Keşfet

3.BÖLÜM:BİR DELİ RÜZGAR

SANCAK

3.BÖLÜM:BİR DELİ RÜZGAR

Kapı eşiğinde zaman sanki durmuştu.

Karşımda duran adam, aylardır karargahta emirlerini dinlediğim, rütbesine ve çelik gibi duruşuna saygı duyduğum Yaman Albay değildi. Üzerindeki resmi üniformayı çıkarmış, siyah deri ceketi ve sivil kıyafetleriyle doğrudan gözlerimin içine bakıyordu. Yeşil gözlerindeki o her zamanki mesafe silinmiş, yerini yakıcı bir koruma hissine ve saklamaya çalışsa da dışarı taşan derin bir endişeye bırakmıştı.

"İçeri girmeme izin verecek misin Feraye?"

Sesi ne bir emir tonu taşıyordu ne de bir albayın otoritesini... Tamamen sivil, tamamen yorgun ama bir o kadar da kararlı bir adamın sesiydi bu.

Yutkundum. Boğazımda düğümlenen kelimeleri toparlamakta zorlanarak geri çekildim ve kapıyı sonuna kadar açtım. "Geçin... buyurun," diyebildim sadece.

Yaman içeri adım attığında antrenin dar koridoru bir anda onun heybetli gölgesiyle doldu. Odunsu, hafif tütün ve mermi kokusuna karışmış o kendine has kokusu salona yayıldı. Salona geçtiğimizde koltukta oturan Mert ve Kuzey aniden ayağa kalktı. Kuzey’in kaşları hafifçe çatılmıştı; dünkü "sevgilisiyim" çıkışından sonra Yaman Albay’ı sivil kıyafetlerle bu evde görmek onu şaşırtmış ve tetiklemişti. Mert ise hürmetle başını eğdi.

Yaman, salondakilere kısa ve soğuk bir bakış attıktan sonra tekrar bana döndü. "Kuzgun TİM’inin komutanı açığa alındı ama Devran Soylu’nun iti uğursuzu dışarıda cirit atıyor. Seni bu halde tek başına bırakacağımı sanıyorsan, beni hiç tanımamışsın Yüzbaşı."

"Tek başıma değilim komutanım," dedim, sesime gardımı yeniden koymaya çalışarak. "Kardeşim ve Kuzey yanımda. Ayrıca ben kendi başımın çaresine bakabilirim."

Yaman hafifçe gülümsedi ama bu tebessüm karanlık bir gölge gibiydi. Kuzey’e doğru bir adım attı, doğrudan gözlerinin içine baktı. "Kuzey Bey’in niyeti iyi olabilir. Ama Devran’ın adamları kapıya dayandığında ellerinde çay bardakları değil, otomatik tüfekler olacak. Sivil bir adamın koruması Feraye’yi hayatta tutmaya yetmez."

Kuzey öne doğru hamle yapacak gibi oldu ama araya girdim. "Yeter," dedim sesimi sertleştirerek. "Mert, sen odana geç abim. Kuzey, sen de Mert’in yanına git lütfen. Albayımla yalnız konuşmam gerekiyor."

Kuzey bana baktı, ardından Yaman’a ters bir bakış atıp Mert’le birlikte koridordan odaya geçti. Salonda sadece ikimiz kaldık. Sokak lambasının stor aralıklarından sızan loş ışığı, Yaman’ın yüzünün yarısını gölgede bırakıyordu.

Cebimden telefonumu çıkardım. Ekranda duran o tehdit mesajını açıp Yaman’a uzattım.

"Bu mesaj ben eve gelmeden hemen önce geldi," dedim. "Devran hapiste ama adamları hâlâ dışarıda. Beni vurmak için görevden alınmamı bekliyorlarmış."

Yaman telefonu elimden aldı. Mesajı okurken boynundaki damarların şiştiğini, çenesinin kenetlendiğini gördüm. Telefonu bana geri uzatırken gözlerinde şimşekler çakıyordu.

"Şaşırmadım," dedi alçak ama tehlikeli bir sesle. "Devran’ın sağ kolu olan Ejder lakaplı herif Hatay sınırına yakın bir yerde saklanıyor. Bu mesajı attıran da o. Savcılık senin silahına el koydu biliyorum... Ama ben buradayım Feraye. 1 ay boyunca resmi olarak görevde olmayabilirsin ama ben senin sivil kalkanın olacağım. Bu evin etrafında tek bir şüpheli gölge görürsem, o gölgeyi yok ederim."

"Bunu yapmak zorunda değilsiniz," dedim, gözlerimi gözlerinden kaçırmaya çalışarak. "Siz bir albaygınız. Benim yüzümden başınız derde girecek. Zaten benim yüzümden karargahta da zor durumda kaldınız."

Yaman bir adım daha yaklaştı. Aramızdaki mesafe o kadar kısaldı ki, göğsünün kalkıp inişini hissedebiliyordum. Elini kaldırdı, tereddüt etti ama sonra parmak uçlarıyla çenemi hafifçe yukarı kaldırdı. Bakışlarımızı birbirine mühürledi.

"Bana bir daha 'zor durumda kaldınız' deme Feraye," dedi fısıltı gibi ama yakıcı bir sesle. "Sen Rusya’da o depodayken, o şerefsiz kardeşinin boğazına bıçak dayamışken benim burada ne halde olduğumu biliyor musun? Karargahta oturup senin ölüm haberinin gelmesini beklemektense, şu an senin için rütbelerimi yakmayı tercih ederim."

Gözlerim irileşti. Kalbim göğüs kafesimi delercesine çarpmaya başladı. Yıllardır sertliğiyle, kuralcılığıyla bilinen Yaman Albay... Şu an karşımda duygularını hiç saklamadan duruyordu.

"Yaman..." dedim, ilk kez ağzımdan rütbesi olmadan adı döküldü.

Adını söylediğim an Yaman’ın bakışları yumuşadı, gözlerinde derin bir sızı belirdi. Ama hemen kendini toparladı. Elini çenemden çekti, bir adım geri attı.

"Geceyi salondaki koltukta geçireceğim," dedi resmi bir edayla. "Sen gidip dinlen. Yarın uzun ve zor bir gün olacak."

"Sizi koltukta yatırmam," dedim itiraz ederek. "Burası benim evim, siz misafirsiniz."

"Tartışmaya kapalı Yüzbaşı," dedi tebessüm ederek. "Bu bir sivil emirdir."

Gece yarısını çoktan geçmişti. Banyoya geçip soğuk suyla yüzümü yıkadım. Banyodaki küçük pencereden dışarıya baktığımda, sokağın köşesinde park etmiş siyah, camları filmli bir minibüs dikkatimi çekti. Işıkları kapalıydı ama içeride bir hareketlilik vardı.

İçimdeki askeri dürtüler anında uyandı. Sessiz adımlarla salona döndüm. Yaman koltukta oturmuş, tabancasını dizinin üzerine koymuş, karanlığı izliyordu. Beni görünce başını kaldırdı.

"Sokakta bir araç var," dedim fısıltıyla. "Siyah bir minibüs. Yaklaşık on dakikadır sokağın köşesinde duruyor."

Yaman anında ayağa kalktı. Tabancasını beline taktı, montunu üzerine geçirdi. "Pencereden uzak dur. Mert ve Kuzey’e söyle, odadan çıkmasınlar."

"Ben de geliyorum," dedim panikle. "Açığa alınmış olabilirim ama silahsız da olsam ben bir askerim Yaman!"

Yaman durdu, bana baktı. "Sözümden çıkmayacaksın. Arkamda kalacaksın, anlaşıldı mı?"

"Anlaşıldı," dedim.

Sessizce evden çıktık. Merdivenleri gürültü yapmadan inip bina kapısından sokağın soğuk gecesine adım attık. Sokak lambasının zayıf sarı ışığı etrafı belli belirsiz aydınlatıyordu. Rüzgar sert esiyor, çöp kutularını sürüklüyordu.

Siyah minibüse doğru temkinli adımlarla yaklaştık. Yaman bir elini belindeki tabancasının kabzasına koymuştu. Araçtan yaklaşık beş metre uzaklıktayken minibüsün sürgülü kapısı aniden gürültüyle açıldı!

İçeriden kar maskeli, ellerinde otomatik tüfekler olan üç adam birden dışarı fırladı!

"Ateş edin! İkisini de indirin!" diye bağırdı maskelilerden biri.

"Yat yere!" diye kükredi Yaman.

Yaman beni belimden kavradığı gibi sokağın kenarındaki çöp konteynerinin arkasına fırlattı. Tam o anda mermiler geceyi yardı! Tak-tak-tak-tak! Metal konteynere çarpan mermiler kıvılcımlar saçıyor, kulakları sağır eden bir gürültü çıkarıyordu.

Yaman belindeki tabancayı çekti. Konteynerin kenarından sıyrılarak iki el ateş etti. Bam! Bam!

Saldırganlardan biri göğsünden vurularak yere serildi. Diğer ikisi araç arkasına siper alıp ateşe devam etti.

"Feraye, iyi misin?!" diye bağırdı Yaman, mermi kovanları yere saçılırken.

"İyiyim!" diye bağırdım. "Sağ taraftaki herif şoför kapısına doğru kayıyor, seni çapraza alacak!"

Yaman duraksamadı. Şarjörünü hızla değiştirdi. "Açığa alınmış bir yüzbaşının gözlerine her zaman güvenirim!" dedi ve konteynerin diğer tarafından fırladı.

Yaman bir kaplan gibi esnek ve hızlıydı. Şoför kapısına kayan adama doğru koşarken iki el daha ateş etti. Adam bacağından vurulup yere düştü. Ancak üçüncü saldırgan arkadan sinsice Yaman’a doğru yaklaşıyordu, tüfeğini Yaman’ın sırtına doğrultmuştu!

"Yaman, arkanda!"

Düşünmeye vaktim yoktu. Silahsızdım ama içimdeki "Deli Komutan" uyanmıştı. Yerden bulduğum ağır bir kırık kaldırım taşını kavradım ve var gücümle ileri fırladım. Adam tetiğe basamadan üzerine atladım, taşı adamın şakağına indirdim! Adam sersemleyip yere düşerken tüfeği elinden kaydı.

Tüfeği yerden kaptığım gibi adama doğrulttum. "Kıpırdarsan kafanı uçururum!" diye kükredim.

Yaman arkasını döndüğünde beni elimde otomatik tüfekle adamın başında dururken gördü. Yüzünde gururla karışık şaşkın bir tebessüm belirdi.

"Görevden uzaklaştırılmış halin bile tehlikeli Yüzbaşı," dedi nefes nefese yanıma gelerek.

Yere serdiğimiz adamın maskesini çekip çıkardım. Bu, Devran Soylu’nun sağ kolu Ejder’di. Yüzü kan içindeydi ama pis pis sırıtıyordu.

"Geç kaldınız Deli Ko