alınacaktır. Ayrıca Tunceli’de düzenlenecek olan operasyonda Kuzgun TİM’inin başında yer alamayacaksın."

Göğsüme sanki tonlarca ağırlıkta bir kaya çöktü. Silahımdan, üniformamdan, Kuzgun TİM’imden bir ay boyunca ayrı kalmak… Çocukluğumdan beri sığındığım tek limandan kovulmaktı bu. Yüzümdeki her bir kasın gerildiğini hissettim. Dişlerimi o kadar sert sıktım ki çenem ağrıdı.

"Anlaşıldı, Sayın Savcım," dedim, sesimin titrememesine özen göstererek. Belimdeki beylik tabancamı çıkardım, deri kılıfıyla birlikte masanın üzerine bıraktım. Kimliğimi de yanına koydum.

Savcılık binasından çıktığımızda güneş tepede devasa bir ateş topu gibi parıldıyordu ama benim içim buz kesmişti. Merdivenleri birer birer inerken Yaman Albay arkamdan geliyordu. Otoparka ulaştığımızda adımlarımı hızlandırdım ama Yaman’ın gür sesi beni durdurdu.

"Yüzbaşı! Dur!"

Olduğum yerde kaldım. Arkamı dönmedim. Yaman hızlı adımlarla yanıma geldi, önümde durarak yolumu kesti. Aramızda sadece bir adımlık mesafe kalmıştı. Bakışlarındaki o sertlik gitmiş, yerini saf bir öfkeye ve çaresizliğe bırakmıştı.

"Sana söylemiştim Feraye," dedi, sesi bu kez bağırmıyordu ama her bir kelimesi kurşun gibi ağırdı. "Sana operasyondan önce fevri davranma, kendini ve TİM’i tehlikeye atma demiştim! Sen ne yaptın? Yine bildiğini okudun!"

Başımı kaldırıp gözlerinin içine baktım. "Kardeşimdi komutanım! Mert benim bu dünyadaki tek ailem! Siz hiç ailenizi kaybetme korkusu yaşadınız mı? Ne yapsaydı