Vire
İki senedir Goça taraflarını alan, talan eden on altı bin kişilik Türk ordusundan şimdi, bu kalede yadigâr gibi, yüz elli asker kalmıştı. Onlar da işte iki yazdır padişahın gelmesini bekliyorlardı. Mutlaka alınacak olan "Kızılelma"nın yolu buradandı. Sonbahar başında bir gece Hamza Bey'in ulaklarından bir genç gelmişti. Ondan padişahın Acemistan hudûdunda olduğunu öğrendiler. Vâkıâ cephaneleri çoktu, silahları mükemmeldi. Lâkin sadece üç dört aylık erzakları vardı. Ne yapacaklardı? "Tata"ya giden geçitler kapalıydı. Etrafta her nevi kuşlar uçuşuyor... Ama, hiçbir kervan geçmiyordu.
🙝🙟
Yüksek burcun demir saçaklı küçük penceresinden ufukları ormanlarla, dağlarla çevrilmiş ıssız vadiye dalgın dalgın bakan Barhan Bey:
Diye başını salladı. Böyle sabahleyin erkenden karşısına dikilen, ihtiyar sipahi zâbiti Mahmud Ağa, çok endişede idi. Daha erzak bitmeden Adelsberg, Riskinç, yahut Breg kasabalarına bir akın yapılmasını teklif ediyordu:
Dedi.
Barhan Bey, pek çok düşünen, hiç faka basmayan, akıllı cesurlardandı. Küçük, siyah gözleri daima karanlık bir inin derinliklerinden bakar gibi parlardı. Ne asildi, ne de kul.. Şehzâde Beyazıd'ın bütün Anadolu'yu hayrette bırakan meşhur pehlivanı kahraman Kuduz Ferhad'ın üvey kardeşiydi. Lâkin ona hiç benzemezdi. Kuduzun çelik zırhları kağıt gibi yırtan pençeleri, kalın demir kalkanları bir dokunuşta delen yumruğu, çeki taşını pamuk torbası gibi zahmetsizce kaldırıp, yirmi adım öteye atıveren bazusu Barhan Bey'de yoktu. Barhan Bey'in kısa vücudu, yuvarlak omuzları üstünde, hatta biraz sakil görünen kocaman bir başı vardı.
Ağırlığından daima bir tarafa eğilmiş gibi duran bu başın içinde sönmez ateş, sönmez bir zekâ alevi tutuşuyordu. İşte bu mukaddes alev, onu daha pek genç iken en namlı kumandanların sırasına yükseltti. Yıllarca süren muharebenin hudutsuz meydanındaki en son nokta, en ileri kale, padişahın emriyle ona emanet edilmişti. Ordu gelinceye kadar ne yapıp yapıp, bu ücra kaleyi bırakmamak vazifesiydi. Halbuki akın için askerinden bir kısmını ayırsa, düşman hemen haber alacak, fazla kuvvetle kaleye yüklenecekti. Hem kuvveti ikiye ayırmak hiç münasip değildi. Zaten kuvvet de ne idi? Yüz elli kişi... Sipahi Mahmud tekrar sordu:
Mahmud Ağa'nın hakkı vardı. Burası ummanın ortasında kaybolmuş öksüz bir ada gibiydi. En yakın kasabaya ancak iki üç günde gidilebilirdi. Kış bastırırsa erzak tedariki imkansızdı. O vakit kaleyi bırakıp mutlaka Tata'ya çekilmek icap edecekti. Halbuki yüz elli kişiyle günlerce düşmanın, martolosların, oskofların, morlokların, haydukların arasından nasıl geçilirdi? Mademki padişah henüz Rumeli'ye geçmemişti, artık bu yaz büyük ordu gelmeyecek demekti. Kırk senedir düşman karşısında saç, sakal ağartan Mahmud Ağa, çok itimat ettiği genç kumandanını yine biraz toy buluyordu. "Tevekkül" ile iş bitmezdi. Sıkılarak:
Dedi. Barhan Bey güldü:
Tam bu esnada açık kapıdan, kısa boylu, pala bıyıklı, tıknaz bir çavuş girdi.
Mahmud Ağa:
Diye mırıldandı. Dayandığı pencereden hızla doğrulan Barhan Bey:
Dedi. Odadan fırladı. Mazgallardan sızan hafif bir ziyâyla aydınlanmış dar merdivenleri üçer üçer atladı. Mahmud Ağa'yla çavuş da arkasından koşuyorlardı. Kuleye çıkınca sabah güneşinin henüz dağılmadığı hafif sislerle örtülü ufka dikkatle baktı:
İyi görmeyen Mahmud Ağa sordu:
🙝🙟
İki saat sonra şövalyelerin gürültücü ordusu kaleyi iyice sarmıştı. Barhan Bey, demir kapıyı kapattı. Müdafaadan başka çare yoktu. Zira kalenin medhaligirişi pek dardı. Huruçdışarı çıkma hareketi imkansızdı. Hafif bir yaylım ateşi bile buradan kimseyi çıkartmazdı. Herkes silah başında tetik duruyor, yirmi kişi, hiç dinlenmeden palanganın iç avlusundaki büyük dibekte evvelce hazırlanmış kömürleri dövüyordu. Bu kömürlerin dövülmesi bitince kumandan, cephaneliği açtırdı. Kapının önüne gelen ilk on iki çuvalın üst taraflarından birer karış kadar barut aldırdı. Başka bir çuvala koydurdu. İçlerinden barut alınan çuvalların üst taraflarını da dövülen kömür tozlarıyla doldurttu. Ağızlarını yine eskisi gibi bağlattı. Sonra sarnıcın başına koştu. Yanından hiç ayrılmayan genç silahtarına:
Dedi. Yukarıdan koşa koşa gelen sipahi zâbiti Mahmud Ağa kumandana yaklaştı.
Mahmud Ağa ayrılmadan silahtar kutuları getirdi. Barhan Bey kendi eliyle kutunun birini açtı. Sarnıca boşalttı. Bu siyah bir tozdu. Silahtara:
Dedi. Sonra anlamadan bakan Mahmud Ağa'ya güldü:
Barhan Bey, gülümseyerek, bedenlere çıkan taş merdivene doğru yürüdü. Biliyordu ki Türk askeri çok itaatlidir. Kumandanları ne söylerse hemen yaparlar. Fakat yalnız bir emre karşı itaat göstermezler. O da "teslim emri"dir. Türk, ölmeyi teslim olmaya tercih eder... Evet, "Vire"ye kimse razı olmayacaktı. İçinden: "Ama, kandırırım..." dedi. Kalenin üstüne çıkınca Mahmud Ağa'ya döndü:
Emrini verdi. Sonra beden siperlerini dolaştı. Diz çökmüş dışarıya bakan askerin sırtından şövalyeler ordusunu tetkik etti. Üç yüz kişiden fazla idiler. Formaları, silahları muntazamdı. Hiç çapulcuya filan benzemiyorlardı. İki dakika sonra zırhlarını giymiş, tolgalı zâbitler çavuşlar etrafına toplandılar. Barhan Bey bir elini, padişahın son defa ihsan ettiği murassâsüslü, mücevherli kılıca dayamıştı. Ağır, levent bir sükûn ile:
Diye mırıldandılar.
İhtiyar Mahmud Ağa titriyordu:
Dedi.
Diye ayrılan zâbitler, bölükbaşıları, siperin arasındaki askerin yanına koştular. Mahmud Ağa, Barhan Bey'in yanında kaldı. Tercümanı çağırttılar. Asabî adımlarla kapının üstündeki yüksek sipere gittiler. Barhan Bey, tercümana:
Dedi. Tercüman bağırdı. Şövalyelerin saflarından gayet düzgün bir Türkçe ile cevap verdiler.
Artık tercümana lüzum kalmadığını gören, Barhan bey, bağırarak kendi konuşmaya başladı:
. . . . .
Aralarında bu teklifin tercümesi biraz uzun sürdü. Şövalyeler kabul ettiler. Kapıdan silahsız bir düşman askeri içeri alındı. Bir sipahi de rehin olarak dışarı verildi. Barhan Bey, kendi eliyle bu askere kalenin her tarafını gezdirdi. Dolu cephaneliği, topları, silahları, askeri ayrı ayrı gösterdi:
Dedi. Bu asker dışarı bırakılarak, verilen sipahi de içeri alındı. Yarım saat geçti... Barhan Bey siperde bekliyordu. Henüz cevap verilmemişti.
On dakika daha geçti.
Deminki Türkçe ses ansızın sordu:
Barhan Bey bağırdı:
. . . . . .
Şövalyeler, bu teklifi kısa bir müzakereden sonra kabul ettiler. Cephaneler, toplar, atlar, erzak ellerine geçtikten sonra muharebeye, hücuma ne hacet vardı? Zaten bu yüz elli Türk yolda açlıktan ölecekti. Tata'ya kadar yollarda binlerce martolos kaynıyordu. Kaleyi bırakmak, sahipleri için muhakkak ölüm demekti. Fakat... Barhan Bey'in sesini yine duydular:
Şövalyeler, namusları üzerine söz vermek istediler. Barhan Bey bunu kâfi görmedi. Vâkıâ onlar hakikatte "Vire"yi bozmasını düşünmüyorlardı. Türkler'den zorla muharebe ile kale almanın ne çetin şey olduğunu hepsi bilirdi.
Barhan Bey istediğini söyledi:
. . . .
Bu teklifin müzakeresi de epeyce sürdü. "Vire"yi zaten bozmayı hiç düşünmeyen şövalyeler, bu teminatı vermekte bir beis görmediler. Sert kumandalarla askeri ikiye ayırdılar. Bir kısmını silahsız bıraktılar. Kalenin açılan kapısından yayan olarak en önde Barhan Bey çıktı. Arkasından, tüfekleri, okları, kalkanları, tolgaları, zırhları parlayan, kaplan postlarına bürünmüş yüz elli cengâver göründü. Silahların, kılıçların şıkırtısından başka hiçbir sada işitilmiyordu. Kapıdan iki yüz adım kadar uzaklaştılar. Düşman askeri, boş kalan kaleye sevinç naraları, zafer hurrâları atarak giriyorlardı. Hemen burcun kulesine bayraklarını çektiler. Çifte katırlara yüklü toplarını da dar kapıdan soktular. Dışarıda, yalnız ağırlıkları, cephaneleri, mekkârenakliyat işlerinde kullanılan hayvan leri kalmıştı.
🙝🙟
Barhan Bey ansızın haykırdı:
Kaleden elli kişi ile bir anda kopan Mahmud Ağa, kale kapısının ta karşısındaki tepeye fırlayıverdi. Barhan Bey'in kumandasıyla yalınkılıç kırk kişi de, sol taraftaki çalılık kenarında duran düşman cephanesinin, mekkârelerinin üstüne canlı bir çığ gibi düştü.
Kaleyi alan galipler, aman verdikleri mağlupların bu garip hareketlerinden evvela bir