Keşfet

Muvaffakiyetin Sırrı

Seçme Hikâyeler

MUV AFFAKİYETİN SIRRI

Sinema bitip de elektrikler yandığı vakit, hanımların hepsi de

seyrettikleri aşk mâcerasıyla o derece müdhiş idiler ki, dakikalarca

hareketsiz ve sessiz kaldılar.

Bu tesir o kadar derin idi ki, komik oynanıp da dışarı çıktıkları

vakit, hepsi de hâlâ sarhoş gibi idi.

Hiçbirisi hayata çıkmak istemiyor, hepsi de oyunun o kadar

şâirâne bir hayâl ve garâm 406 ile yaldızlandığı aşk ve ihtirâs âlemi

içinde yaşamak istiyor gibi idiler.

Bilhassa küçük Leman zerrelerine kadar sermest ve lerzân 407

idi. Seyri iki saat kadar süren bu uzun aşk faciası onu en hassas

elyâfına kadar sarsmış, bütün kabiliyet hissiyesini âteşîn bir feverân ile kamçılamıştı.

Bu seyrettikleri mükellif, 411 müdebdeb 412 hayattan, bulsalar,

derâğuşlarıyla mâlâ mâl 414 leziz ve nefis hayattan bu en gayr-i

aşk

eden

sarma

kadar dolu, dopdolu, lebâleb

mahsûs elhânına kadar ruhu titreten aşk neşidesinden 417 kendi

hayatını hiç sevmiyor ve öyle bir aşk için bütün kanı büyük bir iltihapla galeyân ediyordu.418

*

İtalya’nın pek eski, pek asîl bir ailesine mensup bütün cemi -

yetin ricâlini daima ayaklarının altında görmeye alışmış, bütün

gençler tarafından bir mabude yüksekliğine çıkarılmış binalar ve

mağrur bir genç kadın, bir gün geride gözüken, bir manzara tasavvuru ile meşgul genç bir ressama tesadüf ediyordu.

Ressamın yaptığı resmi seyrederken, onunla konuşuyor ve ar -

zusu hilâfına, kalıpta hiç istemediği, beklemediği müheyyic seyyâhların feryâd ettiğini işitmeye başlıyor, korkarak, çekiliyor idi.

Genç kadın herkese karşı o kadar bilâpervâ 422 iken böyle âdi bir

ressama karşı kalbinin zayıf ve bîtâbi hissetmesini nefsine yediremiyor, kendini levm ü tevbîh ediyor, fakat bu mücadelelerle kıvranırken aynı zamanda, kalbinin mukavemetsiz sıcak bir galeyânla,

per-i şitap bir tehlikeli delikanlıya doğru atıldığını görüyordu. Bu

âdi bir heves mi yoksa ezeli bir ibtila 425 mı idi? Genç kadın bunu

tayin etmek istiyor, içinde çırpındığı elem mücadelesi arasında, bu

husûsta aciz kalarak kahr u tebâh oluyor idi.

Bu hisse karşı mücadele ile de didinirken, ressamla arasına

uçurumlar açmak istiyor, onu sebepsiz, lüzumsuz yere tahkîr edi-

şekilde

melodiler

besteli güfteli eser

üst düzeyde bulunanlar

edilen

verici

azarlamak

müptelalık, düşkünlük

olmak

yor,427 tekrar huzuruna çıkmak muhâl 428 olacak delice hareketlere

kadar cesaret ediyordu.

Fakat o kadar muannid 429 gururu, o kadar yüksek asaleti, o

kadar azm-i serveti, asâlet mahfilinde 430 bütün ricâl 431 arasındaki

kraliçelere layık mevki’i hiç, hiçbir şey mani edemiyor, uzun, elîm

mukavemetlerden, mariz 432 ve mahmüm 433 mücadelelerden sonra

bir gece yatağından deli gibi, bilmeyerek, bilemeyerek kalkıp meshûf,434 mültehib, korkunç bir ser gece girdâbı içinde tahkir ettiği,

adî bulduğu ressamın hânesine kadar giriyor ve orada, kendini o

saatte önünde görmekte son derece mütehayyir,435 mebhût ve lâl,

ressamın ayaklarının altına yuvarlanarak:

— Seninim, seninim beni al. Al al beni… Ve ne yaparsan yap

ne istersen yap. Nerede, ne vakit, nasıl istersen ben seninim, hatta

istersen beni hiç sevme... Yalnız, yalnız âh müsaade et, müsaade et

de ayaklarının altında öleyim. Senin vücudunun havasını teneffüs

edeyim. Zîrâ başka türlü yaşayamayacağım diye inliyordu.

*

Bu rolü oynayan sanatkâr, vazifesini o kadar samimi, o kadar

harâret ve ihtirâs ile îfâ ediyordu, sonra hüsnüyle endâmı ile o

kadar müstesnâ gözleriyle dudaklarıyla o kadar emsalsiz tavırlarla,

nazarlar ile öyle cazibeli, öyle şûh bir kadın idi ki, seyirci hanımların -ihtiyarlara varıncaya kadar- hepsi, pek derin bir vecd ve heves

içinde nihâyetsiz bir şiir ve aşk dalgasına müstağrak kalmışlar idi.

aşağılamak

yeri

düzeyde bulunanlar

olarak, ateşler içinde

şaşırmış

hırs

438 îfâ etmek: yapmak, yerine getirmek

dalmış

Sinemadan çıkarken, hepsinin vücutları derin bir şehvet galeyânıyla yanıyordu. Öyle ki mukavemet etmek değil, herhangi bir

erkeğe hatta tekliften evvel teslim olmaya hepsi de hazır ve müştak idiler.

Kapının önünde birinin araba kalabalığı arasında tek tük bekârlar da var idi. Leman’ın ilk nazarı onu her günkü gibi yine köşede,

mütevâzı,441 hürmetkâr, kendine muntazır 442 gördü. O güne kadar,

yarı naz, yarı azîmet,443 kendini satmaktan. Onun uzak, sakit perestişini görmüyor gibi görünmekten zevk alıyor idi. Fakat bugün.

Bugün o kendini haftalardan beri bir ibadet ciddiyeti ile takip eden

o kadar hoş ve tatlı tavırlı bu gence değil, kalbindeki biriken heves

ile sokakta rast geldiği en yabancı, hatta en kaba bir adama bile

arz-ı vücûd edecek kadar nâlân ve lerzan olduğu bugün mukavemet kabil mi idi?

İlk defa olarak en parlak bir tebessüm ile onu uzaktan selam -

ladı.

Delikanlı o zamana kadar nasıl beklediği hâlde nâil olamadığı

bu kadar gayri me’mûl bu tebessümün şaşaasıyla sermest ve mecnûn,448 ne yapacağını şaşırdı.

Her vakit olduğu gibi, uzaktan takip etmek üzere hazırlandı.

Genç kadın, duvarın kenarından refîkasıyla beraber yürüyor, ara

sıra durup kalabalığı seyrediyor gibi arkalarındaki delikanlıya bakıyordu.

Hava iyice kararmış idi. Kadınlar, artık karanlık sokaklarda telaşlıca yürüyorlar, delikanlı arkalarından aynı süratle takip ediyor -

du. Hazırlayıp haftalardan beri vermeye değil, göstermeye cesaret

isteyen, can atan

yola çıkma

taparcasına sevme

seven

edemediği hararetli bir iştiyak-nâmeyi 449 bugünkü iltifattan cüret

bularak hemen ilk fırsatta takdim etmeye karar veriyordu. Fakat kadınlar her vakit ağır ağır yürüyorlardı yollarda.

Bugün öyle süratle gidiyorlardı ki, nihâyet köşklerinin bahçe

kapısına yaklaştıklarını gören delikanlı mektubu bugün de veremeyeceğini görerek müteessir olmaya başladı.

Fakat köşkün bahçe kapısından gireceklerine orada durduklarını gördü. Kendisi de ilerlemeye cesaret edemeyerek tevakkuf etti.451 Orada refikasını uzaktan kendisine eliyle işaret ediyor zannetti.

Yüreği hopladı. Yanlış görüyorum zannıyla kımıldamıyordu. Fakat

işaretler o kadar vâzıh, o kadar ayân idi ki, daha tereddüt dîvânelik

olacaktı, titreye titreye ilerledi. Kendini kapının önünde bekleyen

bu kadın: “Biraz içeri buyurunuz! Küçük hanımefendi sizinle görüşmek istiyor!” dediği için kapıdan girdi. Ağaçların gölgeleri altında akşamın karanlığı çoğalmıştı. Onu beyaz yeldirmesi ile kendine

orada muntazır görünce kımıldanamayacak kadar derin bir zaaf ve

rehavet hissetti.

Onun ilerleyemediğini gören genç kadın iki adım attı. Delikanlı lakırdı söyleyecek diye beklerken kadının elinin uzandığını

ve elleri birbirine temas eder etmez o kadar muattar, o kadar nefis

vücudunun üstüne düştüğünü buseleri gördü.

Delikanlı, harap, perişan sersem ne yapacağını bilemeyerek,

gayr-i ihtiyarî deli gibi ateşin çılgın, harîs iâde ediyordu.

*

Üç dakika sonra yüzlerce bûse ile ıslanmış olan dudakları kadının can-sûz kokusuyla muattar 455 olduğu hâlde, karanlıkta avdet ederken delikanlı aylardan beri semeresiz kalmış takibin nasıl

karşı çekilen hasreti anlatmak için yazılan

olmadan

koku

ürün