5. BÖLÜM — İHANETİN GÖLGESİ
5. BÖLÜM — İHANETİN GÖLGESİ
Perdeyi araladığımda karşımdaki adamın yüzündeki ifade değişti.
Gözleri doğrudan bileğime kilitlenmişti.
— O mühür...
Elimi istemsizce bileğime götürdüm.
— Ne olmuş ona?
Adam cevap vermedi.
Bir adım daha attı.
— Nereden aldın onu?
— Bilmiyorum.
— Bilmiyor musun?
— Evet. Bilmiyorum.
Sinirlenmeye başlamıştım.
Son birkaç gündür herkes bana aynı şeyi yapıyordu.
Bir şey soruyorlar, ben cevap veriyorum, sonra sanki yalan söylüyormuşum gibi yüzüme bakıyorlardı.
— Bakın, dedim. — Ben de bunun ne olduğunu öğrenmeye çalışıyorum.
Adam gözlerini benden ayırmadı.
— Sen buraya nasıl geldin?
Tam cevap verecektim ki dışarıdan yüksek bir metal sesi geldi.
GÜM!
Hepimiz irkildik.
Lyra kapıya döndü.
— Ne oluyor?
Dışarıdan bağırışlar yükselmeye başladı.
— Kampı arayın!
— Hiçbir yeri atlamayın!
— Yabancıyı bulun!
Kaşlarımı çattım.
— Yabancı mı?
Lyra bana baktı.
— Seni arıyorlar.
— Beni mi?
Başka bir metal sesi duyuldu.
Bu kez daha yakındı.
Mucit ayağa kalkmaya çalıştı.
— Buradan gitmelisin.
— Nereye gideceğim?
— Geç kaldın.
— Neye geç kaldım?
Cevap vermedi.
Çadırın dışından ayak sesleri geldi.
Bir anda perde açıldı.
İki muhafız içeri girdi.
Üzerlerinde ağır metal parçalarından yapılmış zırhlar vardı. Ellerindeki silahlar da daha önce gördüklerime hiç benzemiyordu. Kısa metal boruların arkasından buhar çıkıyordu.
Biri doğrudan bana baktı.
— Sen!
— Ben ne?
Adam silahını kaldırdı.
— Ellerini kaldır!
Gözlerimi devirdim.
— Sakin ol. Bir şey yapmıyorum.
Lyra araya girmeye çalıştı.
— O sadece—
— Sus!
Adam Lyra'ya bağırınca sinirlendim.
— Ona bağırma.
Muhafız bana döndü.
— Diz çök!
— Hayır.
Lyra'nın gözleri büyüdü.
Mucit başını kaldırdı.
— Elias...
— Ne?
— Şimdi tartışma.
— Ama adam bana silah doğrultuyor.
Muhafız bir adım attı.
— Diz çök!
— Duymadın mı? Hayır dedim.
Sonrasını tam anlayamadım.
Bir muhafız üzerime atıldı.
Dengemi kaybedip yere düştüm.
— Hey!
Kollarımı arkaya doğru büktüler.
— Bırakın beni!
Metal kelepçe bileklerime geçti.
Canım acıdı.
— Tamam, tamam! Yeter!
Cebimdeki telefon yere düştü.
Ekranı hâlâ açıktı.
Muhafızlardan biri eğilip telefonu aldı.
Ekrana baktı.
Sonra diğerine.
— Bu o.
İçimden kötü bir his geçti.
— Ne “bu”?
Adam telefonu havaya kaldırdı.
— Yasaklı cihaz.
— Telefon o.
Adam yüzüme baktı.
— Adı ne olursa olsun.
— Telefon diyorum.
Beni dinlemiyordu bile.
Dışarı çıktığımızda kampın ortasında bir kalabalık oluşmuştu.
İnsanlar uzaktan bizi izliyordu.
Bazıları fısıldaşıyor, bazıları korkuyla geri çekiliyordu.
Komutan olduğunu düşündüğüm biri kalabalığın önüne çıktı.
Üzerindeki metal zırh diğerlerinden daha ağırdı.
Telefonumu eline aldı.
— Bu cihaz senin mi?
— Evet.
— Nereden aldın?
— Benim.
— Nereden?
— Benim dünyamdan.
Komutan kaşlarını çattı.
— Hangi dünya?
Bir an sustum.
Bunun iyi bir cevap olmadığını anladım.
Ama geri adım atacak da değildim.
— Uzak bir yer.
Komutanın yüzü sertleşti.
— Demek konuşmak istemiyorsun.
— Hayır, konuşmak istiyorum. Ama siz sürekli aynı soruyu soruyorsunuz.
Kalabalıktan birkaç kişi güldü.
Komutan onlara baktı.
Sonra yeniden bana döndü.
— Atölyeyi sen yaktın mı?
Kalbim bir an duracak gibi oldu.
Hiçbir şey söylemedim.
Lyra uzaktan bana bakıyordu.
Mucit de.
Komutan bunu sessizliğimden anlamış gibi başını salladı.
— Demek doğru.
— Hayır.
Sesim bu kez daha sert çıktı.
— Ben kimsenin atölyesini yakmadım.
Bu tam olarak doğruydu.
Ben sadece...
Bir şey olmuştu.
O geceyi düşündüm.
Paslı lambayı.
Ateşi.
Dumanı.
İçim sıkıştı.
Komutan telefonumu kaldırdı.
— Bu cihaz atölyenin yandığı gece ortaya çıktı.
Başımı kaldırdım.
— Ne?
— Seni kimse daha önce burada görmedi.
— Çünkü ben burada yaşamıyorum!
Kalabalıkta yeniden uğultu yükseldi.
Komutan bana yaklaştı.
— O zaman nereden geldin?
Cevap veremedim.
Çünkü gerçeği söylesem bana inanmayacaklardı.
“Gelecekten geldim.”
Bunu söylesem muhtemelen beni deli sanacaklardı.
Komutan elini kaldırdı.
— Götürün.
— Ne?
Muhafızlar yeniden kollarımdan tuttu.
— Bir dakika! Nereye götürüyorsunuz?
Kimse cevap vermedi.
Lyra öne çıktı.
— Durun!
Muhafızlardan biri onu geri itti.
— Lyra!
Bana baktı.
Yüzündeki korkuyu ilk kez bu kadar açık görüyordum.
— Elias...
— Ne?
— Sana yardım edeceğim.
— Nasıl?
Cevap veremeden beni götürdüler.
---
Kampın altındaki taş merdivenlerden aşağı indirildim.
Her basamakta hava biraz daha soğuyordu.
Duvarlardan su sızıyordu.
Burnuma nem ve pas kokusu geldi.
— Burası da neresi?
Muhafızlardan biri cevap vermedi.
— Soru soruyorum.
Yine cevap yok.
— Süper.
Sonunda ağır bir demir kapının önünde durduk.
Kapı açıldı.
Beni içeri ittiler.
Dengemi zor toparladım.
Kapı arkamdan kapandı.
GÜM.
Bir süre kapıya baktım.
Sonra etrafa.
Küçük bir taş oda.
Bir köşede eski bir yatak.
Duvarlarda nem.
Tavanda küçük bir gaz lambası.
Telefonum yoktu.
Çantam yoktu.
Hiçbir şeyim yoktu.
Elimi cebime attım.
Boştu.
— Harika...
Duvara yaslandım.
Sonra bileğime baktım.
Mavi mühür karanlıkta daha da belirgin görünüyordu.
160:22:45
— Daha ne kadar kötü olabilir?
Cevap gelmedi.
Bir süre sessizce oturdum.
Sonra kafamın içinde o tanıdık ses duyuldu.
“Sessizlik seni yutuyor, Elias.”
Gözlerimi kapattım.
— Yine başladın.
“Zaman azalıyor.”
— Farkındayım.
“Ne yaptığını hatırla.”
Gözlerimi açtım.
— Ne yaptığımı zaten biliyorum.
Bir an sustum.
Sonra kendi kendime baktım.
Gerçekten biliyor muydum?
Atölye.
Yangın.
Mühür.
Elektrik.
Mucit.
Bunların hepsi birbirine bağlanıyordu.
Ama nasıl?
Tam o sırada koridorun diğer tarafından çok hafif bir ses geldi.
Tık.
Başımı kaldırdım.
Kapının küçük demir aralığına baktım.
Bir gölge belirdi.
Lyra.
Elinde bir şey vardı.
Küçük bir kâğıt parçası.
Fısıldadı:
— Elias.
Hemen kapıya yaklaştım.
— Buraya nasıl geldin?
— Sessiz ol.
Kâğıdı parmaklıkların arasından içeri uzattı.
Aldım.
Üzerinde birkaç çizim vardı.
Bakır teller.
Daire şeklinde bir mekanizma.
Ve daha önce gördüğüm bir sembol.
Mavi mühürün aynısı.
Kaşlarımı çattım.
— Bu ne?
Lyra etrafa baktı.
— Ustanın defterinden.
— Neden bana getirdin?
Lyra'nın sesi iyice kısıldı.
— Çünkü o seni görünce korkmadı.
— Ne demek bu?
— Seni bekliyordu.
Bir an hiçbir şey söyleyemedim.
— Beni mi?
Lyra başını salladı.
— Evet.
Bileğimdeki mühür yeniden parladı.
160:15:10
Kâğıttaki sembole baktım.
Sonra bileğime.
İlk kez gerçekten korktum.
Çünkü bütün bunların tesadüf olma ihtimali giderek azalıyordu.
Ve ben hâlâ buradan nasıl çıkacağımı bilmiyordum.
Yorumlar
- Ötüken Kalemi 00 Kalem: çok teşekkür ederim canım içi
- Damla Pınar: @otukenkalem00 öyle değil mi
- Ötüken Kalemi 00 Kalem: çok teşekkür ederim bakalım
- Recep Sağlam: eğer bu mühürle ilgiliyse fazlasıyla işin içindesin Elias