Hürriyet Bayrakları
...O akşam Demirhisar'dan Cuma-yi Bâlâ(Yukarı Cuma)Bulgaristan'da şehir'ya geç ve yorgun gelmiştim. Gündüz hava pek sıcaktı. Başağrısı bana eski ve pis otelin aç tahtakurularını bile duyurmadı. Fakat sabahleyin zurna ve davul seslerine karışan naralar, türküler beni uyandırdı. Gözlerimi açtım. Tozlu ve soluk kırmızı perdelerden yakıcı bir güneş taşıyor, bütün odayı dolduruyordu. Gerinirken yalancı inkılâbımızın, bu kansız ve hakikatte ancak mânâsız alkış tufanlarından ibaret olan zavallı düzme Türk inkılâbının ikinci senesi olduğunu hatırladım. Evet bugün milli bir bayramdı! "Lâkin, acaba hangi milletin bayramı?" diye düşünerek kalktım. Pencereye yaklaştım.
Dışarıda karmakarışık bir kalabalık dalgalanarak, kaynaşarak akıp gidiyordu. Karşıki çürük tahta peykeli Ulah ve Bulgar dükkânları açıktı. Sahipleri bu diyara yeni gelmiş hâkim yabancılar gibi önlerinden geçen sırma cepkenli Türk delikanlılarına gülümseyerek bakıyorlardı. Bu "On Temmuz" alayı, bu nümâyiş hakikaten seyre layıktı. Yüzümü yıkamayı sonraya bırakarak sandalyeyi çektim. Camı açtım ve oturdum. Biraz ileride Yahudinin Kızlı Kahvesi'ndeki gramofon bu hareket ve nümâyişlerden haberi varmış gibi bütün kuvvetiyle, eskisinden ziyâde bir gürültü çıkararak haykırıyor; uzaktan, el şakırtılarıyla ve "Yaşasın!" feryatlarıyla, uğuldayan bir mızıka sesi yaklaşıyordu.
Cuma-yi Bâlâ piyade alayından bir müfreze, tebrik için hükümete gidiyordu. Binbaşı —kır saçlı, esmer ve saf çehreli bir adam— beyaz atının üzerinde şaşırmış bir gelin gibi sallanarak ve önüne bakarak gidiyor, arkasından dörder dörder gelen ezeli acemiler, amirleri gibi önlerine bakarak, mızıkanın çaldığı;
Ordumuz etti yemin,Titredi hak ü zemin.
parçasını tekrarlayarak geçiyorlardı. Ondan sonra sırmalı Türk esvapları giymiş genç ve fazla sarı bir bey, bir sürü genç arkadaşlarıyla büyük bir muzafferiyetten dönüyormuş gibi kabararak askeri takip etti. Onların arkasından da çingenelerden ve sefillerden mürekkebkarışmış, bileşik diğer bir sürü... Sonra büyük ve kırmızı bir bayrak göründü. Üzerinde üstünlü esreli birtakım yazılar vardı ki, okuyamıyordum. Bayrağın etrafında birçok sarıklı kafalar, büyük ve garip dev papatyalar gibi dalgalanıyor, arkadan hâki esvaplı, ikişer olmuş rüştiye çocukları bağrışarak kaynaşıyorlardı. Tutturdukları;
Arş ileri, arş ileri!Alalım düşmandan eski yerleri...
nakaratını o kadar candan ve gönülden haykırıyorlar ki, önümden geçtikçe hepsinin zayıf boyunlarında ince damarcıklarının şiştiğini, feslerinin altından kırmızı terler aktığını görüyordum.
Bu nümâyiş akıntısı belki yarım saatten ziyâde sürdü.
Afyonunu fazla kaçırmış bir derviş gibi dalmış, gitmiştim. Vatanımın, Türkiye'nin, bu mutlaka öleceğine iman edilen hasta adamın hayatını düşünüyor, yeise pek benzeyen acı bir hisle bütün zihniyetimin büzüldüğünü, işlemez bir hale geldiğini duyuyordum. Odanın kapısı açıldı. Rum otelci atlarımın hazır olduğunu söyledi.
Razlık'a gidecektim. Demek bu geceki milli şenliği orada görecektim... Hemen giyindim. Giyinirken otelcinin getirdiği sütlü kahveyi bir yudumda içtim.
Tekrar deminki garip ve mahzun dalgama düştüm!
🙝🙟
Bir saat sonra Papaz Bayırı'na çıkan dik yokuşu tırmanıyordum. Atımdan inmiştim. Hava çok güzeldi. Gökte ufak bir duman bile yoktu. Sırtlarda beyaz hudut kuleleri parlıyor, hafif bir rüzgar estikçe sanki güneşin sıcağını arttırıyordu. Bir sel yarıntısının içinde yürüdüm. İrili ufaklı taşlar ayaklarımı acıtıyor, atların yürümesine mani oluyordu. Buralarda hiç yol yoktur. Hatta bir keçi yolu bile... Etrafıma bakıyordum; gördüğüm yerler küçükken coğrafya kitaplarında o kadar ehemmiyetle okuyarak tahayyül ettiğimiz, o mâhutmazlum portakala benzeyen arzı hiç andırmıyordu. Sanki üzerinde insan ve hayvan yaşamayan bir kürenin, mesela ölmüş ve donmuş denilen ayın bir köşesinde idim. Taşlar, taşlar, taşlar..
Sarı ve akimverimsiz topraklar, cılız ve sıska ağaçlar, çalılar, çalılıklar, yine çalılıklar. Yalnız telgraf direkleri bu iklimlerden vaktiyle yanılıp da bir kerecik geçmiş zannolunan medeniyet heyulasının belirsiz izlerinde dikilmiş büyük ve öksüz taaccüpşaşkınlık işaretleri gibi yükseliyor, onun kaçtığı ormanlı ufuklara doğru birbiri arkasına sıralanıp gidiyordu.
Ve yolcular, hep bu güneş, soğuk, rüzgar, tipi ve kar altında kapkara olmuş ölü direklerin dibinden gidiyorlardı. İyice terledikten ve nefesim kesildikten sonra tepeye çıktım. Dinlenmek için duracaktım. Biraz ileride bir atlı gördüm. Esvabından, kılıcının parıltısından bir zâbit olduğunu anladım. O da yere inmiş, dinleniyor ve tabakasından cigara sarıyordu. Yanına gittim. Türkler'de "takdim ve takaddüm"e hacet yoktur. Bu teklifsizliğimi çok sever ve çok samimi bulurum. Yaklaştım. Selam verdim. Nereye gittiğini sordum. Gülümseyerek cevap verdi:
Bu esmerce, orta boylu, güzel bir mülazımteğmen dı. Geniş ve dolgun omuzlarının üstündeki büyük ve dik başı, iri ve siyah gözlerinin mahmurluğu, sirklerde kırbaçla ahlâkı bozulmuş esir kaplanların acıklı sükununu hatırlatıyordu. Konuşmaya başladık. Bütün Türk zâbitleri gibi kendi malumatına ve mantığına, kendi itminanlarına pek büyük bir ehemmiyet veriyor, münakaşa için fırsat arıyordu. Orada bir taşın üzerine oturduk. Cigaralarımızı yaktık. Öteden beriden... Bahsi politikadan açtık. Ben "On Temmuz" un buralarda bile takdir olunduğunu söyledim. Mülazım, hayretime canı sıkılmış gibi:
Diye gülümsedim. İddialarının aksini söyleyerek asabi münakaşacıları kızdırmak hoşuma gittiğinden ilave ettim:
Genç mülazımın koyu siyah gözlerinde sanki bir taassup ateşi parladı. Dinine küfür edilmiş bir evvel zaman Müslümanı gibi bakıyordu. Birden başlamayarak aklî sualciklerle onun hissi mantığını şaşırtmaya karar verdim:
Tekrar güldüm.
Biraz durdu. Tereddütle cevap verdi:
Gülerek, başımı sallayarak:
Dedim. Ne demek istediğimi anlamadı. Yüzüme baktı. Ben devam ettim:
Mülazımın bakışı bütün bütün değişti. Kendisiyle eğleniyorum sandı. Hiddetlenmesine meydan vermeden ben yine devam ettim:
Mülazım cigarasını unutmuştu. Yüzüme şaşalamış gibi bakıyor, onun şüphesiz ilk defa işittiği bu kadar basit ve adi bir hakikatten şaşalamasını sersemliğe çevirmek için ben izahımda, daha mufassalayrıntılı ve hararetli devam ediyordum. Birçok misaller getiriyor, "Osmanlılık" kelimesinin düveli bir tabirden başka bir şey olmadığını; Rumların, Bulgarların, Sırpların, bütün o eski esirlerimiz olan bugünkü uyanık milletlerin Türklerden intikam almak ve kendi öz kardeşleriyle, Balkan hükümetleriyle birleşmekten daha tabii, daha makul, daha mantıklı, daha haklı mefkureleri olamayacağını anlattım. Lâkin mülazımın anlamadığını gözlerinden, birden coşmasından pek iyi anlıyordum. Cigaralarımız bitmişti. Nihayet:
Ve ayağa kalktı. Ben de kalktım. Atlarımızı yedeğe alarak keskin ve kayalı bir sırtın kenarından yürümeye başladık. Yan gözle çaktırmadan yüzüne bakıyordum. Pek mustaripti, hep yere bakıyordu. Bir şey söylemek ister gibi bazı duruyor, sonra vazgeçmiş gibi yine hızla yürümeye devam ediyordu. Yine ben sükutu bozdum:
Tırmandığımız tepeden artık aşağıları görünüyor, Karaali hanlarının üstündeki beyaz jandarma karakolu, Simitli'ye doğru akan çakıllı dere parlıyor, uzakta seyrek ve sık ormanların nispetsiz ve boş alanlarında yanmış tahta yığınları halinde küçük köyler görünüyordu. Ayağa kalkar kalkmaz yine sızmaya başlayan terlerimi ıslak mendilimle silerek yine ısrar ettim:
Mülazımın canı sıkılmıştı. "Affedersiniz ama..." diye başladı ve coştu; eğer benim iddiam doğru olsaydı o kadar büyük adamlar bunu kabul etmezler miydi? Eski ve yeni bütün hükümetçi memurlara "büyük adamlar" diyordu. Hususiyle "Osmanlılık" fikri söylediğim kadar boş, suni ve hülya olsaydı muvafık ve muhalif bütün siyasi fırkalar programlarına bunu esas yaparlar mıydı? Artık Türkiye'de hiç adam yok muydu? Herkes yanılıyor muydu?
Söyledikçe müdafaasında ve mantığında kendini haklı sanıyor, haklı sandıkça daha ziyâde coşuyor ve biraz eğlenir gibi:
Diyordu. Yol birdenbire döndü. Derin bir sel yarıntısını geçmek lazım dedi. Durduk. Doğru yürüsek atların ayaklar