Keşfet

Hasta Aşkı

Seçme Hikâyeler

HASTA AŞKI

Bir hastalık insanın asabına ne âteşîn 66 bir hassasiyet veriyor;

bütün havas son derece marazî bir rikkatle keskinleşerek bilhassa kalp ne çabuk galeyân ne kolay pervâz ediyor! Viyana’nın bu

meşhur sanatoryumuna girdiğim vakit hastalığımın vahâmetine vâkıf olalı iki ay olmuş, iki aydır o zamana kadar taşıdığım hassasiyet,

rikkat, şefkat kabiliyeti sanki yüz misli çoğalmış idi.

İhtimal bütün aşk ve şevk iştiyâkımı 71 yaşayacağım mahdud

günlere sığdıramamak acısından mütevellid olacaktı; fakat yalnız

kadın, aşk, mûsikî tecelliyatı değil, adeta ağaçların, çayırların rengi, rüzgârların suların mûsikîsi bile o zamana kadar duymadığım

bir derin şiiriyetle, bir emsalsiz ahenkle beni sermest ediyordu. Halbuki sanatoryumda hepsi ayrı ayrı beş on hayatın yetişemeyeceği

kadar latif ve şayan-ı perestiş birçok birçok mehasin vardı.

Bir kere tabiat… Terastan görünen keşif ve bakir çam ormanlarıyla kaplı, türlü tedevvür 75 türlü girintilerle her köşesi bin latif

manzara arz eden uzak ve yüksek dağlar, bilhassa geceleri bu yük-

ileri gelen, kaynaklanan

ortaya çıkma, kader

binme

sek dağların mezâlim zemininin fevkinde ezili bir şehrayin hâlinde sallanan yüz binlerce yıldızlarıyla murassa’ 77 ve lacivert semâ,

sonra hayat itibarıyla sanatoryumu dolduran hepsi müstesnâ hepsi

genç, cümlesinde zevk ve hayata karşı aç ve haris 78 şiire ve aşka

karşı mültehib ve suzân birçok kadın erkek her gün, her saat aynı

his iştirâk aynı emel açlığı içinde konuşarak, gezinerek konserlerle, danslarla beraber yaşamaları.

Öyle ki İstanbul’un ... ve zevksiz hayatı içinde otuz yaşına kadar küflenmiş kalemiyle böyle zengin ve zengin bir hayata kavuşunca esasen vaktimiz bir ölüm haberi almış mezar korkusuyla tit -

remiş olmaktan mütevellit hicran ile hayatına hasretten dolayı nasıl

anlatılmaz bir galeyanla taştığımı tasavvur edebilir misiniz?

*

Kadınları bilâistisna nefis erkekleri aynı derecede zarif olan

bu memleketin bu âlemine dâhil olduğum ilk günlerin sersemliği

geçip de herkesi tanıdığım, hayata hulûl ettiğim vakit hemen fark

ettim ki hastalar arasında tabii incizâb 84 sevkiyle eflatuni çiftler

teşekkül etmişti.85 Bunlar tenezzühlerde 86 danslarda birbirine refâkat ediyorlar sofrada, istirâhat koltuklarında yan yana oturuyorlar,

birbirlerine âdeta bir hastalık yoldaşı oluyorlardı.

Ben en sonuncu olduğum için, boş bir kadın bulamayarak, yalnız kalmaya mahkûm oldum. Vâkı’a onlar beni de aralarına alıyorlar, benimle de meşgul oluyorlar, beni de teselli ve tedavi için lütuf

taşlarla süslenmiş

tutuşmuş, iltihaplı

yakıcı, ateşli

ortaklık

gelip çatmak

kapılma

etmek

ediyorlardı.88 Fakat ne olsa ben yalnızdım. Ara sıra bu yalnızlıktan

şikâyet ederdim; hatta bir defasında oradaki hasta kadınların en şen,

en şûh, en kahkahazen olan genç kontes La Neştafen:

— Bekleyiniz azizim, demişti. Bekleyen daima kazanır!

*

Bir gün sabah kahvaltısından kalkmış, hep birden civar çamlıklarından birine tenezzühe gidilmek mukarrer olduğu için şapkamı

almak üzere odama koşmuştum.

Kapımı açıp da içeri girdiğim vakit, masamın önünde beyaz

saçlı ihtiyar bir erkekle genç bir kız bulunca hayretle dona kaldım.

Fakat derhâl, yanlış bir odaya girdiğimi fark ettim; çünkü sanator -

yumun yatak odalarına tahsis edilmiş olan ikinci ve üçüncü katları

aynı resimde tertip edilmiş olduğundan, üçüncü kat merdiveninin

karşısında olan odanın yerine ikinci kat merdiveninin karşısındaki

odaya girmiştim.

Hemen arz-ı mazeretle dışarı çıktım. Bizimkilere mülaki 91

olunca vâkı’ayı anlattım. Kahkahalarla gülerek eğlendiler. Genç

kontes hemen haykırdı:

— Öyle ise müjde. İşte nihayet arkadaşınız geldi.

*

Tenezzühten avdet ettiğimiz 92 vakit onu terasta bir şezlonga

uzanmış bulduk. Kadın erkek hemen onun etrafını aldılar.

İsmi Olga Haller olup Viyanalı büyük bir tüccarın kızı olduğunu öğrendik. Bütün bu esnada benim mevkiim gayet nâzik, fakat

güzellik ilgi göstermek

atan, kahkaha ile gülen

yüz yüze gelen, görüşen, kavuşan

dönüş, dönmek

son derece latif 93 idi; çünkü teâmüle 94 göre bu genç kızın benim

refîkam olması mukadder idi.

Bunun için bende adeta ona karşı tesâhub 97 hissi, temelluk 98

kanâati var idi. Hakkından emin olanlara mahsûs bir gururla ben

uzakça duruyor ve vaktimi bekliyordum.

*

Bu esnada birisi ona meseleyi anlatmaya başladı. Onlar kahkahalar, sayhalar arasında anlatıyorlarken, o, ciddi, vakûr dinliyor

idi. İşi anlayınca yüzünde hafif bir tebessüm salındı ve bu esnada

beni tutup çekerek onun önüne götürdüklerinden başıyla bâridçe 100

küçük bir selâm hareketi yaptı. O aralık yemek çanı çaldığı için

hep birden kalkıldı. Çiftler birbirinin koluna koştular; ben vazifeme

koşmak başlamak için büyük bir şitabla onun kalkmasına yardım

etmek üzere elimi uzattım. Fakat o dayanıp kendi kendine kalktı.

Hareketimi görmemiş olması ihtimaline binâen 102 hemen dönerek

kolumu takdim ettim; başını çevirip yanımdan geçerek, iki adım

önde yürümeye başladı.

Elimi görmemiş olabilirdi, fakat kolumu kabul etmemesini pek

mânâlı bulmağa mecbûr oldum. Mutlaka Viyanalı dilberin hoşuna

gitmemiş olacaktım.

Yemek salonuna girdiğimiz vakit, biz gelmeden evvel ötekilerin yan yana iki mevki’ ayırmış olduklarını gördüm ve başka boş yer

kalmamış olduğu için, onunla yan yana oturmaya mecbûr kaldım.

Mevki’im o kadar müşkül oluyordu, hezimetim o kadar feci

olacaktı ki, tahammül etmek mümkün değildi. Çünkü ötekiler en

yumuşak

uygulama

zevce hayat arkadaşı

çıkma, arkadaşlık etme

küçük bir teferruâtı bile gözden kaçırmayacak kadar dikkatli ve mûşikâf idiler.

Onların nazarında böyle küçük bir mevkide kalmak izzet-i nefsimi müthiş bir surette harâb ediyordu.

Bunun için kimseye sezdirmemek üzere sofrada mümkün olduğu kadar resmî olmak şartıyla ona usûl dairesinde küçük hizmetlerin îfâsına çalıştım.

O, bunların bazısına tahammül ediyor, bazısını hiç fark etme -

miş görünüyordu.

Sofradan kalkınca doğruca gitti deminki şezlonga uzandı ve

gözlerini kapayarak hiç kimsenin takribine müsaade etmeyecek bir

vaziyet aldı.

Etrafında kahkahalar, alaylar başlamıştı. Bilhassa deli kontes

uzaktan bana işaretler ediyor, kâh merhamet eder görünüyor, kâh

zalimane gülüyordu.

*

Etrafındakilerin tertibatı, takibatı, bilâsemere, 105 bilâfâide 106

tam bir hafta sürdü. O, bütün bunlara rağmen, yalnız kalmakta, köşeye çekilip kimse ile konuşmamak da ısrar etti. Ben ilk gün kendisinin gürültüden, eğlenceden müteneffir, 107 ihtimâl gizli ve uzak

bir hayâle vâkıf-ı emel etmiş, yalnız kalmak arzusunda bir genç kız

olduğunu anladığım için kendi köşemde, ondan uzakta, âdeta lâkayd vakit geçirdim.

Hâlbuki âh lâkayd mı?

Bu nasıl mümkün olabiliyordu ki oradaki kadınların hepsinden, hepsinden bilâ-şüphe daha pek latif daha pek câzibeli idi. Pek

matbû pek âhenkdâr 108 bir endâmın fevkinde, onun asıl câzibesi

kırk yararak

104 îfâ: yapma, yerine getirme

etmek

edercesine, tiksinerek, iğrenç

gözlerindeki hüzün gölgesi ile dudaklarındaki şûh gamzenin zıddiyetinde nebe’ân ediyordu.

Bu dudaklar gülmek için yaratıldığı hâlde gözlerindeki derin,

matem mânâsı, ona tek bariz bir mümtâziyyet pek hazîn bir vakar

veriyordu.

Bu bir haftanın sonunda sanatoryuma yeni bir hasta daha geldi,

genç bir yüzbaşı. Pek şık, pek cazibeli bir adam olan bu yüzbaşı,

hastalar, bilhassa genç kadınlar arasında bir kasırga dalgası peydâ

etti.

Kadın erkek münâsebetinin Avrupa hayatında ne hârika-engiz

cilveler arz edebileceğini ben o zaman orada gördüm.

Zabitliği, güzelliği, şıklığı bir tarafa, son derece latif tavırlar,

nihâyet derece zarif bir talakatı vardı.

Pek şen, pek oyunbaz, pek nükteperver bir şey idi. Fakat bütün

bunların fevkinde o yaşına kadar hayatta kadınlar nezdinde kazandığı muvaffakiyetlerin tesirinden emin bir muzaffer tavrı vardı

ki bütün kadınları bilâ-istisna çıldırtırdı ve bütün erkeklerin mağlup ve münhezim bıraktı.

Öyle ki, meselâ sabah olup da terasta toplanıldığı vakit, kadınlar hep birden onun etrafını alıyorlar, handeler, 115 işveler tevâlî

ediyor,116 acaba hangimizi ko