Zeytin Ekmek
Vermeyince Mabut, neylesin Mahmut? Atasözü
Genç, beyaz, gürbüz kadın, tıpkı zalim âşığının hışmına uğramış evvel zaman cariyesine benziyordu... Soluk basma entarisi parça parçaydı. Gür, kıvırcık, kumral saçları, mermer kadar beyaz omuzlarına dökülmüş, celladını bekleyen bir masum gibi, derin derin düşünüyor; çürük kafesli, çarpık cumbadan sokağa bakıyordu. Zeynep Kâmil Hastanesi'ne inen bu yol pek tenhaydı. Komşu duvarların üstünden aşan bahar çiçekleriyle süslenmiş sık dallar, bozuk kaldırımlara, ince tül gölgelerini yaymışlardı. Saçaklarda, kırık kiremitler arasındaki yuvalarının insani sefaletini duymayan mesut serçeler, sanki başka bir bayramın zevkini sürüyorlarmış gibi cıvıldıyorlar, uçuşuyorlar, sevinçlerinden kaplarına sığamıyorlardı. Genç, beyaz, gürbüz kadın birdenbire,
Diye haykırdı.
Kalçalarını sarsan hızlı bir hareket ile toplandı. Dizlerinin üzerine kalktı. Sonra dirseklerini pencerenin kenarına dayadı. Canlanarak, uzandığı dayanağından birdenbire doğrulmuş bir heykel kadar bediîsanatkârane ve şirindi. Seslendi:
Sokaktan geçen iki şık kadın hemen durdu. Uzun boylusu, biraz şaşkın, sesin geldiği tarafı aradı. Siyah kaşlarını çatarak cumbaya baktı. İnce şifon çarşafının altında şekli görünen uzun oyluğuna altın el çantasını vurarak sordu:
Altın çantayı avuçlarına aldı. Asabi asabi sıktı. İyice cumbaya döndü. Tekrar sordu:
Bir an öyle kaldı. Bu yer odasının kopuk, perişan kaplamalarına baktı. Kırık camlara gazete kâğıtları yapıştırılmıştı.
Uzun boylu kadının yanındaki de şaşırmıştı. Birbirlerine bakıştılar. Bir şaka işitmiş gibi gülümsediler. Uzun boylu, cumbadakine,
Üzerine mahalle çocuklarının tebeşirle kuş resimleri yapmış oldukları çürük kapıya yaklaştı.
Sabire ile Naciye çocukluk arkadaşıydılar. Balkan bozgunu başladığı zaman, aynı kazada, birisinin babası hâkim, birisininki sandık eminiydi. Kaçarken birbirlerini kaybettiler. İşte altı sene sonra yine karşı karşıya geliyorlardı. Fakat Sabire, Naciye'nin üstünü başını görünce,
Naciye de, onun şık siyah çarşafına, açık boynundaki iri zümrüt taşlı platin pantantifine, elindeki büyük altın çantaya bakarak şaşıyordu. Hâlinden birdenbire sıkıldı:
Sabire, gözlerini etrafa bir gezdirdi. Sıvaları dökülmüş bölmeler, kaplamasız tavan, buraya ahırdan bozma, sefil bir kümes manzarası vermişti. Yanındakine döndü,
Bu kendinden biraz yaşlıca, fakat daha şık, daha kokot bir kadındı, kumral yüzünde bir Çerkez gururu vardı. Bu kadar berbat bir eve girmeyi gereksiz görüyor gibi kapıdan bakıyor, içeri giremiyordu. Şaşkın bir suskunluk içinde, üç kadın, birbirini tekrar süzdüler. Sabire, içinde,gayri ihtiyârî bir merhamet sedası duyulan şefkatli bir sesle,
Tekrar sustular. Zavallı kız, bu şık hanımları tek odacığına çağıramıyordu. Fakat Sabire, zenginlere, kibarlara mahsus o gaddar tevazuyla güldü:
Sabire, arkadaşı hanıma döndü:
Ciddi kadın gülümsüyor,
Dar, pis, karanlık, toprak döşeli sofayı geçtiler. Odaya girince fakirliğin sefaleti, bu iki kadını donmuş gibi dimdik bıraktı. Bir yerde oturamıyorlar, oturacak yer bulamıyorlardı. Naciye bütün bütün büzülmüştü. Sanki bu sefalet kendi cinayetiymiş gibi önüne bakıyor, utanıyor, sıkılıyor, kızarıyordu. Köşede yırtık bir hasırın üstüne birkaç yatak yığılmıştı. Hasırın ucunda bir gaz sandığı vardı. Büyücek bir testi, yanında bir vesika ekmeği, yeşil bir çanak dolusu zeytin duruyordu. Cumba ile perdesiz pencerenin önündeki tahtadan sedirin üstüne ince, eski bir yol keçesi örtülmüştü.
Naciye, "Buyurun! Temizdir!" diye burasını gösterdi.
İki kadın tahta sedire iliştiler. Arkadaşı, basık tavana, badanasız duvarlara bakarken, Sabire, eski çocukluk arkadaşıyla yine konuşmaya başladı:
. . . . .
Naciye de sedire oturdu.
... Yavaş yavaş anlatmaya başladı. Babası Selanik'te hastalanmış, İstanbul'a geldiklerinin ayında ölmüştü. Annesiyle Üsküdar'da bir oda tutup, başlarını sokunca, yine hastalık peşlerini bırakmamıştı. Annesi de zatürreden ölmüştü. Naciye yalnız kalınca, ev sahipleri olan dul kadın, haline acımış, ona çarşıya gidip bekâr odalarından bir kocacık buluvermişti. İşte dört senedir onunla yaşıyordu, bu adamcağız iyiydi, fakat çok fakirdi. Muharebeden evvel bir mecidiye gündelikle yapılarda çalışıyordu. Asker olunca, Naciye'ye otuz kuruş maaş bağlanmıştı. Eve izinli geldiği akşamları, bazı karavana çorbası da getiriyordu.
Birden yaşlı, kumral kadına döndü.
İkisi de Naciye'ye tereddütlü gözlerle bakıyorlardı. Açlık, sefalet içinde bu renk, bu güzellik, bu vücut nasıl dayanıyor, solmuyordu. Kendileri, zenginler, bol yemeklerle, şırıngalarla, şaraplarla kansızlıktan kurtulamıyorlardı. Naciye sıkılarak,
Sabire,
Naciye, şık kadının ta gözlerinin içine baktı.
Fakat Naciye, Sabire'nin İstanbul'da akrabaları, hem de zengin akrabaları olduğunu bilmiyordu. Zaten o da kendi gibi Rumeliliydi. Fakat daha ziyade sormadı. Sustu. İki kadın onun güzelliğine şaşıyorlar, gür saçlarını okşuyorlardı. Sabire dayanamadı. Basma entarinin altında parlayan ensesini tuttu, boynundan öptü. Naciye utanıyordu. İki kadın, talihin bu güzel vücuda nasıl musallat olduğuna kızıyorlar, çirkin zenginlerden bahsediyorlardı.
Sabire,
Sabire, yanında kızaran, sefaletinin mahcubiyeti, zenginliğin şaşaası karşısında bunalan, biten Naciye'ye,
. . . .
Buna Sabire ile Füsun inanamıyorlardı. Evlerindeki hizmetçilerin vesika ekmeği yemediklerini hatırlıyorlar, acı acı gülüyorlardı.
Füsun,
Sabire sinirli bir hareketle,
Naciye'nin evden çıkıp izinsiz bir yere gitmeyi aklı almıyordu. Vâkıâ, kocası bu gece gelmeyecekti. Fakat nasıl olurdu? İki kadın ona acıyor, dört senedir kulübesinde sıcak yemek pişmediğini duydukça, üzüntülerinden ne yapacaklarını bilemiyorlardı. Kendileri bugün araba ile Kadıköy'den buraya bir aşçı aramaya gelmişler, bu kadının evini bulamamışlardı. Evdeki aşçı, hizmetçilerle geçinemiyordu. Onun için savmak istiyorlardı. Füsun, bu akşamki, yemeklerden başladı. Yaptırdığı tatlıları söylüyordu. Şaraptan, şampanyadan bahis açtılar.
Naciye, çocukluk arkadaşının her sofrada kırk liralık şampanya içtiğini duyarken, kulaklarına inanamıyor, tatlıların, böreklerin, külbastıların hikâyesiyle midesi uyuşur gibi oluyordu. Onlarla konuştukça, kendi talihsizliği, sefaleti gözünde daha ziyade büyüyor, felaketinin birdenbire farkına varıyordu. İçinden, "Bir gecelik misafirlik! Ne olur? Bari doya doya bir yemek yerim!" diyordu. Yıllar vardı ki, ta bozgundan beri tatlıya, böreğe hasretti. Hatta zeytinden peynirden başka bir şeyin tadını unutmuş gibiydi. Dayanılmaz bir yemek hasretinin sarsıcı nöbetleri onu hıçkırtmaya başladı. Sabire'ye bu gece gidecekti. Fakat üstü başı yoktu. Sıkıla sıkıla bu mazereti söyledi. Füsun'la Sabire birbirlerine bakıştılar.
Sabire,
Füsun,
Kalktılar. Naciye, sabahtan beri bir şey yememişti. Son derece acıkmadan vesika ekmeğiyle zeytini midesine indiremiyordu. Artık dört senedir zavallıya bir tiksinme gelmişti. Naciye'nin yemek, aşçı, tatlı, börek laflarıyla hayali alevlenmişti. Artık bir şey düşünemiyor, "Ah, bu gece kimbilir neler yiyeceğim?" diyordu. Birdenbire evine gelen bu talihli arkadaşının nasıl zengin olduğunu muhakeme edemiyor, dimağında sabit bir fikri, altın bir sofra gibi doluyor, ağırlaşıyordu. Gayri ihtiyarî gözünün önüne beyaz örtülü bir masa geliyor, bu hayali masanın üstünde dumanlı külbastılar, hoşaflar, tepeleme pilavlar, kompostolar, dondurmalar görüyor gibi oluyordu. Daldığı yemek hülyasıyla tamamıyla sersemlemiş gibiydi. Onlar kalkınca, o da meçhul bir sevinçle doğruldu, yatağın arasından eski, yamalı, siyah yünden bol bir çarşaf çıkardı. Utana utana giydi. Sabire ona bakıyor, bakıyor,
Kapıdan çıktıktan sonra çok yürümediler. Küçük caddenin önünde bir araba onları bekliyordu. Binerken Sabire arabacıya,
Naciye karşılarına oturdu. Yolda hep eğlenceden, esvaptan, modadan konuştular. Fakat Naciye pek bunları dinlemiyor, bu akşam bir zengin yemeği yiyeceğini hayal ediyordu. Ötekiler hep onun güzelliğine bakıyor, kollarını tutuyorlardı.
Füsun,
Hakikaten Naciye'nin elleri, kolları son derece güzeldi. Her akşam mahalle çeşmes