4. BÖLÜM — PASLI ŞAFAK
4. BÖLÜM — PASLI ŞAFAK
Tecrit kampına giden yolun bu kadar uzun olacağını söyleselerdi inanmazdım.
Zaten bana son birkaç gündür söylenen hiçbir şeye inanacak hâlim kalmamıştı.
Çamurlu yolda yürüyorduk. Ayakkabılarımın altı çoktan çamur olmuştu. Her adımda ayağım biraz daha yere gömülüyordu.
Bir ara durup ayakkabılarıma baktım.
— Harika.
Lyra arkasını dönüp bana baktı.
— Ne oldu?
— Ayakkabılarım.
— Ne olmuş?
— Yeni almıştım.
Lyra birkaç saniye ayakkabılarıma baktı.
— Şimdi eski oldular.
Ona baktım.
— Komik olduğunu mu düşünüyorsun?
— Biraz.
Gözlerimi devirdim.
— Çok komiksin.
Yürümeye devam ettik.
Bir süre sonra yolun kenarında küçük evler görünmeye başladı. Evlerin çoğu taştan yapılmıştı. Pencerelerinde cam vardı ama bizim dünyadaki gibi büyük ve temiz değildi. Bazılarının önünde çamaşırlar asılıydı.
Bir evin önünden geçerken küçük bir çocuk elindeki tahta arabayı yerde sürüklüyordu.
Telefonuma baktım.
Sonra çocuğa.
Sonra tekrar telefonuma.
Çocuğun elindeki oyuncak bile benim telefonumdan daha eski görünüyordu.
İçimden bir şey söylemek geldi ama sustum.
Çünkü bu dünyaya her baktığımda başka bir şey fark ediyordum.
Ve her fark ettiğim şey, kendi dünyamın ne kadar uzakta olduğunu hatırlatıyordu.
İleride kalabalık bir pazar vardı.
Lyra beni oraya doğru götürürken insanlar etrafımızdan geçiyordu. Kimi el arabası taşıyor, kimi çuval sürüklüyor, kimi de küçük at arabalarının arkasında oturuyordu.
Bir dükkânın önünde durdum.
Camın arkasında garip metal parçaları vardı.
Dişli.
Vida.
Bakır borular.
Küçük çarklar.
Bir makinenin parçalarına benziyorlardı.
— Bunlar ne?
Lyra omuz silkti.
— Makine parçaları.
— Herkes kendi makinesini mi yapıyor burada?
— Hayır.
— İyi. Bir an herkesin mühendis olduğunu düşündüm.
Lyra güldü.
Dükkânın içinden yaşlı bir adam çıktı.
Elinde yağlı bir bez vardı.
Bizi görünce başını salladı.
— Ustanın yanına mı gidiyorsunuz?
Lyra cevap verdi.
— Evet.
Adamın yüzü bir anda ciddileşti.
— Hâlâ vazgeçmedi demek.
— Neyden?
Adam bana baktı.
— Elektrikten.
Bir an sustum.
Elektrik kelimesini duyunca istemeden dikkat kesildim.
— Elektrik mi?
Adam başını salladı.
— İnsanlar onun fikrinden korkuyor.
— Neden?
— Çünkü anlamadıkları şeylerden korkarlar.
Bu cümle hoşuma gitmişti.
Ama adam devam etmedi.
Bezini omzuna atıp dükkânına geri döndü.
Ben arkasından baktım.
— Lyra.
— Efendim?
— Ustan gerçekten ne yapıyordu?
Lyra birkaç saniye sessiz kaldı.
— Çok şey.
— Bu cevap değil.
— Şimdilik bu kadar.
— İnsanlar neden ondan bu kadar korkuyor?
Lyra cevap vermedi.
Tekrar yürümeye başladık.
Ben de peşinden gittim.
Ama artık aklım başka yerdeydi.
Elektrik.
Usta.
Yanmış atölye.
Ve benim geldiğim dünya.
Bunların arasında bir bağlantı vardı.
Henüz ne olduğunu bilmiyordum.
Ama vardı.
Pazarın sonuna geldiğimizde başka bir şey gördüm.
Kocaman bir makine, yolun ortasından ilerliyordu.
Önünden beyaz buhar çıkıyordu.
Tekerlekleri metaldi.
Her hareketinde tak... tak... tak... diye ses çıkarıyordu.
Arkasında iki vagon vardı.
İnsanlar yolun kenarına çekiliyordu.
Ben olduğum yerde kaldım.
— Bu ne şimdi?
Lyra dönüp baktı.
— Buhar taşıtı.
— Bununla mı gidiyorsunuz?
— Evet.
Makine yanımızdan geçerken yüzüme sıcak hava çarptı.
Geri çekildim.
— Tamam. Bundan nefret ettim.
Lyra güldü.
— Daha önce görmedin mi?
— Hayır.
— Senin dünyanda ne var?
Telefonumu çıkardım.
— Bunlar var.
Ekranı ona gösterdim.
Lyra ekrana baktı.
— Bu nedir?
— Telefon.
— Nasıl çalışıyor?
— Elektrikle.
Bir an sessiz kaldı.
Sonra bana baktı.
— Sen elektrikle çalışan bir dünyadan geliyorsun.
Bu kez cevap vermedim.
Çünkü bunu söylemesiyle kafamdaki bazı parçalar yerine oturmaya başlamıştı.
Başımı kaldırdım.
Gökyüzünde bakır kablolar uzanıyordu.
Binaların çatılarında küçük buhar makineleri vardı.
Yolun kenarında gaz lambaları için metal direkler dikilmişti.
Her yerde aynı şey vardı.
Buhar.
Kömür.
Bakır.
Metal.
Ama elektrik yoktu.
En azından benim bildiğim şekilde yoktu.
Telefonumun ekranına tekrar baktım.
%75
Bir anda şarj yüzdesi gözüme çok daha önemli görünmeye başladı.
— Bunu şarj etmem lazım.
Lyra kaşlarını çattı.
— Ne?
— Telefonu.
— Nerede şarj edeceksin?
Etrafıma baktım.
— Bilmiyorum.
Lyra gülümsedi.
— O zaman biraz sorun var.
— Fark ettim.
Telefonu cebime koydum.
Yürümeye devam ettik.
Güneş yavaş yavaş batıyordu.
Hava kararınca şehir tamamen değişti.
Birer birer gaz lambaları yakıldı.
Ama ışıkları benim dünyamdaki sokak lambalarına hiç benzemiyordu.
Sarı, titrek ve zayıftı.
Bazılarının camları isten kararmıştı.
Bir lambanın altından geçerken durdum.
Elimi ışığa doğru uzattım.
— Buna gerçekten ışık mı diyorsunuz?
Lyra bana baktı.
— Ne var?
— Hiçbir şey göremiyorum.
— Yine de geceleri işe yarıyor.
— Benim dünyamda bir sokağı bununla aydınlatmaya kalksanız insanlar dalga geçerdi.
Lyra başını salladı.
— Senin dünyanı çok merak ediyorum.
— Ben de kendi dünyamı merak ediyorum.
Bunu söylerken sesim istemeden değişti.
Çünkü ilk kez gerçekten özlediğimi fark ettim.
Telefonum.
Odam.
İnternet.
Normal bir yatak.
Babamın evde olup olmaması bile umurumda değildi.
Yeter ki eve dönebileyim.
Bileğim bir anda yandı.
— Ah!
Elimi bileğime götürdüm.
Mavi mühür yeniden parlamıştı.
Rakamlar değişiyordu.
164:58:12
Bir saniye sonra...
164:58:11
Sonra...
164:58:10
Kalbim hızlandı.
— Bu kadar hızlı mı?
Lyra yaklaştı.
— Ne?
— Hiçbir şey.
Mührü elimle kapattım.
Ama ışık parmaklarımın arasından bile görünüyordu.
Tam o sırada kafamın içinde o sesi tekrar duydum.
“Zaman daralıyor, Elias.”
Gözlerimi kapattım.
— Kes sesini.
Lyra bana baktı.
— Kiminle konuşuyorsun?
— Kimseyle.
Ses sustu.
Bir süre sonra şehrin dışına çıktık.
Yol gittikçe ıssızlaştı.
Evler azaldı.
Ağaçların arasında eski bir demir çit görünmeye başladı.
Çitin arkasında birkaç baraka vardı.
Uzakta duman yükseliyordu.
Lyra durdu.
— Geldik.
Çite baktım.
— Burası mı?
— Tecrit kampı.
İçimden kötü bir his geçti.
Kapının önünde iki görevli vardı.
Bize baktılar.
Lyra öne çıktı.
— Ustamı görmeye geldim.
Görevlilerden biri bana baktı.
Sonra bileğime.
Bakışı birkaç saniye orada kaldı.
— Sen kimsin?
Omuzlarımı silktim.
— Elias.
— Nereden geldin?
Bir an düşündüm.
Sonra istemeden gülümsedim.
— Uzaklardan.
Adam kaşlarını çattı.
— Neresi?
— Gerçekten çok uzak.
Lyra dirseğiyle bana hafifçe vurdu.
— Ciddi ol.
— Ciddiyim.
Görevli bir süre bana baktı.
Sonunda kapıyı açtı.
İçeri girdik.
Kampın içinde birkaç küçük baraka vardı. İnsanlar sessizce dolaşıyor, bazıları ellerindeki metal parçaları tamir ediyordu.
Bir barakanın önünde durduk.
Lyra perdeyi gösterdi.
— İçeride.
Derin bir nefes aldım.
Elimi perdeye uzattım.
Tam açacakken içeriden bir ses geldi.
— Lyra?
Lyra cevap verdi.
— Benim.
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra içeriden yaşlı bir adamın sesi duyuldu.
— Yalnız mısın?
Lyra bana baktı.
Ben de ona.
Sonra perdeyi araladım.
İçeride yaşlı bir adam masanın başında oturuyordu.
Önünde yanmış kâğıtlar vardı.
Bakır teller.
Küçük çarklar.
Ve yarım kalmış bir makine.
Adam önce Lyra'ya baktı.
Sonra bana.
Sonra gözleri yavaşça bileğime indi.
Yüzündeki ifade bir anda değişti.
Ayağa kalktı.
— O mühür...
Ben bileğime baktım.
Mavi ışık hâlâ yanıyordu.
Adam bana doğru bir adım attı.
— Nereden aldın onu?
Cevap veremedim.
Çünkü ben de bilmiyordum.
Ama adamın yüzüne bakınca bir şeyi anladım.
Bu mühür...
Onun için yabancı değildi.
Ve bu, şimdiye kadar duyduğum en kötü haberdi.
Bileğimdeki sayaç bir saniye daha azaldı.
164:57:41