Keşfet

Fon Sadriştayn’ın Oğlu

Seçme Öyküler

—Yirmi beş sene sonra—

İhtiyar Fon Sadriştayn bir haftadır apartmanından dışarı çıkamamıştı. "Oburluğun zarurî neticesi" olan nikris sızıları onu, geniş pencereye dayalı derin koltuğunda ölüm için işkenceye konulmuş, ümitsiz bir esir azabıyla kıvrandırıyordu.Gecelerden beri uyku yüzü görmeyen kanlı gözleri yorgun bir bakışla Fındıklı'nın üstünden geçiyor, mavi Boğaz'ı aşarak uzaklara, tâ Çamlıca tepesine dikilip kalıyordu. Hava bir genç kız kahkahası kadar berraktı, saftı, aydınlıktı. Şuh mayısın sabah güneşi, bütün İstanbul'u beyaz altından bir ziya tufanı içinde parlatıyordu. Nihayetsiz tayyare kümeleri, mukaddes bir Kâbe'yi tavaf eden şeffaf Cennet kuşları gibi Çamlıca tepesinin üstünde dönüyor, dolaşıyordu. Bugün İstanbul'un...

yalnız İstanbul'un değil, bütün Türklerin millî bir bayramıydı! Fon Sadriştayn gözlerini şeffaf kuşlardan indirdi. Üsküdar köprüsüne baktı. Otolar, tramvaylar, arabalar, alaylar... Bir karınca seli halinde akıyor; asma kulelerde, yaldızlı tanklarda büyük bayraklar sallanıyordu. Limanın sahilleri, en büyük vapurlardan en küçük kanolara varıncaya kadar ne varsa hepsi donatılmıştı. Millet genç dâhisinin doğduğu günü tebcîl ediyordu! Fon Sadriştayn, gözlerinden ruhuna dolan tatlı, aydınlık bir sevincin asabına süzüldüğünü, yavaş yavaş bütün vücuduna yayıldığını hisseder gibi oldu. Ayaklarının ağrılarını bir an unuttu. Gülümsedi.

Titreyen parmaklarıyla ak düşmüş çatal sakalını kaşırken kalbinde, şimdiye kadar hiç farkına varmadığı, ince bir heyecanın hızla ürperdiğini duydu. Doğruldu. Tekrar dışarıya baktı. Her yer, hatta Dolmabahçe Sarayı bile baştan aşağı taflanlarla, tanklarla donatılmıştı. Ayaspaşa'dan kabataş'a inen dik ana yokuş iğne atılsa yere düşmeyecek derecede kalabalıktı. Bandoların, marşların, şarkıların akisleri yükseliyor, esmeyen bir rüzgâr cereyanı gibi pencereden giriyordu. Bütün İstanbul sevinçten taşıyor, kabına sığamıyordu. Fon Sadriştayn gayr-i ihtiyarî:

Diye bağırdı. Üç odadan ibaret olan bu mini mini apartıman bir avuç kadar dardı. Mutfaktan karısı sordu:

Kapıdan Madam Sadriştayn göründü. Kalın gözlükleri altında iri mavi gözleri süzüyordu. Altmışlık şişman bir ihtiyar sanılacaktı. Halbuki bu zavallı kadıncağız, henüz kırk beşinde bile değildi. Yirmi beş sene mütemadî, ağır, nihayetsiz bir iktisat sabrıyle dişten, tırnaktan arttırarak biriktirdiği servetin dünyada en ziyade sevilmesi icap eden bir vücut tarafından aşırılması, onu birdenbire çökertmiş, birkaç ay içinde saçlarını ağartmıştı. İhtiyarlık teminat akçasından mahrum hasta bir kocayla yapayalnız, ümitsiz kalınca, yine cesareti kırılmadı. Şimendifer kumpanyasından aldıkları tekâüt maaşıyla intizam içinde, iktisat içinde yine soğukkanlılıkla, rahat rahat yaşıyorlardı.

Madam Sadriştayn, işte otuz seneye yakın kocası Türk olduğu, Türkiye'de yaşadığı halde oturduğu memleketin hiçbir şeyini bilmiyordu.

Madam Sadriştayn yürüdü. Ortadaki boş masaya elini dokundurarak geçti. Pencereye yaklaştı. Kayıtsız bir tavırla dışarı baktı. Sonra:

Deyip çekilirken kocası:

Dedi.

Ciddî kadın ihtiyar kocasının bu çocukça arzusuna güldü:

Cevap beklemeden odadan çıktı. Fon Sadriştayn gözlerini alçı tavana kaldırdı. Ayaklarının sızıları sanki kalbinde toplandı. Evet, doğruydu. Kendi bayramından ona neydi? Kendi onun bayramlarına bir nezaket olsun diye iştirak ederken tatsız bir angarya ağırlığı duymuyor muydu? İşte yirmi sekiz sene bir çatı altında beraber ihtiyarladıkları halde ruhları birbirlerine yabancıydı. Aralarında ummanların, karlı şâhikaların ayırdığı geçilmez bir hudut var gibiydi. İhtiyarladıkça, ihtiyarlayıp hastalandıkça, bu çorak buz çölü daha ziyade genişliyor, daha ziyade büyüyordu. Artık eski kayıtsızlığından eser kalmamıştı.

Her şeye sinirleniyor, vakasız geçen bir hayatın, tek tük hâtıralarından kendine derin bir elem yaratıyordu. Kitap okuyamıyor, kırlarda gezemiyor, yemek yiyemiyor, bira içemiyor... Sofradaki saatin, sızılarına karışan tiktaklarını dinleyip oturuyordu. Karısının böyle soğuk davranışı bir an evvel kalbinde tutuşan iftihar alevini söndürmüştü. Ayakları tekrar zonklamaya başladı. Elleriyle dizlerini sıkıyor, yüzünü buruşturuyor; davranmak, kalkıp dışarı çıkmak için kendinde kuvvet bulamıyordu. Ansınız sokaktan bir çığlık aksetti:

. . . . . . . .

Müvezzî geçiyordu. Fon Sadriştayn koltuğundan kalktı. Pencereden başını çıkardı. Seslendi:

Bu, ufak bir çocuktu. Durdu. Yukarı baktı.

Halbuki bu müstesna günde gazetelerin ne yazdığını Fon Sadriştayn çok merak ediyordu.

Çocuk cevap vermedi. Nazlı nazlı sarı badanalı binanın yüksekliğini süzdü.

. . . . . . . .

Çocuk apartımanın kapısından girince Fon Sadriştayn duramadı. Yatak odasına geçerken gözü mutfağa kaçtı. Karısı ocağın başında saat rakkası gibi sallanarak bir kap çalkalıyordu. Çantasından on kuruş aldı. Hastalara mahsus o müvesvis adımlarla sanki çürük bir zemine basıyormuş gibi dikkatle yürüdü. Gitti, apartımanın dar merdivenine açılan kapısını aralık etti. Dayandı. Bekledi. O kadar sabırsızlanıyordu ki... Bir dakika içinde iki saat bekledim sandı. Çocuk nefes nefese çıkınca her gazeteden birer tane aldı, geri kalan parayı ona bağışladı... Kapıyı hızla iterek odasına döndü. Derin koltuğa çöktü. Zayıf dizlerinin üstünde gazeteleri açmaya başladı. Her gazete bugünkü nüshasını Orhan Bey'e hasretmişti.

Ayaklarının sızılarını unuttu. Bu yüksek pencereden kuş bakışıyla şaşaasını gördüğü İstanbul'un kalbi sanki bu kağıtların içindeydi. Hepsi Orhan Bey'in çehresini tabiî büyüklükte ilk sahifelerine basmışlardı. Fon Sadriştayn, şimdiye kadar bu meşhur genç dâhinin kendisini hiç görmemişti. Ama resmini birdenbire tanır gibi oldu. Bu ince kaşlar, bu derin gözler, bu tatlı gülüş... Ona hiç yabancı gelmedi. Bu necip yüzü çok görmüştü. Ama nerede? Ne vakit? Nasıl? Dikkatle bakarak düşündü, düşündü. Bir türlü hatırlayamıyordu. Haliçin başındaki programa bir göz gezdirdi.

Bu bayrama İstanbul'un bütün ilmî, edebî, siyasî mahfilleri, darülfünunları, ressam, musikişinas, mimar, heykeltraş, tiyatro cemiyetleri; liseler, deniz, kara, hava spor kulüpleri; elektrikçilik, tayyarecilik, tahtelbahircilik dernekleri filan hepsi iştirak ediyor, ordu İstanbul'daki kıtalarını geçit yaptırmak için sabahleyin erkenden Çamlıca'da topluyordu. Sevgili dâhinin doğduğu, büyüdüğü, hâlâ içinde yaşadığı küçük köşk oradaydı. Bütün halk denizden, Üsküdar köprüsünden o tarafa doğru akiyordu. Fon Sadriştayn bile edebiyatı hiç sevmezken, Orhan Bey'in eserlerinden bazılarını okumuştu.

Ülkenin Uyanışı unvanlı şiirini hatırlayınca ruhunda tatlı bir heyecan dalgalandı..Programdan sonra Orhan Bey'in hayatına dair yazılan şeyleri okumaya başladı. Bu büyük şair henüz yirmi yedi yaşındaydı. Bir âşık gibi halkı sevmiş, daima halkın içinde yaşamış, birbiri arkasına on cilde yakın eserler çıkarmıştı. On dokuz yaşındayken Anadolu'yu gezmiş, köylerde, kulübelerde, obalarda misafir kalarak Türkler'in millî destanını dinlemiş, onun ruhuna hulûl etmişti. Sonra milletine üç cilt nefis şiir, iki cilt roman vermiş, üç mükemmel trajedi yazmıştı. Turanın altın harflerle bastığı satırlar ruhunda gayet ulvî, gayet büyük bir takdir uyandırdı. Tekrar tekrar okudu:

"... Orhan, asrımızın en büyük dâhisidir. O, devirlerden beri gaflet kâbusuyla uyuşmuş bir millete yüksek vicdanını duyurdu. Lisanını öğretti. Ondan evvel Türkler'in umumî bir lisanı yoktu. İstanbul'da "tabiî Türkçe" tahkir olunuyor, birtakım şair, birtakım edip taslakları "Servet-i Fünun" un, mâhut Frenk mukallitlerini taklit ederek Arapça, Acemce terkip düzmeyi bir marifet, bir sanat sayıyorlardı. Yahut "Tasfiyeciler" in sunî lisanını millî Türkçe zannediyorlardı. Orhan Bey, ilk darbeyi bu gafillere indirdi. Edebî şaheserlerindeki tabiîliğin olanca büyüklüğüyle demek istedi ki:

Büyün Gazete genç şairi tebcil ederken ne yapacağını şaşırıyor:

"Ey genç dâhi! Sen bizim hâlikimizsin! Senden evvel Türk milleti birbirini tanımazdı. Hıyve, Buhara, Semerkant, Kâşgar, Kafkasya, Azerbeycan, Anadolu, İstanbul'un lisanını anlamazdı. İstanbul'un içinde, yaşayanlar bile kendi memleke