10. BÖLÜM — 168 SAAT ÖNCE
10. BÖLÜM — 168 SAAT ÖNCE
Gözlerimi yavaşça açtım.
İlk fark ettiğim şey sessizlikti.
Ne muhafızların sesi vardı ne de metal düzeneğin uğultusu.
Sadece uzaktan gelen hafif bir rüzgâr sesi duyuluyordu.
Başımı kaldırdım.
Hâlâ aynı odadaydık.
Ama bir şey değişmişti.
Lyra birkaç metre önümde yerde oturuyordu.
— Lyra?
Başını kaldırdı.
— İyi misin?
— Sanırım.
Ayağa kalkmaya çalıştım.
Başım bir anda döndü.
Duvara tutundum.
— Tamam... Sanırım değilim.
Lyra ayağa kalkıp yanıma geldi.
— Biraz otur.
— Ne oldu?
— Bilmiyorum.
Etrafımıza baktık.
Oda tamamen sessizdi.
Metal düzenek hâlâ ortadaydı ama artık çalışmıyordu. Bakır kabloların bazıları kopmuştu.
Telgraf cihazının kâğıt şeridi ise masanın üzerinde hareketsiz duruyordu.
Yaklaşıp şeride baktım.
Az önce yazılan mesaj hâlâ oradaydı.
GERİ DÖNME.
Elimi yüzüme sürdüm.
— Bence bunu dinlemeliydik.
Lyra kaşını kaldırdı.
— Şimdi mi aklına geldi?
— Evet.
— Harika.
Telefonumu cebimden çıkardım.
Ekran açıldı.
Bir an hiçbir şey görünmedi.
Sonra yazılar belirdi.
ZAMANSAL BAĞLANTI: AKTİF
KALAN SÜRE: 167:59:41
— Lyra...
— Ne oldu?
Telefonu ona gösterdim.
— Sayaç geri sayıyor.
Lyra ekrana baktı.
— 168 saat.
— Yani tam bir hafta.
Bir süre ikimiz de konuşmadık.
Sonra Lyra kapıya yöneldi.
— Önce nerede olduğumuzu bulmalıyız.
Koridora çıktık.
Kapının dışında kimse yoktu.
Muhafızlardan eser kalmamıştı.
Biraz ilerledikten sonra duvarlardaki gaz lambalarını fark ettim.
Durup lambaya baktım.
— Bir dakika...
Elimi lambaya yaklaştırdım.
Sıcaklığı hissedebiliyordum.
— Bu gerçek.
Lyra bana baktı.
— Ne?
— Bilmiyorum. Sadece...
Etrafıma baktım.
Duvarlar, ahşap zemin, gaz lambaları...
Her şey fazlasıyla gerçekti.
Merdivenlerden aşağı indik.
Aşağıdan insanların konuşma sesleri geliyordu.
Son basamağa geldiğimde durdum.
Karşımda birkaç görevli vardı.
Eski kıyafetler giyiyorlardı.
Bir adam masanın üzerine kâğıtlar bırakıyordu.
Başka biri telgraf cihazıyla uğraşıyordu.
Kimse bize garip gözlerle bakmıyordu.
Sanki buraya aitmişiz gibi yanımızdan geçip gidiyorlardı.
Lyra kulağıma doğru eğildi.
— Elias.
— Ne?
— Fazla bakıyorsun.
— Çünkü insanlar gerçekten eski kıyafetlerle dolaşıyor.
— Çünkü geçmişteyiz.
— Biliyorum ama...
Bir görevli yanımızdan geçerken cebinden birkaç madeni para çıkardı.
Paralara baktım.
Sonra masanın üzerindeki gazeteyi gördüm.
Gazeteyi elime aldım.
Tarihi görünce donup kaldım.
Tam 168 saat öncesiydi.
— Gerçekten geçmişteyiz.
Lyra gazeteye baktı.
— Evet.
— Şaka gibi.
Gazeteyi çevirdim.
Bir başka sayfada eski bir tren hattıyla ilgili haber vardı.
Bir başka sayfada şehirdeki hava durumundan bahsediliyordu.
Her şey normaldi.
Ama benim için hiçbir şey normal değildi.
Pencereye yaklaştım.
Dışarı baktım.
Sokakta insanlar yürüyordu.
At arabaları geçiyordu.
Bir adam el arabasıyla gazete satıyordu.
İki çocuk kaldırımın kenarında koşuyordu.
Bir kadın dükkânın önündeki ürünleri düzenliyordu.
Bir an kendimi sadece izlerken buldum.
Sanki zamanın içine gerçekten girmiştik.
— Elias?
Lyra'nın sesiyle kendime geldim.
— Ne?
— İyi misin?
— Evet.
Bir saniye sustum.
— Sadece garip.
— Nesi garip?
— Bir hafta önce yaşanmış bir günü şu anda yaşıyoruz.
Lyra cevap vermedi.
Tam o sırada aşağıdan bir ses duyuldu.
— Telgraf kayıtlarını getirin!
İkimiz de sustuk.
Ses tanıdık geliyordu.
Lyra bana baktı.
— Burada biri var.
— Kim?
— Bilmiyorum.
Koridorda ilerledik.
Masaların üzerinde duran gazetelere tekrar baktım.
Sonra küçük bir manşet gözüme çarptı.
GECE YARISI TELGRAF İSTASYONUNDA GİZEMLİ PATLAMA
Kaşlarımı çattım.
— Lyra...
— Ne?
Gazeteyi ona uzattım.
Haberi okudu.
— Bu...
— Bizim yaşadığımız olay.
— Ama daha yaşanmadı.
— Aynen.
Gazeteye tekrar baktım.
Tarih tam olarak bir hafta öncesini gösteriyordu.
— Demek ki buraya sadece geçmişe gelmek için gönderilmedik.
Lyra bana baktı.
— Ne demek istiyorsun?
— Bilmiyorum.
Tam o sırada arkamızdan bir ses geldi.
— Çünkü bir şeyi değiştirmek zorundasınız.
İkimiz de aynı anda döndük.
Koridorun sonunda yaşlı bir adam duruyordu.
Elinde eski bir çanta vardı.
Bize dikkatlice bakıyordu.
Lyra öne çıktı.
— Sen kimsin?
Adam cevap vermedi.
Bakışları doğrudan bana yöneldi.
Sonra bileğimdeki mührü gördü.
Bir süre sessizce baktı.
— Demek sonunda geldin.
Kaşlarımı çattım.
— Beni tanıyor musun?
Adam birkaç saniye sustu.
Sonra çantasından eski, siyah bir defter çıkardı.
Defteri bana uzattı.
— Bunu senin için sakladım.
Defteri aldım.
Kapağında iki harf vardı.
A. V.
Parmaklarımı kapağın üzerinde gezdirdim.
— Bu... A. V. kim?
Adam arkasını döndü.
— Bunu öğrenmek istiyorsan beni takip et.
Lyra hemen arkasından seslendi.
— Bir dakika!
Adam durdu.
— Nereye gidiyoruz?
Yaşlı adam başını hafifçe çevirdi.
— Ustanın yanına.
Olduğum yerde kaldım.
— Usta mı?
Adam cevap vermeden yürümeye devam etti.
Lyra bana baktı.
— Gitme.
— Ama cevapları bulabiliriz.
— Elias...
— Sadece birkaç soru soracağız.
Lyra derin bir nefes aldı.
— Senin “birkaç soru” dediğin şey yüzünden geçen sefer neredeyse öldürülüyorduk.
— Bu sefer daha dikkatli olurum.
— Bunu da daha önce söyledin.
İstemeden güldüm.
— Tamam, haklısın.
Yaşlı adam koridorun sonuna ulaşmıştı.
Ben defteri sıkıca tuttum.
Tam arkasından gidecekken Lyra kolumdan tuttu.
— Yeter.
Ona baktım.
— Ne?
— Beş dakika önce daha nerede olduğumuzu bile bilmiyorduk. Şimdi yaşlı bir adam çıkıp seni tanıdığını söylüyor, eline A. V. yazılı bir defter veriyor ve “ustanın yanına gel” diyor.
Bir an sustum.
— Evet.
— Ve sen hâlâ peşinden gitmek istiyorsun.
— Çünkü başka ipucumuz yok.
Lyra gözlerini devirdi.
— Tamam. Ama bu sefer tek başına hiçbir şey yapmıyorsun.
— Anlaştık.
Tekrar deftere baktım.
Kapağın kenarında küçük bir yazı fark ettim.
“Elias için.”
Kaşlarımı çattım.
— Lyra...
— Ne oldu?
Defteri ona gösterdim.
— Bu defterin yazıldığı tarih...
Cümlemi tamamlayamadım.
Çünkü defter, ben doğmadan yıllar önce yazılmıştı.
Lyra'nın yüzündeki ifade değişti.
Koridorun sonunda yaşlı adam bizi bekliyordu.
Sonra elindeki çantayı açtı.
İçinden eski bir cep saati çıkardı.
Saate baktı.
— Vaktimiz azalıyor.
Telefonumun ekranına baktım.
167:42:18
Geri sayım devam ediyordu.
Ve biz geçmişteydik.
Üstelik ne kadar kalacağımızı hâlâ bilmiyorduk.