Garam-ı Şebab
GARAM-I ŞEBAB
1
Vagondan indiğim zaman evvelden gönderdiğim emir muci -
bince bizim Reşit’in çantamı almak için bana doğru geldiğini
gördüm.
Köye üç seneden beri gelmemiş idim; bu üç senenin iki buçuğu seyahatte geçmiş, avdet edeli henüz iki ay olmuş idi. Bu zaman
ramazan idi. O iki ay da İstanbul’da geçirildi. Fakat baharın taze
güneşi Boğazlara, Adalara rengin handeler döktüğü zaman tehâlüküm o kadar oldu ki bu sene Büyükdere’ye gitmek niyetinde
olan ailemin ebrarını 1613 dinlemeden köydeki köşke kapanıp tenha
ve sükûn sahra içinde beni birçok zamandır meşgul eden o
büyük eserimi yazmak fikrinden fariğ olamadım. Zira öyle bir galeyan-ı hayat 1616 içinde idim ki büyük şeyler ancak bu ân-ı har-ı
şebâbda yazılır diyordum.
aşkı
sebep
heves, can atma
ve faziletli kimseler
sessiz
ova
coşkunluğu
hararetli/yakıcı anı
Birçok seyahat etmiş idim. Medeniyet âleminin bütün ihti -
şamlarını, bütün mehâsin ü nefâisini 1618 görmüş, fikr-i beşerin 1619
güzellik nâm-ı ulvîsine yarattığı mecâmi’-i nefâis 1621 karşısında
vâlih ü hayran kalmıştım. Şiir ve aşk namına yapılan levhalar,
heykeller, büyük servetlerle vücut bulan köşkler, bahçeler, ormanlar,
zaten hâzır-ı cevelân olan ruhuma şiddetli bir inbisat-ı maâlî-peresti vermiş idi. İşte böyle bir buhran-i hayat-i şairane 1626 ile bu
yüksek sahilde, ormanlar içindeki köşkte, denizin, semanın, dağların heybeti karşısında o büyük manzumemi yazmak istiyor idim.
Bunun nâmı “Asr-ı Zerrin” mi olacaktı yoksa “Garam-ı Şebab”
mı? İşte burası elan mukarrer değildi; fakat esas, katiyen çizilmiş
idi. Şebab, evet, manzumem bir eser-i edebî-i şebab 1628 olacaktı.
Ulvî ilhamlı, yüksek emelli doğmuş idim. Bulunduğum feyezan-ı taâlî ile şairane pervazlara meyyal fikirlerim bu eserin umduğum gibi olacağına beni kani ediyor idi. Nefaset ü ihtişam arasında hayatın gılzetlerinden, bayağılıklardan uzak olarak yaşamak için
şiddetli ihtirasların zebunu idim. Fevkalade bir rikkat-i hissiyat 1631,
bir ulüvv-i âmal 1632 ile perverde 1633 olmuş idim. Bu nihayetsiz denizlerin haşmet-i mütehevviresi, bu pak semaların kebudî-i saf-ı
ve nefislikler
fikri
nam
yerler
hayret içinde kalmış kimse
hazır olan
ferahlığı
hayat buhranı
edebî eseri
yüksek
coşkunluk
inceliği
yüksekliği
yetiştirilmiş
haşmet
âşıkanesi, bu lacivert umkların 1636 müselsel iltimâları, bu
avâlim-i ulviyeye ref’-i ser ü arz-ı sîne etmiş 1640 mehip, muvahhiş, berf-pûş tepelerin bulutlar, dumanlar arasındaki haşmet-i vahşet-âlûdi sînemde ne bürkânlar 1645 kaynatıyor idi! Bu
menâzır karşısında yalnız masum bir şebâbın ciddi bir temayül-i
safveti ile kendimi başka âlemlerde bulurken ufacık bir şey beni
hayat-ı meskenetime iade eder idi. Bütün güzelliklerin en nefislerine bir meclubiyet-i bitâbâne ile yaratılmışsam kabahat benim
mi idi, diye haykırdım, bu sakin ufuklarda, yüksek, sehab-pûş 1650
dağlar arasında nil-renk denizlerin sîne-i mevvacında, nihayet
her yerde beni kemiren bu dûd-ı mehâsin ne idi?
Bazen düşünürdüm, benim hülya-yı mücessemim 1654 var mı
derdim, arar, hayalen tasdik ederdim; lakin etrafımda bulamazdım.
Bazen bütün bu tahayyül ile, keyfime göre tertip edilmiş saadetlere,
bütün amâl-i teâliye malik, muvafık olduğumu da düşünüyor-
saf mavilik
ardınca gelen, zincirleme
parlaklık
âlemler
göğsü arz etme
kaplı
bulaşmış haşmet
eğilimi
hayat
tutkunluk
rengi
sîne (göğüs)
sisi
hayal
emeller
dum ve o zaman bilmem neden hiçliğin zebun u makhuru olarak
ölmek isterdim.
Bu şebâbın, şiirin, hülyanın, aşkın verdiği buhran-i ihtirasât
içinde, bazen tebessümleri, müjgânları 1659, aşk-penah 1660 nigâhla -
rı, bütün can-fezâlıkları 1662, bütün ruh-nüvazlıkları 1663 tahayyül
ederdim; bütün ümitlerim, bütün emellerim, bütün hülyalarım güzellik, safvet, nefaset idi. Kim, şu devre-i humma-yı âşıkanemi 1664,
kalbimdeki feveranları 1665, ruhumun galeyanlarını kim, kim anlayacak, diye feryat ederdim; hassas, sevdakâr 1666, şair, hikâye-pe -
rest, hülya-perver idim: Genç idim.
Kadınlar... Lakin benim için kadınlar gördüğüm birçok hafif
mahluklar değiller idi. Kadın benim bütün hülyalarımın etrafında
pervaz eden bir ruh-ı sâf ü handan idi ki mislini ancak gençliğin safveti arasında teehhülümü düşündüğüm, bir rikkat-i fevkalâ -
de-i hissiyât içinde zevcemi tasavvur ettiğim zaman, tecsim 1672
ediyordum; ötekilerden nefret ederdim, çirkin bir şeyden nefret
eder gibi nefret ederdim; onlardan, adi münasebetlerden, mülevves
rabıtalardan, bu sefaletlerden, bu mezelletlerden nefret ederdim.
Güzel... Peki, yalnız güzelliğine hayran olmak için... Fakat tema -
ve mağlup
buhranı
sığınağı
veren
okşayıcı
hummalı devre
galeyana gelme
seven
1669 Metinde bu kelimeden önce “ettiği” yardımcı fiili geçmektedir. Ancak anlatım
bozukluğuna sebebiyet verdiği için burada gösterilmemiştir.
ve gülen ruh
olağanüstü inceliği
verme, cisim durumuna getirme
sıma layık bir kadına rast gelmemiş idim. Ulvi, kahraman, mümtaz, nefis kadınlar arıyordum.
Vâkıâ hayatım bir temadi-i vekâyi-i âşıkaneden 1675 ibaret geçmiş idi; fakat hepsi nihayet derece eflâtunî, masum ve pak birçok
râbıta-i şairâneden başka bir şey olmamış idi; bunlar şimdi bana
mail-i firar, müphem, hayal-âmiz, dağılıverir, çözülüverir, gubar-âmiz birer şekl-i gayr-i muayyen 1681 gibi geliyor idi: Birçok
tebessümler, işte bu kadar. Zira her tebessümün günlerce esiri olur
kalırdım. Oh bu tebessümler, beni şair eden işte bu tebessümler idi.
Bütün güzellere esir, bütün güzelliklere meftun idim; bütün
nefaise müştak, bütün mehâsine 1683 meshur 1684 idim; hep meâli, hep meâli, bu iştiyak-ı daimi, biraz beni öldürür, ihya eder
idi; hiçbir güzel şeye rast gelmezdim ki kalbim bir temayül-i müellim ile merbut ve alakadar kalmış olmasın; evvela o hayal-i
mehâsin-peresti ile bir vücut tahayyül ediyor idim. Bunu o kadar tezyin ediyordum 1689 ki bütün kuvve-i hayaliyem 1690, bütün tasavvurlarım yoruluyor idi, sonra buna âlemler, arzlar 1691, semalar,
denizler, bahçeler, ormanlar arayarak bir malikâne yaratıyor idim.
vakalarının devamı
ilişki
benzer
karışık
karışık
şekil
tutkun
arzu
veren meyil
düşkünlüğün hayali
gücü
dünya
Orada âşıkane musikiler, mahzun şiirler, parlak tulular, melul
guruplar, nahif rüzgârlar, muattar yağmurlar, pür-nur mahtablar, şevkaşevk 1698 şeyler arasında bir hayat tanzim ediyor
idim. Sonra kendim bu nûrun tulu-ı semavisinde leb-i pâ perestiş
olarak yükselmek, fakat heyhat...
İşte bunun için bir kır köşesinde bu unutulmuş köye çekilmek
istiyor idim; hiç olmaz ise diyordum, hiç olmazsa saadet hülyaları
manzume şeklinde cism etsin; zannediyordum ki yazdığım muhayyel saadetlerle kendim mesut oluyorum, zira gerçektir ki bazen büyüklüğü nispetindeki müşküliyet beni meyus ederek bu eserden
vazgeçmek fikrine düşerdim. O zaman meftûnu olduğum bir güzelden ayrılamamaya müşabih bir muhal 1701 ile yine merbut kalırdım.
Onu düşünerek meşgul olduğum zaman ise bir vuslat lezzeti hissederek yaşardım.
Henüz mayıs idi; bahar her tarafa renkler, rayihalar, çiçekler,
şebablar saçmış; sema nurlar, şiirler, handeler dökmüş ve ciyâdet-i
aguş baguş nâziş 1703 olarak ahenk-i tabiat 1704 terütâze 1705 olan dilber-i rebîiyye bir lahn-ı şâdî ile neşideler okuyor idi.
mahzun
batımı
ay ışığı
arzu edilen
ait gün doğumu
kavuşma
kucağa olmanın hoşluğu
ahengi
taze, genç
güzeli
nağmesi
Katara bindiğim zaman akşamüstü idi; güneş, guruba 1710
mütemayil bir irtifadan 1712 süzülüyor, İzmit’in üstünden bir
yağmur bulutu kalkıyor idi; deniz rakit, hareketsiz, müşemmes
idi; bütün yol müddetince seriü’l-tayaran 1713 menazır-ı taraveti 1714,
yeşillikler çiçekler arasında, mevc-â-mevc 1715 çayır kenarlarında,
köşklerin bahçelerinde kır yollarında yeldirmeli mühmil sayfiye
hanımlarını, katarın tehevvür-i serisiyle 1717 beraber gülüşerek haykırışarak koşuşan çocukları, bayırlar üstünde rengârenk toplanmış
seyirci kadınların erkeklerin kümelerini, elinde bayraklarıyla işaret
veren memurları, mendil sallayanları, siperlerin arkasında bazen
rast gelin