Keşfet

Havyar

Seçme Öyküler

Handune hanım eski bir şeyhülislam haremidireşi, karısı. Yaşı bugün altmışı aşmak üzere...Gamsız, kasâvetsiz vaktini geçirir. Hala pembe beyaz durur. Yüzünde bir çizgi olsun göremezsiniz, yirmi sene evvel doksan dokuzunu dolduran efendiciği gözünü kapayınca kendi gibi beyaz, tombul, yetişmiş tam kıvamına gelmiş bir tanecik kızcağızıyla yapyalnız kalmıştı. Mal vardı, mülk vardı. At vardı, araba vardı. Ama bu evde bakacak bir erkek yoktu.

Hamdune hanım paçaları sıvadı. Kendine bir damat aramaya kalktı.

diyordu. Tüccarları, erkan-ı harpleri, katipleri, doktorları, mühendisleri, hasılı hiçbirisini beğenmedi. Hele sarıklıların: "Ben onları biilirim, ne hin oğlu hin olurlar..." diye lafını bile ettirmiyordu.

şartını adeta manzum, kafiyeli bir nakarat gibi diline virtdiline dolamak etmişti.

Arayan mevlasını da bulur belasını da... Nihayet Hüsam efendiyi Topkapı'nın ücra bir mahallesinde keşfetti. Henüz yirmi yaşına giren bu genç o zaman evkafa devam ediyordu. O kadar utangaçtı ki... Selam verseler gelincik çiçeği gibi kızarıverirdi. Rakı, tütün, enfiye, bira, tiyatro, filan ne olduğunu bilmiyordu. Daha ömründe bir defacık olsun köprüyü geçmemiş, karşıya ayak basmamıştı. Fakir bir türbedar olan merhum sufi babasından kalma ödenecek bir borç gibi beş vaktinin arasına habire nafile namazları sıkıştırıyor, Ramazanı tuttuktan başka üç ayları bile bozmuyordu. Mahalleli, Hüsam efendiden bahis olunurken: "Mutlaka bir gün erecek, evliya olacak!" derlerdi. Hamdune hanım bu gencin harikulade iffetinenamusluluk, sofuluğunadindar, müslümanlığına hayran kaldı. İri, çarpık burununa, koyu, yağlı sarıya çalan kötü renkte, bodur boyuna, seviyenden bozulmuş eğri bacaklarına bakmadı.

dedi. Fakat bu atasözü de Hüsam efendiyi kurtarmıyordu. Çünkü son derece çürkin olmakla beraber fakirdi de... Hamdune hanım bu kusuru:

diye görememezlikten geldi. Hüsam efendiyi hamamdan gelin kaldırır gibi yalnız üstündeki esvabıylagiysi aldı. Erenköy'ündeki köşküne getirdi. Nikâhı düğünü bir günde yaptı. Beyaz, gayet beyaz, tombul kızının yatak odasına soktu. Kızının beyazlığı güzelliği kadar meşhurdu. Komşular ona:

derlerdi. Hamama girdi mi bütün kadınlar bu gözleri kamaştırıcı beyazlığından şaşırırlar: "Tüh, tüh, yaradana maşallah!" diye nazarları değecek kokusuyla ona uzun uzadıya bakmazlardı. Bu kaymak vücutla Hüsam efendi tam yirmi sene koyun koyuna yattı. Hamdune hanım damadından son derece memnundu.

derdi. Hakikaten Hüsam efendi öyleydi. Gözlerini yerden kaldırmaz, dişi, erkek, kimsenin suratına dik dik bakmazdı.

Fakat... Ah bu muharebesavaş! Herşeyini alt üst ettiği gibi Hüsam efendiyi de kaymak gibi karısının koynunda, kaynanacığının dizi dibinde rahat bırakmadı. Kırkını geçtiği halde askere aldılar. Sonra bir kolayını buldu. Kurtuldu. Ama Erenköy halkı fevkalâdeolağanüstü iffetine mükâfatödül olarak onu kendilerine fahri ekmek müvezzidağıtıcı yapmak istediler. Derken kooperatif şirketine sokmaya kalktılar. Hatta müdür yaptılar. Kaynanacığının parasıyla şimdiye kadar rahat rahat yaşayan Hüsam efendiye ansızın bir ticaret hevesi geldi. Beşyüz lira sermayeyle bin, bin beşyüz, ikibin lira kazandı. Müdürlükten istifasını verdi. Ticarete atıldı. Artık tamamıyla yırtılmıştı.

Yüzde onbin kârı bile az görüyor, yüzde yüzbin kazanmak için akla gelmez yüzsüzlüklere cesaret ediyordu. Eski mahçup, sıkılgan Hüsam efendi şimdi çaçaronçenesi düşük birşey olmuştu. "vaktim yok" diye namazı niyazı bıraktı. Gülüyor, utuyor, kahkahalar attığı vakit köşkü çıngır çıngır öttürüyordu. Damadının bu hali Hamdune hanımı fena halde müteessirüzgün etti. Üzülüyor, sıkılıyor:

diyordu. Eskiden "öyle, hayır"dan başka hiçbir söz bilmeyen sükûtisessiz Hüsam efendi, şimdi önüne rastgelene cırcır konuşuyor, alay ediyor, açık saçık latifelerşaka yumurtluyor, daha sonra kocaman ağzının içindeki çürük dişleri gösteren geniş bir kahkaha ile arsız arsız gülüyordu. "Hazırcevap"lığı bir meziyetüstün bir özellik edinmişti. Kendisine ne sorulsa güya tuhaf bir kelimeyle cevap veriyordu. Karısı, kaynanası bu değişikliğe tahammül ediyorlar, seslerini çıkarmıyorlardı. Lâkin Hüsam efendi, dil münasebetsizliklerine, el münasebetsizliklerini de karıştırmaya başladı. Evdeki hizmetçilerle ağız şakasından tutturdu.

Hamdune hanımın kırk yıllık Arap halayığıkadın köle, hizmetçi Servinur'a sataşmaya kadar işi ilerletti. Bu kömür gibi simsiyah ince uzun hala yirmi yaşında gibi dimdik durur, dinç bir Sudan kızıydı. Hüsam efendi Almanlar Paris'e yaklaştıkça daha ziyade azıttı. Öpmekle, sıkmakla kalmadı. Geceleri zavallı Servinur'un odasına hücuma bile kalktı. Hamdune hanım bu rezalete artık thammül edemedi. Zavallı kızının gözleri iki çeşmeydi. Bir sabah damadını kapıdan çıkarken yakaladı.

dedi.

Evet öyle bir şaklabanşakacı olmuştu ki. Hamdune hanım:

diye kapının yanındaki kanapeye oturtmasa kim bilir daha ne maskaralıklar edecekti. Kaynana yere baktı. Öksürdü. Acıklı bir çehreyleyüz ifadesi:

dedi.

Hamdune hanım yine damadının lafını kesti:

Hamdune hanım tombul vücudunu geniş kanapenin üzerinde kımıldattı. Yeşil başörtüsünü elleriyle düzeltti. Son darbesini indirecek bir döğüşçü gibi toplandı. Sanki göğsünü nefesle doldurdu. Kelimeleri ayrı ayrı söyleyerek sordu:

Hüsam efendi yüzünü ekşitti. Bir an düşündü. Sonra iri çarpık burnunu eliyle kaşıyor gibi yaptı. Çatık kaşlarının kaldırdı. Sırıttı. Çürük dişlerinin arasından tükürükler saçan küstah bir edayla:

Kategori:Ömer Seyfettin hikayeleri