Keşfet

1. BÖLÜM — SESSİZLİĞİN FREKANSI

📖 SİNYAL YOK: Karanlık Sekans

1. BÖLÜM — SESSİZLİĞİN FREKANSI

Benim için hayatın fazla karmaşık bir tarafı yoktu.

Telefonumun şarjı bitecek miydi?

Hayır.

İnternet çekiyor muydu?

Evet.

İstediğim bir şeyi alabilecek miydim?

Büyük ihtimalle.

O zaman problem yoktu.

En azından ben böyle düşünüyordum.

On sekiz yaşındaydım ve açıkçası insanların neden sürekli bir şeyleri bu kadar ciddiye aldığını anlamıyordum. Babamın bana verdiği nasihatler, okulda öğretmenlerin söylediği şeyler, çevremdeki insanların bitmek bilmeyen uyarıları...

Hepsi aynı geliyordu.

"Bir gün bunun bedelini ödersin."

"Her yaptığının bir sonucu vardır."

"Biraz sorumluluk sahibi ol."

Bunları o kadar çok duymuştum ki artık hiçbirini dinlemiyordum.

Çünkü bana göre hayat, başına bir şey gelmediği sürece gayet güzeldi.

O gece de farklı değildi.

Babam evde değildi.

Ben de bunu fırsat olarak görmüştüm.

Evde tek başıma kalınca yapmamam gereken şeyleri yapma konusunda garip bir özgüvenim vardı.

Saat gece yarısını biraz geçmişti.

Telefonum elimde, koltuğa yayılmış halde video izliyordum.

Sonra internet bir anda kesildi.

Ekrana baktım.

Bağlantı yok.

— Ciddi misin?

Modeme baktım.

Işıklar yanıyordu.

Telefonu yeniden bağlamayı denedim.

Olmadı.

— Harika.

Ayağa kalktım.

Tam o sırada bodrumdan bir ses geldi.

Metal bir şeyin yere düştüğünü sandım.

Başımı kaldırdım.

Bir süre dinledim.

Ses tekrar gelmedi.

Normalde aşağı inmezdim.

Ama o gece nedense merak ettim.

Belki de hayatımda ilk kez gerçekten merak ettiğim bir şey vardı.

Bodrum kapısını açtım.

Merdivenlerden aşağı indim.

Babamın yıllardır kilitli tuttuğu bölmenin önünde durdum.

Kapıyı daha önce hiç açmamıştım.

Üzerindeki elektronik kilide baktım.

— İçeride ne saklıyorsun bakalım?

Telefonumun fenerini açtım.

Kilit birkaç dakika uğraştırdı.

Sonunda küçük bir ses duyuldu.

Klik.

Kapı açıldı.

İçeri girdim.

Ve ne gördüğümü ilk birkaç saniye boyunca anlayamadım.

Duvarların tamamı kablolarla kaplıydı.

Ekranlar, metal paneller, garip cihazlar...

Ama odanın ortasındaki şey hepsinden farklıydı.

Metal bir küre.

Yaklaşık benim boyumdaydı.

Üzerinde hiçbir açıklama yoktu.

Sadece küçük, siyah bir düğme vardı.

Yaklaştım.

— Sakın bana bunun zaman makinesi olduğunu söyleme.

Şaka yapıyordum.

En azından o an öyle sanıyordum.

Ekranlardan biri yandı.

ZAMANSAL SİSTEM

Altında kırmızı bir uyarı vardı.

YETKİSİZ ERİŞİM

Gülümsedim.

— Yasak olan şeyler neden hep daha ilginç?

Düğmeye baktım.

Bir saniye.

İki saniye.

Sonra bastım.

Hayatımda yaptığım en aptalca hareketlerden biri olduğunu henüz bilmiyordum.

Küre çalıştı.

Oda bir anda ışıkla doldu.

— Ne oluyor?!

Ayağımın altındaki zemin kayboldu.

Düşmeye başladım.

Bağırdım.

Sonra hiçbir şey hissetmedim.

---

Gözlerimi açtığımda yerde yatıyordum.

İlk fark ettiğim şey kokuydu.

Kömür.

Duman.

Yanmış tahta.

Burnumu kapattım.

— Burası neresi?

Ayağa kalktım.

Sonra etrafıma baktım.

Ve birkaç saniye boyunca hiçbir şey söyleyemedim.

Çünkü burası benim bildiğim dünya değildi.

Gökdelenler yoktu.

Arabalar yoktu.

Neon tabelalar yoktu.

Uçan araçlar zaten hiç yoktu.

Yolun üzerinde çamur vardı.

İnsanlar eski kıyafetler giyiyordu.

Bir fayton yanımdan geçerken tekerlekleri çamura gömüldü.

— Şaka yapıyorsunuz...

Telefonumu çıkardım.

Ekrana baktım.

Ağ aranıyor...

Bekledim.

Biraz daha bekledim.

Sonra:

Servis yok.

— Hayır.

Telefonu kapatıp tekrar açtım.

Yine denedim.

Aynı şey.

— Hadi ama.

Telefonu havaya kaldırdım.

Sanki biraz yukarı kaldırınca internet gökten düşecekmiş gibi.

— Çek şunu.

Çekmedi.

Sinirle telefonu cebime koydum.

Tam o sırada üzerime çamur sıçradı.

Arkamı döndüm.

Fayton çoktan uzaklaşmıştı.

— Cidden mi?!

İnsanlar bana bakıyordu.

Bir kadın çocuğunun elini tuttu ve yolunu değiştirdi.

Bir adam birkaç saniye boyunca kıyafetlerime baktı.

Sonra o da uzaklaştı.

— Ne bakıyorsunuz?

Kimse cevap vermedi.

İyice sinirlendim.

— Tamam, tamam. Ben de sizi çok merak etmiyorum.

Yürümeye başladım.

Nereye gittiğimi bilmiyordum.

Ama bunu kimseye belli etmek istemiyordum.

Çünkü ilk kez hayatımda kontrol bende değildi.

Ve bundan nefret ediyordum.

Telefonumu tekrar çıkardım.

Babamı aradım.

Aranıyor...

Bekledim.

Sonra:

Arama başarısız.

Tekrar aradım.

Olmadı.

Bir kez daha.

Yine olmadı.

— Aç şu telefonu...

Telefonu indirdim.

Babam bana kızacaktı.

Hem de çok.

Ama önce eve dönmem gerekiyordu.

Tam bunu düşünürken sol bileğim yanmaya başladı.

— Ah!

Kolumu tuttum.

Derimin altında mavi bir ışık hareket ediyordu.

— Bu da ne?

Işık birkaç saniye içinde bileğimin üzerinde bir şekle dönüştü.

Sonra rakamlar belirdi.

168:00:00

Donup kaldım.

— Hayır...

Rakamlar değişti.

167:59:59

Bir saniye daha.

167:59:58

— Bu da ne şimdi?

Bileğimi ovuşturdum.

Silinmedi.

Su bulup yıkamayı düşündüm.

Sonra bunun bir ekran olmadığını fark ettim.

Sanki derimin üzerine işlenmişti.

Tam o sırada bir ses duydum.

Kafamın içinde.

Soğuk ve garip bir sesti.

"Zamansal kırılma tespit edildi."

Olduğum yerde kaldım.

— Kim konuşuyor?

Cevap gelmedi.

— Komik değil.

Sessizlik.

— Kim konuşuyor dedim!

Ses yeniden geldi.

"Geri sayım başladı."

Bileğime baktım.

167:58:41

— Neye geri sayıyor?

Cevap yoktu.

— Bana bir açıklama borçlusun.

Yine sessizlik.

— Harika.

Başımı iki yana salladım.

— Önce zaman makinesi, şimdi konuşan bilek. Daha ne çıkacak?

Yürümeye devam ettim.

Aslında korkuyordum.

Ama bunu kendime bile söylemek istemiyordum.

Çünkü korktuğumu kabul edersem kontrolü tamamen kaybetmiş olacaktım.

Sokağın köşesine geldiğimde birini gördüm.

Genç bir kızdı.

Elinde eski, deri kaplı bir defter vardı.

Bir şey çiziyordu.

Yanından geçecektim.

Sonra defterdeki çizimi gördüm.

Durup geri döndüm.

Bakır kablolar.

Dairesel bir düzenek.

Ortada garip bir enerji kaynağı.

Kalbim hızlandı.

Bu çizimi tanıyordum.

Geçmişe gelmeden hemen önce gördüğüm atölyede buna benzer bir düzenek vardı.

O gece...

Bir şey olmuştu.

Ama tam olarak ne olduğunu hatırlamak istemiyordum.

Kıza yaklaştım.

— Hey.

Başını kaldırdı.

— Ne?

Defteri gösterdim.

— Onu nereden buldun?

Defteri hemen kapattı.

— Seni ilgilendirmez.

Kaşımı kaldırdım.

— Herkes bugün aynı şeyi söylüyor galiba.

Kız bana dikkatlice baktı.

Sonra kıyafetlerime baktı.

— Sen buraya ait değilsin.

Bir an sustum.

— Bunu anlamak için dâhi olmaya gerek yok.

Kızın bakışları bileğime kaydı.

Mavi ışığı gördü.

Yüzündeki ifade değişti.

— O ne?

Kolumu hemen kapattım.

— Hiçbir şey.

— Yalan söylüyorsun.

— Seni tanımıyorum.

— Ben de seni tanımıyorum.

— O zaman birbirimize karışmayalım.

Arkamı döndüm.

İki adım attım.

Sonra kızın söylediği şeyi düşündüm.

Bana ait olmayan bir dünyadaydım.

Telefonum çalışmıyordu.

Babam ortada yoktu.

Ve bileğimde geri sayan garip bir mühür vardı.

Üstelik bu kız, benim bilmediğim bir şeyi biliyor gibiydi.

Arkamı döndüm.

Ama kız gitmişti.

Sokağın sonuna baktım.

Yoktu.

— Harika.

Bileğime baktım.

167:50:37

İlk kez o an gerçekten ciddi olduğumu fark ettim.

Sekiz gün.

Sekiz gün içinde ne yapacağımı bilmiyordum.

Ama bir şeyi biliyordum.

Buradan çıkacaktım.

Başka seçeneğim yoktu.

Telefonumu cebime koydum.

Derin bir nefes aldım.

— Tamam Elias.

Kendi kendime söylendim.

— Önce şu lanet yerde ne olduğunu bul.

Sonra başımı kaldırıp etrafa baktım.

— Sonra eve dön.

Bileğimdeki sayaç bir saniye daha azaldı.

167:50:36

Ve ben hâlâ neyi değiştirdiğimi bilmiyordum.

Yorumlar

  • Ötüken Kalemi 00 Kalem: babası odası
  • Ötüken Kalemi 00 Kalem: Her şey daha karıştı
  • Yasin Kaan Bulut: Yalnız kalmak istediğinde her şeyin daha karmaşık hale gelmesi garip
  • Eylül Nadir: Buraya nasıl düştü ki?