İki Mebus
Maî ve serin bir sonbahar gecesiydi. Cesîm ağaçlarıyla hakikaten baîd bir peri ormanına benzeyen muhteşem bahçenin ortasındaki mahfel-i üdebâda bir hafta evvel ölen şair Perviz'in hayat ve hususiyetine, sanat ve muvaffakiyetine dair bir konferans veriliyordu. Münevver bir hiyâbân-ı rüya gibi uzayan ve uzadıkça hayalileşen, muntazam yolun nihayetinde, mahfelin kapısı uzak ve serabî bir saray medhalini andırıyor, beyaz ve cesîm peronun basamakları, yanlarında sıra ile yükselen mermerden masnû esatiri kadınların ellerinde tuttukları nâim ve muzî elektrik kürelerinden yağan donuk ve tatlı ziyâlar altında göz kamaştırıcı bir vuzuh ile parlıyordu.
İhtiyar ve bîgâne kamer, seyrek ve ince bulutların arasından, lakayd ve acûl veriyor, dışardan caddenin gürültüleri, eğlenceli bir şehrin, meşhûn-ı serâir bir zevk memleketinin musikî-i ananâtı gibi müphemiyetle aksediyor, büyük ve kesif ağaçların aydınlıkla mezcolan zîhayat ve nur-âlûd zulmetlerinde nâmerî ürpermeler husule getiriyordu. Geniş ve beyaz mesnedleri üzerinde sanki ezeliyeti düşünen beyaz heykeller; bu şimdi yaşamayan meşâhîrin müessir ve mevt-âmiz timsali hatıratı, üzerlerine dudaksız ve gayr-i nâsut buseler halinde düşen yaprak gölgeleri altında, namahsus rüzgarın ketum negamâtıyle sanki canlanıyor, sanki kımıldıyorlardı.
Konferans yarım saat evvel başlamıştı. Münevver yolun tenhaî-i mahzunu içinde, bir zıll-i müteharrik gibi, narin bir genç, elleri cebinde, önüne bakarak ilerliyordu. Galiba, şimdi kuğuları uyuyan büyük ve hali havzın kenarına, bahçenin bu en sık ve hâbîde yerine gitmek istedi; nîm muzlim yola, yekdiğerini derâguş etmiş mühîb ağaçların altına sapacaktı, yanından bir ses geldi:
döndü. Bu temiz ve henüz pek yeni bir statünün musanna ve menkuş mesnedine dayanmış yetmişlik bir ihtiyardı. Tanıdı:
İhtiyar dayandığı statüyü göstererek:
Diye cevap verdi. Beyaz ve çok saçları ile, yetmiş senenin çöktüremediği kavî ve dik vücuduyla hâlâ dinç ve muârız duran ve gençlerin, bütün İstanbul'un, belki bütün Türkiye'nin "feylesof" dediği bu zatta pek garip bir mizaç, pek tuhaf bir tabiat vardı. Şedîd bir egoizm onun bütün mevcudiyetine hâkimdi. Neden bahsederse kendi söylüyor, muhatabını bîzâr ediyordu.
"Evlat!" diye teklifsizce hitabettiği genç, Vedid İstanbul'un en ateşîn, en alim, en muhterem bir mebusu idi. Talebeliği zamanında umumî bahçelerde, bu ihtiyar feylesofu dinlemekten epeyce hoşlanırdı. Fakat şimdi... En ziyade onun iddialarından, edebiyatından bıkmıştı. Yarım asır evvelki kof ve iptidâî harekat-ı edebiyye artık dinlenemezdi. Zaten bütün bu mânâsız gevezelikleri beş altı sene evvel belki yüz defa bizzat feylesoftan dinlemiş, ezberlemişti.. Yine bu garip ihtiyara yakalanmamak, onun bir kütüphane kataloğu gibi yalnız lâyetenâhî ve meçhul muharrir isimlerinden, unutulmuş kitap serlevhalarından müteşekkil tâkatfersâ malumat ve musahabâtı altında muztarip olmamak için:
İhtiyar feylesof hayretle sordu:
Vedid, omuzunu silkerek cevap verdi:
Feylesof yaklaşmış, kalın adalî kolunu gencin omuzuna atmıştı:
Ve statüyü göstererek ilave etti:
Vedid ansızın asabileşmişti:
Feylesof, muhatabının göremediği sarih bir işmi'zâz-ı nahoşnûdî ile, sanki inler gibi:
Vedid, bütün sınıflarda birinci olmuş, ulûm-ı iktisadiye ve içtimâiyeden birinci olarak diploma aldıktan sonra ilk neşrettiği makale-i içtimâiyesi değil Türkiye'de, hatta bütün Avrupa'da ve Amerika'da ani bir şöhret kazanmış, hemen beynelmilel mâî lisana tercüme edilerek, yine beynelmilel "Beşeriyet-i Müttehide ve Ulûm" cemiyeti tarafından en büyük mükafata layık görülmüştü. Lakin bütün bu muvaffakiyetler onu değiştirmemişti, mütevazi olmadığı gibi asla mağrur ve mütekebbir de değildi. Şimdi, hissinde ne kadar zayıf bir egoist olduğunu iyice bildiği feylosofu, bu zavallı ihtiyarı gücendirdiğinden birdenbire pişman oldu ve onun dargın bir lisan ile:
demesine gülerek:
Gönlünü bütün bütün almak ve kendini tamamıyla affettirmek için feylesofun koluna girdi. Yürümeye başladılar. Genişçe yolun etrafında sıralanan kadim ve müteahhir şairlerin, meşâhîr-i üdebânın mebhut heykelleri derin bir sükun-ı müncemid içinde, muztarip ve mütecessis onlara bakıyor gibiydi. Feylesof mırıldandı:
Vedid, refîkinin hâlâ katı duran bazusunu sıktı:
Bu "istifade ederim" sözü ihtiyarın bütün zaaflarını okşadı. Lafının dinlenmesi, onun, sabâvetinden beri yegane saadetiydi. Bir çocuk gibi sevindi. Orada, yolun kenarında kesif ağaçların, mebzûl ve münevver yaprakların altında bulunan bir kamış kanepeyi göstererek:
Dedi.
Oturdular. Vedid, biraz uzakta kalan lambaların tatlılaşan ziyâları içinde ihtiyar refîkine bakıyordu. Bu tıpkı bir lakırdı makinası gibiydi. Mükemmelen dokuz lisan biliyor, bir milyona karîp kitap okuduğu rivayet olunuyordu. Şimdi yanında beliğ, revan bir ifade ile Meşrutiyet'in ilan-ı nagihanîsini, ilk Meclis-i Mebusan'ın nasıl müşkilat ile açıldığını ve kendisinin ilk konferanslarını, nutuklarını, muvaffakiyetlerini, husûle getirdiği heyecanlı alkışları, payitahtın muhafaza-i asayişine nasıl memur olduğunu, o vakitki Sultan'ın karşısına nasıl çıktığını anlatıyorken, Vedid, onun yetmiş senelik hayatını düşünüyor, hayalen senelere, aylara, haftalara taksim ediyor, bir milyon kitap okumak için lâakal her gün üç kitap okuyup bitirmesi lazım geleceğini hesap ediyordu.
Feylesof, o kadar şiddet ve muhabbetle atf-ı ehemmiyet ettiği mazinin hurûş-ı hatıratıyla:
Vedid önüne bakarak:
Dedi. Fakat feylesof, Şeyhûhetin verdiği ateh-i gayr-i ihtiyari ile feveran etti:
Vedid yine feylesofun lafını kesti:
Feylesof başını salladı ve gülümsedi:
İhtiyar feylesof anlattıkça müteheyyic oluyor, müteheyyic oldukça en küçük teferruatı canlı bir ifade ile tafsil ediyor, ellerini kaldırıyor, bazen ayağa kalkıyor, tekrar kanepeye bîtap düşüyor, hikâyesine hararet ve hareketle devam ediyordu. Vedid dinlemekten yorulmuştu. Zihnen yarınki nutkunu tertibediyor, bu hezeyan-ı pîrîye tutulmuş eski mebusun yanında, yarın yeni bir mebus sıfatı ile gireceği meclisi düşünüyor; otuz senelik bir fark-ı hayatı bu nisbetsizliğe kıyas ederek beşeriyetin önündeki tekamül asırlarını tahayyül ediyordu.
Feylesofun beste-i cûşân-ı kelamını uzak ve tanînendaz bir nutuk gibi işitiyor, güfte-i mânâya bîgane kalıyordu. Halbuki zavallı ihtiyar, ilk meclis-i mebusanın reisi kim olduğunu, vilayetlerden ilk fırkaları, milliyet münakaşalarını, adem-i tefehhümleri, ahalinin tarz-ı garip telakkisini, güzel ezberlenmiş bir müdafaanâmeyi tereddüd etmeden söyleyen serbest ve usanmaz bir avukat masumiyetiyle anlatıyordu. Vedid, başka şeyle meşgul olarak mânâsından kurutlduğu bu sözlerin sedasından da muztarip olmaya başladı. Sıkılıyor ve hafif bir hararet, sıcak ve mahsus bir nefes gibi şakaklarına yükseliyor, küçük serpûşunun altındaki çok saçlı başı kaşınıyordu.
Eski ve ihtiyar mebus hâlâ, karşısındakilerin vukufsuzluklarına nasıl hücum ettiğini, traftarlarının azlıklarına rağmen sahip oldukları nüfuzu naklediyor, hatta muarızlardan aldığı cevapları aynıyla tekrar ediyordu. Vedid, saçlarını karıştıran narin elini yeleğinin cebine soktu. Artık boğulacaktı... Küçük ve radyum mineli zarif bir saat çıkardı. Şedîd ü bizzat bir ziyâ ile eşia nisâr rakamlar, parlak yelkovan, aydınlık gecenin mor ve münevver karanlıkları içinde nısful-leyli gösteriyordu. Dayanamadı.
Feylesof meşhur olan hafızasının şiddet-i fevkattabîiyyesine feda olan zayıf sürat-i intikaliyle, her saati kendisine beş lira getiren bu muktedir ve muhterem genci sıktığını anladı.
Vedid yine reddetti:
Feylesof:
İkisi de susuyordu. Artık mahfile yaklaşıyorlardı. Zavallı Perviz'in üfûl-i ebedisi için bestelenen hava-i matem, lâhutî ve mübhem bir heyecan ihsas ederek uzaklardan bir ah-ı müterennim samimiyetiyle feylesofun uğuldayan kulaklarına aksediyor, elektrik küreleri zulmette nurdan cesîm inciler, mütekâsif ve mehib gözyaşları gibi parlıyordu.
Feylesof durdu, bu münkesir, ağır, mevt-âmîz terennümden, bütün hayatında gayr-i ihtiyarî bir inad ile varlığını inkar ettiği gayr-ı mevcut ruhu şimdi birden müteessir olmuştu. Ellerini, k