BÖLÜM I-EMANET
Ceyhun Yılmaz anlatımından
Evin önündeki kaldırım taşına oturmuş, etrafı izlerken telefonumun cebimde titrediğini hissettim. Cebimden çıkarıp baktığımda arayanın Handan olduğunu gördüm. Ne diyeceğini merak ederken istemsizce kaşlarım çatıldı.
Bir şey mi olmuştu? Neden arıyordu şimdi?
Ne olmuş olabilir ki Ceyhun saçmalama, diye kendime kızarak aramayı açtım. "Efendim Handan, bir şey mi oldu?" diye sordum endişeli sesimle.
"Sen neredesin?" dedi nefes nefese konuşurken. Bu haliyle daha da endişem büyüdü. "Neden, bir şey mi oldu?"
Nefes sesleri yavaşça azalırken konuştu. "DNA testinin sonuçları çıkmış, Cey." dediğinde donakaldım.
Hangi DNA testini diyordu?
Zeki`'nin yaptırdığı o test miydi açıklanan?
"Cey, iyi misin?" diye bir ses duyunca kendime geldim ve düşüncelerimin içinden çıktım. "İyiyim." diye ona yalan söyledim.
"Neredesin? Eve gittin mi?" diye sordu endişe ile. Bir süre sessiz kaldıktan sonra konuştum. "Evet, evimdeyim."
Bıkkınlık dolu bir oflama geldi hattın diğer ucundan kulağıma. "Cey, farkında mısın bilmiyorum ama, " Duraksadı. Büyük ihtimalle doğru kelimeleri bulmaya çalışıyordu. "Senin burada bir evin yok ki. " dediğinde kaşlarım daha da çatıldı.
Nasıl evim yoktu? Yoksa şu an neredeydim? Burası benim evimdi, huzur bulduğum tek yerdi.
"Ağaç evdesin yine, değil mi?" diye sordu bıkkınlık dolu sesi ile. "Evine niye gitmiyorsun, Ceyhun."
"O adamı görmek istemiyorum." dedim dürüstçe.
"O adam sana hâlâ bir şey... Bir şey yapıyor mu?" dediğinde kimi kastettiğini çok iyi anladım. Babam olacak o mahluktan bahsediyordu. Bizim dünyamızda onun bir ismi, bir unvanı yoktu; o bizim için sadece "o adam"dı. Ne baba derdik ona, ne de adını anardık.
Sessiz kaldım, o da anladı zaten.
Bazen bir şeyleri anlatmak için kelimelere gerek yoktu.
"Belki bir kereliğine gitsen o-" derken lafını böldüm. "Evim varken orada ne işim var?" dedim sert bir ses tonuyla.
"O eve gitmemek işine yarıyor çünkü `evinde` kalman için sana sebep veriyor," Duraksadı. "O evde bilerek kalıyorsun, orayı evin olarak görüyorsun çünkü hâlâ onu bekliyorsun."
"Ama onu beklemeyi bırakmalısın çünkü o gelmeyecek, onu beklemeyi bırakmalısın artık!" dediğinde kaşlarım çatıldı. Nasıl gelmeyecekti? Geleceğim demişti, `Beni bekle` demişti. Yani gelecekti. O, bana verdiği sözleri her zaman tutardı. Gelirdi, her zaman olduğu gibi sözünü yine tutacak ve gelecekti.
"Gelecek... Lara gelecek. Yanlış biliyorsunuz siz." dedim adeta bir ninniyi sayıklar gibi, kendi yalanıma tutunarak.
"Gelecekse neden 24 yıldır yok? Neden 24 yıldır tek bir haber bile göndermedi, gelmedi!" Sesi artık kontrolden çıkmış, adeta sokağın ortasında çınlayan bir çığlığa dönüşmüştü. "Seni kandırdı! Onu düşünmeyi, onu beklemeyi bırak ve artık gör beni! Sana aşık olduğumu senelerdir biliyorsun ama sen hâlâ ona aşıksın!"
Ağlamaya başladığını hissettim. "Ya sen Eva`yı bile gördün, hatta onu sevdin. Peki beni niye hiç görmedin, Ceyhun?" Duraksayıp acı bir kahkaha attı. "Ah doğru ya, onun yüzünden... Onu beklemekten beni gördüğün mü var ki?"
Evet, yıllardır bana olan duygularını görüyordum, biliyordum ama o benim kardeşimdi. Ayrıca sandığı gibi Lara’ya aşık da değildim. Lara benim ablamdı. Öz olmasa da, damarlarımızda aynı kan akmasa da benim tek ablamdı. Çünkü bazen birinin sizin aileniz olması için kan bağına ihtiyacı olmazdı; aynı yarayı taşımak yeterdi.
"Ben... Çok özür dilerim." diyebildim sadece, sesim titrerken.
"Dileme Ceyhun. Çünkü özür dilemek için çok geç kaldın," dedi, derin bir iç çekerken.
"Bilmiyordum..." dedim ona hayatımdaki ilk büyük yalanı söyleyerek. Biliyordum ama yüzleşecek gücüm yoktu.
"Görmedin çünkü," dedi sitemle.
"Baksaydın görürdün." diyerek sitem etti bana. Ağlaması daha da hızlanırken ben de ağlamaya başladım. "Ama sen görmeyi bırak, bakmadın bile."
"Gördüm... Ama kardeş sevgisi olarak algıladım duygularını. Ben hiç gerçekten sevilmedim ki Handan... Sevilmek nasıl bir şey bilmiyorum ki."
Bir şeyler daha diyecektim ki telefonun kapandığını hissettim.
Yüzüme kapatmıştı.
Bazen bazı özürler için çok geç kalınırdı, biz de o anlardan birindeydik şu an.
~•~
Handan ile yaptığımız o yıkıcı konuşmanın üzerinden bir saat geçmişti. Soğuk bir kaldırım kenarına çökmüş, kaldırımın hemen karşısında olan iki sokak köpeğini izliyordum. Kimsesiz, evleri ve sığınakları sadece bu soğuk sokaklar olan iki köpek...
Tam o sırada önümden, boynunda pahalı bir tasması olan, oldukça asil ve bakımlı bir köpek geçti. Gururla yürüyordu. O an, az önce aldığım o acı gerçek zihnime bir yıldırım gibi düştü. Tasmalı ve asil duran o köpek, Zeki’ydi... Tam onun gibiydi. Temizdi, güzel bir ailesi ve evi vardı.
Biz de onun tam tersiydik.
Diğer iki kimsesiz sokak köpeği ise ben ve Mert'tik. Kimsesiz, evi sokaklar olan o iki köpek gibiydik Mert ile aynı.
Acı dolu gözlerle onları izlerken konuştum. "Demek siz de benim gibi kimsesizsiniz..." diye fısıldadım köpeklere bakarak. Göz pınarlarım yeniden doldu.
"Keşke o adamın çocukları olmasaydık. Belki o zaman..." Duraksadım, boğazım düğümlendi, sesim çıkmadı. Belki o zaman on yaşında elime silah tutuşturulmazdı, silah kullanmayı öğrenmek zorunda kalmazdım."
Gözümün önüne gelen anıları düşünmemeye çalışırken devam ettim.
" Ve belki... Belki mutlu bir ailemiz olurdu. Üç kardeş yan yana, gülerek büyürdük. Ya da ne bileyim, tek çocuk olurdum; şımarık, dertsiz bir velet olurdum. Biliyor musunuz? Bizi bu hayatta hiç kimse şımartmadı."
"Belki başka bir evrende, başka bir hayatta şımarık bir çocuk olurum... Belki başka bir hayatta, kendimi defalarca öldürmeye çalışmamışımdır..."
Düşüncelerimi bölen şey, yanıma gelen dokuz on yaşındaki bir çocuğun konuşması oldu.
"A-abi..." Nefes nefeseydi, sesinde korku vardı. Kaşlarımı çatıp ona baktım. "Sen Ceyhun'sun değil mi?" dedi.
Bu kız kimdi ve adımı nereden biliyordu?
"Evet, benim." Sorgular gibi ona baktım. "Ne oldu?"
"Acil gelmen lazım." diyip ilerlemeye başladı. Ne olduğunu anlamaz gibi bakarken peşinden ilerledim. Bir yandan da 'ne yapıyoruz biz Ceyhun? Ya bu da babamın bir oyunuysa?' diye düşünüyordum.
Bir ara sokağa girdik. Ben sokağın başında durdum her ihtimale karşın. O ise sokağın sonuna doğru ilerledi. Döndüğünde kucağında bir kız vardı. "Bu Saye, kardeşin." Duraksadı. "Ona iyi bak, annenin emaneti."