Sadık’ın Son Şartı
SADIK’IN SON ŞARTI
Defterdârın Şahende Hanımefendi, son yudumu çekip kahve
fincanını hizmetçisi Ferhân’a verirken:
— Altımızdaki küçük eve yeni kiracı gelmiş galiba? Diye sordu. Ferhân:
— Evet, iki gündür bahçede sesler işitiyordum, diye cevap
verdi. Köşede koltukta kitap okumakla meşgul olan kızı, Nermin,
yirmi iki yaşlarında sarı saçlı, şen yüzlü, tatlı bakışlı bir genç kız
izâh etti:
Bu bir erkek diğeri kız iki çocuklu bir aile idi. Evin erkeği,
uzun boylu genççe bir adam. Bu sabah kapıdan çıkarken görmüştü?
Annesi sordu:
— Nasıl bir adam?
— İnce gibi bir şey…
Ferhân ilave etti:
— Arka bahçede iki gündür hareketleri görüyorum. Şahende
Hanımefendi mahallede eski ananelere son derece riâyet-kâr ciddi
bir kadın idi. Onun için yarın öbür gün hoş geldinize gitmek lazım
olduğunu söyledi ve ana kız ziyarete karar verdiler.
Fakat öğleden sonra Ferhân bahçede komşunun hizmetçisiyle
görüşmüş, yeni malûmat almıştı.
Evin hanımı yoktu. Bunlar Bursa’dan gelmiş bir memur ailesi
idiler. Çocukların anneleri bir sene evvel vefât etmiş, babaları Sabit
Bey isminde bir maliye memuru idi, azl olunarak İstanbul’a gelmiş,
memuriyet almak için uğraşıyordu. Evde yalnız çocuklarla babaları
ve hizmetçileri yaşıyorlardı.
Yeni gelen aileyi ziyaret böylece dûçâr-ı teehhür 380 olmakla
beraber, defterdâr beyler, yeni komşularına alâkadar olmaktan hâlî
kalmıyorlardı.381
Bilhassa onları küçük çocukları cezb ü işgal ediyorlardı.
Sekiz yaşında bir kız çocuğuyla beş yaşında kadar bir oğlan çocuk, ikisi de pek hoş, son derece tatlı, bilhassa erkek çocuk, yumuk
yumuk, cana sokulacak pek tokmak bir şey idi.
Arka bahçede birbirleriyle oynarlarken, Nermin pencerede onları seyrediyor ve onlardan o kadar hoşlanıyordu ki iki gün sonra,
pencereden konuşmaya, onlara çikolatalar, şekerler, kurabiyeler vermeye kadar dostlukları ilerlemişti. Çocuklar, yalnız görünüşleriyle
değil, lakırdılarıyla, tavırlarıyla, hâlleriyle de son derece masum,
pek ruha yakın olduktan başka, ince bir terbiye gösteriyorlardı. İki
günde Nermin onlar için deli oldu. Eve çağırdı, babalarından izin
aldıktan sonra, konağa geldiler. Hanımefendi de onları pek sevdi,
oyuncaklar aldılar, şekerler verdiler ve akşama kadar konakta oynadıktan sonra öbür gün yine gelmek üzere söz verdiler ve gittiler.
*
Öbür gün ahretlikleri de beraber gelmişti. Bu son derece sadık
ve fakir bir Anadolu kızıydı. “Beyefendi” derken, kızın gözleri bir
dua rengi alıyordu. Çocuklar için deli oluyordu. Kendisi Bursa’nın
köylerinden idi, beş sene evvel beyefendi Bursa’ya tahrirat 382 kâtibi olarak geldiği vakit onu köyünden aldırmıştı; kızcağızın gözleri
dolu dolu olarak: “Hanımefendi beni temizledi, baktı, terbiye etti,
iş öğretti; Allah razı olsun… Onlar olmasaydı ben şimdi köyde sürünecektim” diyor ve ölünceye kadar onların kapısından ayrılmayacağına yemin ediyordu.
Sonra çocuklara pek derin bir şefkatle bakarak:
durmak
bir daire tarafından yazılan yazılar mektuplar
— Hele şimdi. Şimdi. Ölünceye kadar… Yavrular öksüz de
kaldılar. Hiç ben onları bırakır mıyım? Diye âh ediyordu. Sorulan
sual üzerine anlattı:
Anneleri, geçen sene bir gün ansızın hastalanmış, üç gün içinde
ölüvermişti.
— Âh hanımefendiciğim, bir kere görseydiniz ne nazik ne kibar bir hanımdı. Ne hoş ne tatlı bir hanımdı. Dört sene yanında iş
gördüm bir gün bana fena bir lakırdı söylemedi. Allah razı olsun,
ölünceye kadar unutamam. Her perşembe ruhcağızına Yâsîn okuyorum. Beyefendi de pekiyi, pek kibar bir insandır.
Şahende Hanım bu sözleri dinliyor, kızcağızın galeyânla iki
lakırdı da bir tekrar ettiği: “Ölünceye kadar…” sözüne tebessüm
ediyor ve yeni oyuncaklarıyla tatlı tatlı oynayan iki kardeşe şefkatle
bakıyor idi. Bugünden sonra çocuklar artık konağa her gün gelmeye
başladılar. Nermin onlara öğle yemeklerinden kendi eliyle yemek -
lerini veriyor, uyutuyor, bir ana gibi hatta en şefkatli bir ana gibi
onları taazzüz ediyor idi. Ahretlik artık bu iyilikleri “ölünceye kadar” unutmayacaklarını tekrar ederek beyefendinin de bu laflardan
dolayı nasıl teşekkür edeceğini bilemediğini anlatıyor idi.
Şadiye her ne kadar o kadar hararetli değilse de Sadık Nermin’i
son derece seviyor, onun kucağından inmek, yanından ayrılmak istemiyor, vara sora galeyân anlarında muhabbetinin çoğaldığını isbât için:
— Sizi annem kadar seviyorum, diye söyleniyor idi.
Fakat bir gün ona ciddi ciddi bakarak:
— Ben sizi annem kadar seviyorum ama bu olmayacak ki,
dedi. Nermin gülerek:
— Neden Sadık? Ne oldu, artık sevmiyor musun?
— Ben büyüyünce seni almak istiyorum; hâlbuki annem olsan
alamam, değil mi?
Şahende Hanımefendi ile Nermin bu söze günlerce güldüler.
Fakat Sadık öyle kolay kolay yola gelecek zorbalardan olmadığı
kılma
için karar verildi: Nermin Sadık büyüyünceye kadar hiç kimseye
varmayacak ve Sadık’ın zevcesi olacaktı.
Tatlı mâî gözleriyle Nermin’in yüzüne bakarak:
— Hem bakınız göreceksiniz ben ne büyük bir adam olacağım.
O kadar çalışacağım, o kadar çalışacağım ki… Diyordu.
*
Bir gün, çocuklar öğleye kadar görünmediler. Nermin merak
edip hemen sordurdu. Ferhân bahçeden ahretlikle konuştu ve Sadık Bey’in rahatsız olduğu için yatağında olduğunu ve Şadiye’yi
de göndermediğini öğrendiler. “Hafif bir soğuk algınlığı” denildiği
için evvelâ ihtimâm vermediler. Fakat Nermin akşama kadar dalgın, sersem, perişan bir hâlde gezdi. Akşamüstü bir daha sordurduğu vakit çocuğun iyice olduğunu haber aldı ve ferahladı.
Ertesi sabah tekrar bir daha sordurdu, fakat o gece ateşin bir -
denbire yükseldiğini, çocuğun sabaha kadar uyumadığını duyunca
son derece endişe ederek hemen arka pencereye koştu. Ve ahretliği
bahçeye çağırtarak onunla konuştu.
— Doktor çağırdınız mı? Diye sordu.
Ahretlik beyefendi eczanenden ilaç alıp içirdiği için doktora
lüzum görmediklerini söyledi.
Genç kız beyefendinin anlayamayacağı vahîm bir hastalık başlangıcı olması ihtimalini düşünerek merakla annesine gitti. Ve işi
ona da kendi düşündüğü gibi anlatınca Şahende Hanımefendi de
herhâlde bir doktora lüzum olduğunu tasdik ederek, endişeleri çoğaldı.
Nermin bir kere gidip kendisi de Sadık’ı görmek arzusunu izhâr edince annesi muvafakat etti ve genç kız başına bir şey alarak koşa koşa gitti.
*
olma
Yarım saat geçmemişti ki, Nermin avdet etti. Fakat o kadar,
hummalı o kadar galeyânlı idi ki annesi mebhût kaldı.
— Aman anneciğim, aman anneciğim. Tasavvur edemezsin
ki. Yavrucak mutlaka ölecek! Küçük karanlık bir oda, yerde çıplak
tahtanın üstüne atılmış tek katlı yarım bir mindere zavallı Sadık’ı
uzatmışlar, üstüne eski püskü bir bez parçası atmışlar. Ne karyola
var ne yatak var? Ne yastık ne yorgan. Hatta odada bir sandalye,
bir masa bile yok. Evin bütün odaları tam takır, bomboş. Ahretlik
ağlaya ağlaya anlattı, yüreğim parça parça oldu anneciğim. Meğer
bunlar Sabit Bey azil olup da memuriyet bulmak için İstanbul’a gelirken evlerindeki eşyaların hepsini satmışlar. Buraya iki sandık ile
gelmişler. Burada beyefendi “durun hele bakalım, bir iş bulalım da
evi o vakit düşünürüz” diye bir şey almamış, kızcağız: “Ne ile alacak. Yiyecek parasını güç buluyoruz” diye ağlıyor. Böylece yarı aç
yarı tok, çırılçıplak bir hâlde sürünüyorlarmış. âh içim parça parça
oldu. Yavrucağı görsen anneciğim gözleri süzülmüş, rengi uçmuş,
anlaşılan pek büyük bir sıkıntı içinde sızlanıyorlar. Hatta ara sıra
yemek bulamadıkları vakit kahveye ekmek batırıp onunla karınla -
rını doyuruyorlarmış!
*
Şahende Hanımefendi bu elim tâfsilâtı 389 pek büyük bir teessürle dinledi:
— Vah vah vah! Biz bunu şimdiye kadar keşfedemeyelim... Ne
hata ne hata yavrum!
Sonra birdenbire başını kaldırarak:
—Şimdi hemen, hiç durmayınız. Hemen senin küçük karyola -
nı bütün takımıyla yukarıdan indirt, gönder, çocuğu içine yatırınız.
Odayı derleyin toplayınız; hemen doktora haber gönderiniz. Gelsin
çocuğa baksın. Haydi durma haydi çocukcağızım.
dönüş
coşma
açıklama
üzüntü
Tekrar teessürle:
— Vah, vah, vah! Zavallılar, diye sızlandı.
Nermin uçarak yukarı sandık odasına koştu. Kend