Summer Palace’ta Bir Müsamere-i Raksiye
SUMMER PALACE’TA
BİR MÜSAMERE-İ RAKSİYE
Safvetî Ziyâ Bey’e
Daha geleli ancak bir çeyrek kadar olduğu hâlde, birdenbire
bu dans salonunun kalabalığından, bu dans edenlerin eğlenmekten
ziyade sıkıcı bir iş yapıyorlarmış gibi bârid ve resmî oyunlarından
o kadar sıkıldı ki hemen kendini terasa attı. Burası, şimdilik tenha,
içerinin göz kamaştıran ziyaları 6 yerine direklerdeki elektriklerin
donuk beyaz fanuslarından sanki donarak çıkan duru ziyaları altında beyaz bir gölge ile münevver 7 idi. Kendisi gibi içeriye burasını
tercih edenlerden bazıları boylu boyunca dolaşıyorlar, diğerleri bir
kişilik hasır çadırlara sokulmuş, çıplak omuzlarını gecenin rutubetinden muhafazaten 8 pelerinlerine bürünmüş kadınların dizlerinin
2 Tarabya Summer Palace Oteli, 1893 yılında inşa edilip 1894 senesinde faaliyet
göstermeye başlar. Mevki olarak Tarabya’da bulunan otel; büyük balo salonları,
plajı, tenis kortları ve Boğaz manzaralı terasıyla dönemi içerisinde önemli bir
yere sahiptir. I. Dünya Savaşı sonrasında önemini yitirip Mıgırdıç Tokatlıyan
tarafından satın alınır. Daha sonra adı Sümer Palas olarak değiştirilir; 1950
senesinde yıkılıp yerine Sümer Sitesi inşa edilir.
3 Summer Palace’ta bir dans gösterisi.
4 Safvetî Ziyâ (1875-1929), Türk roman ve hikâye yazarı. Servet-i Fünûn yazarları
arasındadır.
sevimsiz
aydınlık
için
arasına girmiş denilecek kadar bir mukarenetle 9 sokularak, yavaş
yavaş konuşuyorlardı.
İngilizce Fransızcaya karışıyor, Almanca ile Rusça ara sıra
müsademe ediyordu 10. O da, Boğaz’ın ta Büyükdere sahilindeki
muntazam hatt-ı ziyadar 12 ile nihayetlenen 13 rakit ve müncelî 15
denizine karşı bir iskemle aldı ve uzandı.
Biraz sonra, arkasında, kendine burada hiç beklemediği Türkçe
ile hitap eden bir ses işitince, vücudu kımıldamadığı hâlde, başını
çevirip yukarıdan bakarak, “Vay,” dedi, “nasıl oldu da damını bırakabildin?”
Öteki telaşlı bir tavır ile, “Muvakkaten, muvakkaten,” dedi.
Ve sonra, itiraf edeceği şey için, sağ tarafına geçip, elleri pantolonun cebinde olmak, ayakta durmak üzere:
— Biliyor musun bu kadın için ölüyorum… Çıldırıyorum…
— Onun da derece-i galeyanda 18 sana rekâbete 19 müheyya 20
olduğunu temin ederim; ben geldiğimden beri, bir saniye ayrıldığınızı görmedim de nasıl olup şimdi ayrılabildiğinizi merak ettim…
Lakin bana öyle geliyor ki bu biraz kancamsı bir kadına benziyor…
Öteki, beyaz eldivenin içinde hapsolunmuş eliyle ağzını kapayarak, “Fena söyleme, rica ederim, fena söyleme,” diye tekrar etti.
Ve sonra saatine bakarak:
çatışma
düzenli
çizgi
hareketsiz
kavalyenin eşi
olarak
derecesi
verme
— Daha bir çeyrek vaktimiz var, lansiyeye 21 kadar burada kalabilirim… Evvela, şu garsonu çağıralım, bir viski soda ısmarla -
yayım, sonra, şöyle yanına oturayım da sana anlatayım, bilsen ne
kadın, monşer, ne bulunmaz, ele geçmez bir kadın…
Hem söylüyor ve hem bir eliyle uzanarak bir sandalye çekiyordu, öbürü:
— Lakin zannetmem ki sandalyelerin rutubetini bu hararetinle
mahvedebilesin… Evet, şimdi hazırlanıyorum, bir sahne-i itiraf 23,
değil mi? Ve teslim ederim ki sen bunları çok iyi oynarsın… Fakat
biliyor musun, artık bunlardan o kadar bıktım ki bana bulantı veriyorlar… Yanımda birisi bana aşktan bahsetmesin de başka her türlü
fedakârlığa razıyım…
Öbürü, gömleğinin, smokininin yakasının, saçlarının parıltısı
arasında, donuk yüzünde, şimdi nim müstehzi bir merak ile parlayan siyah gözleriyle dik dik ve istiğrapla bakıyordu.
“O, o, yine galiba beyimizin aşktan nefret buhranları olmalı,”
diye söylendi.
— Aşktan nefret değil, hatta istikrah 28… Hem bu sefer zannederim, bir istikrah-ı ebedî 29… Asıl sen beni dinle, zira asıl söylemeye benim ihtiyacım var ve beni yalnız sen tamamıyla anlaya -
bilirsin zannederim… Buradaki bütün kadınları görüyorsun, değil
mi? Pekâlâ, işte İstanbul kozmopolit 30 âleminin en nefis, en müstesna kadınları… Seni temin ederim ki bunların hiçbiri şu anda
içerisinde popüler bir dans türü. O dönemde kadril, polka ve
valsle beraber alafranga kültüründe sergilenen danslar arasındadır.
azizim
sahnesi
meselenin gerçek olduğunu kabul etme
alaycı
şaşkınlık
bunalım
tiksinme
tiksinti
milletlerden olan insanları içine alan
bana hiçbir şey söylemiyorlar… Evet, hiçbirisini sevecek değil,
arzu edebilecek bir halde bile değilim… Fakat rica ederim, yanlış anlama; çünkü, bende hâl eden bir kuvvet var ki bu güzellikle -
re karşı peyda olmak 32 istidadında 33 olan aşkı değil, hatta arzuyu
bile, daha rüşeym 34 hâlindeyken mahv ve ifna 35 ediyor… Nihayet
nihayet, bu mahv ve ifna kuvvetinden kurtulsa kurtulsa, pek cüzi 36
biraz arzu kurtulabiliyor ki yalnız arzuyla, yani aşksız muaşaka 37
kadar beni harap ve müteneffir eden başka bir şey bulmak imkânı
yoktur… İşte, sana itiraf ediyorum, daha bugün, ismini söylemediğim hâlde, pekâlâ keşfedebileceğin bir kadın, beni on beş gündür
peşinde gezdiren bir kadın. Nihayet evvelsi günü bugün için bana
randevu vermişti…Pekâlâ, o kadar müddet beklediğim bu saadet, o
kadar vakittir istediğim bu kadın artık benim için tahakkuk edince,
bundan bir mestî-i bî-bedel 40 hissedeceğim diye sevinirken, bütün
küşayişim birdenbire sönmesin mi? Kadının bu merak ve iptila 42
ile kendisini daha bir iki ay takip ettirmek imkânı varken, bu kadar
çabuk ve sühûletle 43 razı oluşuna, böylece beni bir mevsim daha
işgal edecek tatlıca bir eğlenceden böyle mahrum edişine kızma -
ya başladım. Nihayet, bugün, öğleden sonra, kendisini muayyen
olan yerde beklerken, hemen bırakıp kaçmak arzusuna güç mukavemet ettim… Fakat tabii bunu yapmadım, geldiği zaman kendi-
gelmek
yetenek
etme
az
birliktelik
eden, iğrenen
sarhoşluk
açıklık
tutku
etme
koyma, direnme
sini galeyanla kabulden ziyade galeyanlı bir surette 49 defe daha
mail olduğumu görüyordum… Kendimi bir sahnede zannediyor -
dum, oynayacağı vazifeye lakayt olan bir aktör gibiydim ve itiraf
ederim ki o da ilk sözüyle bu hâletiruhiyemi 53 teşditten başka bir
şey yapmadı; “Nihayet beni buralara düşürdün ha?” diye sahte bir
serzeniş sesiyle söylediği ilk sözü beni bir duş altında bıraktı, hem
hiç olmazsa, benim dikkatimden bu yapma lakırdıyı 56 sâlimen 57
kurtarabilmek için, bir ihtimam 58 bile göstermedi; o zaman gelip,
bir saat zevk almak için hazırlanmış olan bu kadına, bu sahtekârlığına mukabil bir ders olsun diye, kendimi men edemeyerek, “Bu o
kadar büyük bir fedakârlıksa tamiri henüz muhal değil…” dedim;
durdu, kendinin böyle reddedileceğine inanmaz bir nazarla 62 bakarak, nazlı nazlı, “Öyleyse gideyim…” sözlerini söyledi; ben kalkarak ve onu ezmekten büyük bir zevk alarak, “Ma foi” 63, madam,
eğer hoşunuza öyle giderse…” Ve haykırmak istiyordum: “Hayır,
sen gitmezsin, zira o kadar esir-i tahassüssün, aradığın bir saniye-i
zevk için o kadar âdiliklere tenezzül edersin ki…”
olan
hâli
söz
olarak, emniyet içinde
önüne geçmek
kadınlarının isimlerinin önüne getirilen hitap sözü
esiri
saniyesi
O, gelirken bozduğu tülünü düzelterek bir saniye aynanın
önünde tereddüt etti, bu eğlencenin birden böyle mahvoluşuna razı
olamayacağını ben zaten biliyordum, sonra birdenbire gelip elimi
tutarak gözlerime kadar girdi, “Voyons, pas de bétises, n’est pas?”67
diye fısıldadı. Şimdi, yapma, beni donduracak kadar soğuk gelen
yapma bir âşıkanelikle dizlerimin dibine geldi, birden bu esir-i tahassüs kadına, bu vücudun ihtirasatı 69 elinde oyuncak olmuş olan
bu kadın ruhuna o kadar acıdım ki “Peki,” dedim; fakat bir şey onu
tutmaktan, elini alıp böyle meclislere mahsus evzâ-ı garam ve işveye müracaattan beni men ediyordu; o da sükût ediyordu 72, ben
de… Hararetli bir söz, galeyanlı bir nazar bulamıyordum ki meclis
kesb-i hararet ve samimiyet etsin … Ve kendi kendime “bu mu
aşk?” diyordum, “aşk, bu mu?” Böyle birkaç dakika bakıştık, sonra
o tekrar kımıldanıp peçesini düzelterek bârid bârid 75: “Je maneuve…”76 dedi, “Bien,”77 dedim ve seni temin ederim ki bu kadın on
beş gündür beni aşka benzer bir hisle meşgul etmiş bir kadındı…
Sonra öyleleri var ki onlar da ne