Kıskançlık
Ali Cânib'e
"Adeta, ufacık bir çocukken yazıp da neşrecesaret edemediğim bu hikâyeyi, ölen anneminkitapları arasında buldum. Garip bir meraklaokudum. Çok, ama pek çok beğendim. Eskidenniçin beğenmemişim de, bir tarafa atmışım?Şimdi niçin bu kadar beğeniyorum? Acabazavallı anneciğimin şefkatini bana hatırlattığıiçin mi?Her neyse... Sevgili Cânib'im, bugün engüzel bir eserim sandığım şu yazıyı işte sanaithaf ediyorum."
Ahmet Sühran Bey:
Telgraf ve Posta Nezareti'nde büyük bir mevki sahibi olan babam, sefâhatime, rezaletime, çapkınlığıma dayanamadı. Annem, bir de büyükannemle ihitiyar halamdan ibaret olan ailemle müzakere etti. Hepsi ittifak-ı ârâ ile beni dışarıya göndermeye karar verdiler. Yanya vilayetindeki müfettiş, babamın adamlarındanmış! O vilayette bir kasabaya gidecektim. Orada muhabere memuru olacaktım. Fikirlerince uslanacaktım. Bunu annem, gayet yumuşak bir lisanla:
Mukaddemesini terennüm ederek hazırlanmaklığımı söyleyince şaşırdım.
Diye mukavemete kalkmak istedimse de, annem, son kabahatimin babamda hâsıl ettiği müthiş tesiri anlatmaya başladı. Birkaç ay sonra mutlaka geri getirileceğimi, bunun için babama yalvaracağını, birçok yeminlerle vâdetti.
Ben, böyle vaade maade kanmazdım ama, galiba o tarafları görmek arzum da vardı.
Bol bir harcırah... Dört yüz elli kuruş maaş... Bunlar iyi! Fakat sevgili, sefalı İstanbul'dan üç ay ayrılık... Beş sene vardı ki, İstanbul'dan dışarı çıkmamıştım. Doğma, büyüme vatanımmış gibi ısınmıştım. Lâkin her şey için, her türlü teselli insanda, hazırdır. Babamın son memuriyeti olan Girit'ten dönerken uğradığımız iskelelerdeki manzaraları, eğlenceleri hatırlayarak:
Muhakemesiyle tatlı hülyalara düştüm. Evet ilk Beyrut, daha sonra Pire... Atina idi. Mora'yı dolaşarak Preveze'ye, oradan Yanya'ya, oradan da mahalli memuriyetim olan kasabaya gidecektim. Güzel seyahat!
Ailemle muhtasar bir veda... Babamın, yazılsa üç dört tabaka eser-i cedid kağıdı dolduracak olan kıymetli nasihatlerini aldıktan sonra vapura atladım. Selanik'te iki gün kaldık. Gecelerimin ikisinin de çalgılı, gürültülü bir evde geçtiğini söylemeye lüzum yok. Selanik'ten sonra biraz hastalandım. İzmir'de iki gün kalacaktık. "Paralarımı Atina'da yer, adamakıllı eğlenirim." düşüncesiyle burada eğlenmekten vazgeçtim. Bununla beraber sarıklı yolcular gibi geceleri de vapurda geçirmeye razı olamazdım. Bir otele indim. Akşam sofrada sakallı bir efendinin bana dikkatle baktığını hisseder gibi oldum. Hâsılı, uzun uzadıya meraka lüzum kalmadı. Bu efendi, yemekten sonra kahvelerimizi içerken ismimi sordu. Söyledikten sonra babamın kim olduğunu sordu. Onu da söyleyince, tuhaf bir hareketle elini ağzıma uzattı:
Dedi. Ben şaşaladım. Ama tanıdım. Bu tombul eli öperken küçüklüğümde bana Farisî gösteren nazik dayımın Acemistan sefaretinde kâtip olduğunu hatırlıyorum. Senede bir defa Muharrem'i tebrik eden mektupları gelirdi. Tuhaf tesadüf... İstanbul'a dönüyormuş. Benden anneme, babama dair vasf-ı terkîbîli sualler sordu. O gece saat üçe kadar Kordon'da bir kahvede oturduk, konuştuk. Otele geldiğimiz zaman yolculuğa mahsus o sarhoşluğa benzeyen ağır uyku göz kapaklarımı büzüyordu. Dayım birinci katta yatıyormuş. Odasının önüne gelince arkamı okşayarak:
Diye ayrıldım. Odama çıktım. İşte bir gece sefâhatten vazgeçişim, bana nasıl kıymetli bir tesadüf kazandırmıştı! Yarın kalkan vapurla İstanbul'a gidecek olan dayımın benim için tasavvut edeceğine hiç şüphem yoktu.
.... Sabahleyin geç uyandım. Acele giyindim. Dayımın odasına indim. O da giyinmiş, fesini süpürüyordu. Benim girdiğimi aynanın içinden görünce döndü:
Dedi.
Diye güldüm. Gözüme sarı topuzlu, demir karyolanın yanında bir şey ilişti... Beyaz bir kürk... Yahut... Bir köpek... Merakla yürüdüm. Yaklaşınca iki parlak siyah gözün bana baktığını gördüm. Bu ne köpekti, ne de kedi...
Gayr-i ihtyarî:
Deyiverdim. Dayım, süpürdüğü fesini itinakâr bir takayyütle başına koydu. Yanıma geldi:
Ben taacüp ettim:
Nazik dayım güldü. Beyaz maymunu okşayarak:
Ben hayret ettikçe marifetlerini, oyunlarını, zekasına delalet eden hareketlerini anlattı. En sonunda:
Dedi. Eyvah... Ben maymunu ne yapacaktım? Baş belası! Bari hazzetsem... Bembeyaz br şeydi. Yalnız tuhafıma gitmişti. Reddettim.
Dedim. Nazik dayım, istemediğimi nezaketime veriyor, ısrarında devam ediyordu. Ne yapayım? Mecburen kabul etim. O gün dayım İstanbul'a gitti. Ben maymunla yalnız kaldım. Bu beyaz maymun dişiydi. O kadar güzeldi ki... Başka maymunlardaki abusluk yüzünde yoktu. Parlak beyaz tüyleri, ince beyaz ayakları pek sevimli, pek yumuşak görünyordu. Koyu siyah gözleri o kadar tatlı bakıyordu ki... Kucağıma aldım. Pek munis, pek mûtiydi. Sevincinden geğiriyor gibi sedalar çıkarıyordu. Vapura geldiğimiz zaman bütün yolcuları şaşırtık. Benim gibi hiçbiri beyaz, böyle kedi gibi okşanmasını sever maymun görmemişti.
Pire'ye uğradığımız zaman, bu güzel maymunu satmak istedim. On liradan ziyâde veren olmadı. Tama ettim. Elden çıkarmaya karar verdim. Ne olacak, Yunan memleketi! İşte kimse, şu güzelim hayvana, fiyatını vermemişti. Artık yolculuğum, mahalli memuriyetime yaklaştıkça, rüyalaşıyor, hızlaşıyor gibiydi. Preveze'den, Yanya'dan geçtim, Telgrafhaneye geldim. Burası güzel bir yerdi. Bağlık, bahçelik... Uzaklar... Mavi dağlar... Sonra erguvanî dağlar.... Telgrafhanenin yüksek pencerelerinde tatlı bir rüzgar çırpınırdı. Kasabanın hemen bütün ahalisi Rum'du. İlk günler, uzun sıkıntılar içinde, süzülüp geçtiler. Ben annemin:
Vaadine zaten inanmadığımdan, uzunca bir hayata hazırlanarak harekatımı tanzim ettim. Benden evvelki memur galiba biraz feylesof meşrepmiş! Kirli odayı temizlettim. Koltuk pek kirli olduğundan üzerine bir kılıf yaptırdım. Ondan sonra başladım mektuplar yazmaya... Ara sıra da telgraflar...
Etraf telgrafçıları, telgrafla:
Diyorlardı. Ben:
Cevabına, muhabereyi uzatmamak için:
Yalanını da ilave ediyordum. Bu yalanı, onların gevezeliklerinden kurtulmak için uydurmuşken, daha beter yakalandım. Her sabah hepsi, hemen bütün kazaların telgrafçıları:
Diye soruyorlardı.
Bu telgrafçılık âlemi başka bir âlemdir. Makinenin başında yalnız bulunduğunuz halde, fersahlarla uzaktaki bir meslektaşınızla daimi bir temasta bulunursunuz. Birbirinizi görmeden bu temas o kadar sıkışır ki, o kadar büyür ki... Hatta bazen, birbirinize darılır, barışırsınız. Evvela isminizi, yaşınızı, evli misiniz, bekar mısınız gibi içinizi, dışınızı soran bir arkadaş, bir hafta sonra en teklifsiz muhiblerinizin soramayacağı şeyleri sorar.
Ben, bu hali bildiğim için, telgraf muhaberelerinde kısa cevaplar veriyor, onların gevezeliklerini soğuk bir ciddiyet içinde boğuyordum. Koltuğumun bulunduğu pencere gayet geniş bir bahar muhitine açılıyordu. Saatlerce oradan bakardım. Sefâhatle, vakitsiz çapkınlıklarla yıpranan sıhhatim, yavaş yavaş yerine geliyordu. "Uyumayan genç, uyuyan ihtiyar hastadır" düsturunu hatırlayarak bol bol gelen uykulara mukavemet etmez, hemen koltuğumun üstünde dalar giderdim. Maymunum bana uslu, mutî bir arkadaştı. Her işime yarıyordu. Su işaret edersem su verirdi. Ben uyurken, gerek gündüz olsun, gerek gece, muhabere çanı çalınınca koşup uyandırırdı. Yine bir gün öğle yemeğinden sonra idi, hafif bir uykuya dalmıştım.
Saçlarımın arasında belirsiz bir temas hissettim. Yavaşça gözlerimi açtım. Maymunum beni seviyordu. Saçlarımı okşuyordu. Bu küçük, zayıf, beyaz, yumuşak ellerin okşamasında garip bir tesir duyarak uyudum. Uyanınca, onu karşımda, gözlerini bana dikmiş, gördüm. Artık bu, her gün böyle idi. Beni okşar, sever, sonra karşıma geçer, uyurken beni seyrederdi.
Bir sabah yüzümü yıkamış... Pencereye dayanarak sisler altında titreyen uzaklara, güneşle parlayan bulutlara bakıyordum. Kapı birdenbire açıldı. Başımı çevirdim. Pek genç, pek güzel bir kız... Yalnız Rum kızlarına mahsus olan o serbest şuhlukla Rumca sordu:
Ben:
İhtiyar babasına buraya sağ ve salim geldiğine dair, tel vuracakmış. Telgrafı çekti. Kız o kadar serbestti ki... On dakika içinde on senelik laflar konuştuk. Babası Atina'da bakkalmış.. Kendisi Yanya'da teyzelerinin y