Keşfet

Cuma Seyri

Seçme Hikâyeler

CUMA SEYRİ

On senedir o tarafları görmemişti. On sene Kadıköyü’nde,

Adalar’da İstanbul’da yaşamış, hayat-ı sabâvetinin 327 geçmiş olduğu Eyüb’ün vücudundan şüphe edecek bir hâle gelmiş; işte bugün,

bu kirli rüzgârlar arasında dalgalanan iltimâât ile münevver cuma

günü, birdenbire bilmem nasıl orasını düşündüğü zaman o kadar

meçhul bir yer göründü ki gidip görmek merakına düştü.

Evvela Ayvansaray’dan geçti. Loncada küçük, türlü renklerle

badanalanmış tuğla hâneler vardı; küçük, demir parmaklıklı pencereler arkasında basma perdeler arasında, içerinin zemin zulmetinde

teressüm eden ihtiyar çehreler, parlak genç gözler, işle meşgul

kadınlar görünüyordu.

Bazı evlerin önünde yalınayak çocuklar, yer odalarında toprak

üstüne serilmiş yataklara uzanarak maşrapa 330 ile su içen kadınlar,

yere oturmuş, kapıdan giren ziyânın 331 iânesiyle 332 gergef işleyen

kızlar görünüyor, Rumca, Ermeniceye karışıyor, sokakta haykıran

süpürgecinin sesiyle orada ahşap büyük evin önünde odun yaran

bekçinin çocuklarla şakalaşması bir Rum mektebinin pencerelerinden çıkan velvele ile birleşiyordu. Arada büyük evler de vardı; bunların pencerelerinde tüller, dantelli yastıklar, bir israf-ı tezyin-i 333

hayatı

resim gibi şekillenmeler

bardağı

saçan

âmiyâne,334 meşhûd oluyordu. Bu pencerelerden gelmeyen kocaları beklemekten artık siyahlanmış genç kızlar taşıyordu.

Bazı kapılarda parlak pirinç üstüne mahkûk 336 bir ebe, bir

doktor ismi okunuyor, bunlardan bazısının Paris’ten geldiği temin

olunuyordu. Lonca’yı geçince manzara daha sefilleşmeye başladı,

vîrânelikler tevâlî ediyor,337 yanmış evlerin, harap ocakları, yıkılmış

bacaları geliyordu; bunlardan sonra kirli bir bohçacı, eski evler, bir

virane, boş bir fırın, kireç kuyuları, rengi sırıtmış kulübeler, açık

kapılardan bakınca bir zulmet-i mahûfe 338 ile gözü korkutan mâil-i

inhidâm eski binalar. Ayvansaray kapısında bulunduğu zaman

buranın hâline şaştı.

Bir kere vâsi bir yol vapur iskelesine götürüyordu; bu yolun

iki tarafında kırmızı renkli büyük, eski kira evleri vardı. Pencerelerinde gerilmiş iplere çamaşırlar asılmıştı. Caddenin ortasında biriken süprüntü ile bir kaldırım teşekkül etmişti. Sol tarafta arabalık -

ların gübreleri biriktirilmişti. Orada bir aşureci bekliyor, yanında

dolma satan başı çatkılı bir şişman Arap karısı tenceresinin başında

büyük bir fincan ile kahvesini içiyordu; beri tarafta arabacılar, kolları sığalı paltosuz ceketsiz birtakım adamlar oturmuş, iskemlelerde

konuşuyorlardı. Onun en ziyade taaccübünü 341 mûcib 342 olan şey

burada şu nim-izdihâm ile beraber meşhûd343olan sükûn-u hayat idi.

Dükkânlarının karanlık içlerinde iskemlelere oturmuş nargile

içen nalbantlar, bir buğdaycı mağazası, bir tarafta kazanın başına

ilişmiş, çırağıyla konuşarak bekleyen işkembeci, onun yanında işportalarla dışarı dizdiği limonlar, yumurtalar, portakallardan başka

tezgâhındaki taze peynirlerden pek memnun görünen bakkal, sonra

gözlenmiş

kazılarak yazılmış

sürme

yaygın

sebep

gözlenmiş

elleri kırmızı boyalı bir fes kalıpçısı, camında iplere dizilmiş birçok

dişler asılı sinekli bir berber, daha sonra âbâcılar vardı. Ve bozuk

kaldırımların ortaları, hiçbir mevsimde kurumayan çamuruyla çukurlaşıp gidiyordu.

Ayvansaray kapısından geçince ilk mektebini görmek için

adımlarını sıklaştırdı. Burası artık harap ve metruk idi. Çocukluğunda kendisine o kadar vâsi 344 gelen şu binayı şimdi pek küçük

gördü; tasavvurunda orasıyla Yâvedûd’un arası pek uzak idi. Küçük bir çocuğun soğuk kış günleri bu mesafeyi yürümekle bitire -

mezdi. Şimdi bütün cadde ne kadar küçük ne kadar dar, ne kadar

kısa görünüyordu! Değirmenin velvelesi her tarafı dolduruyor, şiddetle sürülen yük bârgîrlerinin 345 çıngırak gürültüleri, sürücülerin

naraları kaldırımdaki sesleri baş ağrıtıyordu.

Bugün cuma olduğundan yol kalabalık idi, gidenler ve dönenler arasından fikrinin melâlini tezyîd 346 eden bir tahlil ile geçiyor -

du; en ufak bir bahaneden zihninde bin türlü hâtırat birden hayat

buluyordu. Karakolun yanında bir muhacir elini kırmızı kuşağının

arasına sokmuş arkadaşına “Ti ha be, işte buradan Eğrikapı’ya çıkıveririz be!” diyordu. Şimdi bu yol birdenbire gözünün önüne geldi:

Evvelâ mezarlık arasından gider, sağda bir küçük ev yığını geçil -

dikten sonra yine mezarlık arasında hafif bir yokuşla Eğrikapı’ya

varılırdı. Bütün unutmuş olduğu çocukluk hayatı gözünün önünde

canlandı; mektep dönüşlerinde, çanta elde, mümkün olduğu kadar

çok gezmek için uzak yerlerde dolaşarak gittiği günler, eve varınca

kendisini bekleyen, merakını hırslı bûselerle söndüren vâlidesini

görüyordu.

O zaman orada Yâvedûd’un hemen yanına defnolunmuş vâli -

desiyle pederini ziyaret için yolunu kırdı; fakat birden geri döndü,

tahattur etti ki bunların bir nişânesi yoktu. Hem oraya gidip ne

yapacaktı? Kendi onlara, o toprağın altında yok olmuş vücutlara

gıpta edecek kadar fena ve muztarib yaşıyor, bu hüzün onlara acı-

yaygın

maktan değil kendi elemlerinden geliyordu. Ve tevakkuf etmeden

geçti, ilerledi.

Şimdi yol darlaşmış, sol taraf bir bostan duvarının altına gömülmüş uluların yeri, sağ taraf bir sıra, meş’um, 348 karanlık kırmızı renkli eski biçim evler idi. Önünde bir küme kadın gidiyordu;

bunları tâ Ayvansaray’dan beri takip etmişti; biri kalın çubuklu

Şam kumaşından, belinden kaba kaba kıvrılmış çarşafın rüzgârla

dolup şişerek bir fıçı şeklini alan eteğiyle serseri serseri yürüyordu.

Bir nevi raks denilecek garip bir yürüyüş vardı. Bu şişman bir kadın olacaktı; ara sıra rüzgârla uçuşan eteğinin altından sarı çoraplı

ayağının ökçesi eğilmiş krem iskarpinleri görünüyordu. Ara sıra

salınarak en gençlerine mor ipek çarşaflı, tül şemsiyeli bir kadına

bir şeyler söylüyor vücutlarında bir kahkaha dolaşıyor, sonra hep

dönerek arkalarına bakıyorlardı. Şimdi mezarlığa yaklaşarak taşlara

bakmaya başladılar, birinin yüzünü kâmilen kapayan kalın peçesi

siyah bol çarşafının üzerinde beyaz bir leke gibi kalıyordu. Bunun

arka eteği o kadar kalkmıştı ki rüzgâr dokundukça beyazlı kırmızılı

bir paça görülüyordu. Yâvedûd’da şiddetli bir rüzgâr önüne düşmüş

bir toz dalgası bunları bunalttı. Karşıdan gelenlerden bazıları kadınlara yakın geçerek tanımak ister gibi dikkatli dikkatli bakıyorlardı.

Bazılarının yüzlerinde o kadar baygın bir tebessüm kanaat ve memnuniyet vardı ki büyük bir şeye nâil olmuşlar denilebilirdi.

Orada eski aşı boyası 351 siyahlanmış bir kahvenin önünde sarı

pike hırkasıyla, beyaz entarisiyle, şeker-renk çoraplarını nîm-kapayan ökçesi basılmış krem pantuflasıyla bir bey, sedefli bastonuna

dayanarak göz süzüyor, kahvenin çırağı kırmızı çubuklu önlüğünün

üzerine bırakıverdiği elinde yarı yerinden boğulmuş bir maşa tutuyordu; karşıda toz renginde ceketini omzuna alarak duvarın dibine

oturmuş bir bey ahmak ahmak gülerek etrafa bir söz fırlattı:

— Yaman şeyler!

şom

ayağın oynak yerini kapamayan konçsuz ayakkabı

toprak boyası

terlik

İki kadın birbirine takarrüb ettiler. Şimdi yürüyüşlerinde bir

aheng-i mes’udiyet fark olunuyordu. Çırak maşasını şıkırdatarak bir

kahkaha fırlattı. Sonra içeri dönerek bir küfür salladı. Mezarlıkta -

ki eğri büğrü taşların arasında çocuklar oynaşıyorlardı; biri, başına

yapışmış kirli fesinin altından gözlerinde zavallı bir zekâ parlayan

bir çocuk, yeşilli, sarılı, mintanını boğan şeker renk pantolonunun,

paçalarını sıvamış, kunduralarını eline almış, bir serviyi siper alarak sarı donlu, beyaz gömlekli çıplak başlı altı yaşında bir çocuğu

yanıltarak “beni tutamazsınız ki!” diyordu. Ve küçük katılıyordu,

o kadar uğraşıyor, hemen eli değecek gibi iken yine kaçıyordu, ar -

kada bir tahta pencereden sonra bir bostanın hande-nâk yeşillikleri

rüzgârlanıyordu.

Kadınlar oradaki fırından peynirli pide almaya dalmışlardı. En

genci gülerek: “A, Allah esirgesin” diyor, refikası: “İlle bir tane yiyeceksin, vallahi hatırım kalır, hemşire!” diye zorluyordu; ihtiyar

kadın kesesinden para çıkarırken bir taraftan da herifin verdiği pidelere bakarak: “A, bu toz içinde ayol!