Camdan Şatolar
14. BÖLÜM
Camdan Şatolar
Kitabıma hoş geldiniz sizleri burda görmek emin olun harika bir duygu tekrardan iyi okumalar dilerim yorumlarınızı ihmal etmeyin öpüldünüz :)
Dikkat ⚠️ : Bu kurgu kan ve rahatsız edici öğeler içermektedir. Küçük yaşta ve çabuk etkilenen okuyucuların okumasını tavsiye etmiyorum.
🎵Bedelini Ödedim🎵
"Kalbini çamurdan objeleştirdim; odalarında gezindim izlerimi bulurum diye, sonra baktımki çöplüğün genişliği had safhayıda aşmış."
-Duru Akar
5 Yıl Önce
Dirseğimi sıranın üzerine koydum, avuç içlerimi yanaklarıma dayadım. Geceden kalma yorgun gözlerle ceza hukuku dersini detaylı anlattığına emin olduğum öğretmene bakındım; ama şuan beyin hücrelerim yanıyordu ve derse odaklanmak çok zordu. Kalın kitabın üzerinde gezinen parmaklarımı ne zaman geldiği bilmediğim adamın elleri ile çevrelenmişti. Gözlerim amansızca kocaman oldu, yanımda oturana göz ucuyla baktım. Kafasını omzuma usulca koydu “Ne zaman gidiyoruz ?” Sesler kesildi, kalbim gümbürtü ile çarpmaya başladı yanaklarıma yayılan sıcaklığı onun gelmesiyle daha da alevlenmişti “Ders çıkışında konuşalım.” Omzuma sinen kokusunu keskince içime çektim, karnımda uçuşan kelebekler kokusuyla dans ediyordu. Dudaklarım hafifçe kıvrıldı “Dersteyiz…” Başını omzumda gezdirirken vazgeçmişti en sonunda bedenini dikleştirdi.
Derse odaklanmak artık daha da zordu Dağhan’nın gelişi tüm planlarımı çöpe atmıştı. Parmak uçları tekrardan ellerimi kavradığında bir birine kenetlendi sanki ayrılmayacakmış gibi sıkıca tuttu ve ders bitene kadar hiç bırakmadı.
Amfiden ayrılırken fakültenin kalabalık koridoruna karıştık. Dağhan adımlarını büyük tutuyor, beni de peşinden sürüklüyordu. Çevredeki öğrencilerin gürültüsü arasından sıyrılıp bahçeye çıkan merdivenlere yöneldik. Elimi tutan parmaklarının baskısı, arkasına bakmadan beni yönlendirişi, onun her zamanki sabırsız tavrının bir parçasıydı.Merdivenlerin sonuna geldiğimizde aniden durdu ve bana döndü. Bakışları ceza hukuku dersindeki o sakin halinden sıyrılmış, tamamen ne yapacağını bilen o kararlı haline bürünmüştü.
"Araba hemen köşede," Çenesini otopark yönüne doğru sallayarak. "Fakülteden uzaklaşalım, kafan dağılır." Dersin yorgunluğu üzerimdeydi ama onun bu emrivaki tarzına alışkındım. İtiraz etmeme fırsat vermeden yürümeye devam etti. Gelecekte, onun bu her şeyi kontrol etme isteğinin hayatımı nasıl bir enkaza çevireceğini o an kestiremiyordum. Benim için sadece o anki kararlılığı ve beni bu boğucu okul atmosferinden çıkarma isteği önemliydi. "Tamam," Adımlarına ayak uydurarak. "Nereye gidiyoruz peki?"
Cevap vermedi, sadece yan profilinden dudaklarının kenarının hafifçe kıvrıldığını gördüm. Arabanın yanına vardığımızda kapımı açtı ve geçmemi bekledi. Arabanın kapısını kapatıp sürücü koltuğuna oturduğunda, dışarıdaki tüm gürültü bir anda kesildi. Anahtarı kontağa taktı ama motoru çalıştırmadı. Sırtını koltuğa yaslayıp yüzünü tamamen bana döndü, doğrudan üzerime dikilen bakışlarında yorgunluğumu ölçen bir ifade vardı.
Uzanıp sağ eliyle çenemi kavraması ve beni kendine çekmesi saniyeler sürdü. Dudakları dudaklarıma kapandığında, acele etmeyen ama fazlasıyla net ve kısa bir an paylaştık. Dudaklarımızın temas ettiği o birkaç saniyede günün tüm ağırlığı geride kaldı. Geri çekildiğinde başparmağı alt dudağımın kenarını usulca sıyırdı, yüzünde beni anında sakinleştirebildiğini bilmenin verdiği o özgüvenli ifade belirdi.
Elini çenemden çekip vitese attı ve gaza bastı.
Araba otoparktan çıkıp ana yola doğru süzülürken başımı koltuğa yasladım, gözlerimi yoldan ayırmayan o kararlı profiline çevirdim. Ağaçların gölgesi arabanın ön camından hızla akıp giderken, Dağhan gözlerini yoldan ayırmadan sağ elini vites kutusunun üzerindeki elimin üzerine yeniden kenetledi.
Telefonu avuçlarımdan gezdirirken bakışları üzerime gölge gibi düştü “Sorun ne ?” Gözleri bir bana bir yola kayıyordu.Ekrandan yansıyan ışığın yüzümdeki kararsızlığı ele vermesinden çekinerek parmaklarımı kilit tuşuna bastırdım. Dudaklarımı birbirine bastırdım, içimde büyüyen o devasa sırrın ağırlığı kalbimin ritmini tamamen altüst etmişti.
Günlerdir geceleri gözüme uyku girmemesinin, ceza hukuku dersinde beyin hücrelerimin yanmasının asıl sebebi üzerimdeki yorgunluk değildi. Elimi hafifçe karnımın üzerine koymamak için kendimi zor tuttum. "Yok bir şey," Bakışlarımı dışarıdaki sahile çevirdim camı açmak için doğrulduğumda Dağhana döndüm. “Sadece... hayatımızın bundan sonra nasıl değişeceğini düşünüyordum." İçimde büyüyen ikimize ait bir bebek vardı ona ne zaman söylemem gerektiğini bilmiyorum. Arabanın camını yarıya kadar indirdiğimde sahilin o iyot kokulu esintisi içeri doldu, yol boyunca yanaklarımda biriken o sıcaklığı biraz olsun dağıttı. Dağhan gözlerini yoldan ayırmadan sağ elini elimin üzerinde biraz daha sıktı, araba sahil şeridi boyunca düz bir çizgide akmaya devam ediyordu.
Gözleri bir anlığına yoldan çıkıp doğrudan yüzüme odaklandı. "Biz beraber olduğumuz sürece hiçbir şey değişemez Duru," dedi, ses tonundaki o sorgulanamaz netlik içimi bir kez daha titretti. "Hayatımızı da geleceğimizi de sadece biz şekillendiririz. Hele bir mezun olalım, staj bitsin, o savcılık cübbesini üzerime geçireyim... Önümüzde hiçbir engel kalamayacak." Gözlerindeki o hırslı pırıltıyı, sadece savcılık kariyerine odaklanmış o katı kararlılığı çok iyi biliyordum. Onun zihnindeki gelecekte sadece mahkeme salonları, adliye koridorları ve tırnaklarıyla kazıyarak tırmanmak istediği o basamaklar vardı. Bir çocuğa, hele ki şu an, hayatında asla yer yoktu. Onun için çocuk, yoluna taş koyacak devasa bir ayak bağından başka bir şey değildi.
Karnımın derinliklerindeki o sessiz mucizeyi, ikimizin parçası olan o küçük varlığı öğrendiğinde bu kariyer odaklı, kontrolcü tavrının nasıl bir tepki vereceğini kestirmek imkansızdı.
İstanbul / Ofis
Yavaşça arkasını döndü, kalçasını tezgaha yaslayıp kollarını göğsünde birleştirdi. Yüzündeki o her zamanki ifadesiz maske geri gelmişti ama gözlerinde, sınırlarını zorlamamdan hoşlanıp hoşlanmadığını çözemediğim tehlikeli bir pırıltı vardı. Mutfağın loş ışığı, keskin çene hatlarına sert gölgeler düşürüyordu. “Artık gide bilir miyim ?” Dudaklarımdaki tebessümü bozmadan ona doğru bir adım attım, aramızdaki mesafeyi kapatarak tezgahın üzerindeki kendi tabağımı da elime aldım."Gidebilirsin.” Tabağı onun bıraktığı yerin hemen yanına yavaşça bıraktığımda çıkışa yönelmek için hamle yaptı.
Omuzları yanımdan geçerken mutfağın dar kapı eşiğinde yarattığı o gölge üzerime düştü. İtiraz etmemiş, her zamanki gibi üstelememiş ve benden bu kelimeyi duyar duymaz adımlarını koridora doğru yönlendirmişti. Ancak aramızdaki o birkaç saniyelik mesafe açılırken, az önce mutfak tezgahının üzerinde bıraktığı o gergin havanın ağırlığı hâlâ arkasında bir iz gibi asılı duruyordu. Koridordan Deniz’in evrakları çantasına yerleştirirken çıkardığı o fermuar sesi ve ardından ikisinin kısık sesli, ne konuştukları anlaşılmayan mırıltıları mutfağa kadar ulaştı. Mutfaktan çıkıp onları koridorda yan yana gördüğümde “Neden bir şeyler yapmıyoruz ?” Bu sorumla birlikte koridordaki tüm hareketlilik bıçak gibi kesildi. Deniz, elindeki çanta fermuarını yarıda bırakıp şaşkınlıkla başını kaldırdı. Karan ise adımlarını tamamen durdurmuştu.
Arkası bana dönüktü, geniş omuzları bir anlığına gerildi ve o sarsılmaz sakinliğiyle yavaşça bana doğru döndü. Gözlerini doğrudan gözlerime diktiğinde, az önce mutfakta yarım kalan o meydan okuyan pırıltı yeniden canlanmıştı. "Ne yapmak istiyorsun?" Sesinde en ufak bir alay yoktu, aksine ne kadar ileri gidebileceğimi ölçen buz gibi bir ciddiyet barındırıyordu. Evimin taranma ihtimalinden, adliye koridorlarından ve peşimizdeki o karanlık davadan birkaç dakikalığına da olsa sıyrılmak istiyordum.
Zihnimin içindeki sesleri susturmanın tek yolu buydu. "İçmeye gidelim," Bakışlarımı ondan ayırmadan kapının kenarındaki portmantoya doğru yürüdüm, ceketimi elime aldım. "Bu geceyi birbirimizi tehdit ederek ya da evimin pencerelerinin ne zaman kırılacağını bekleyerek geçirmeyeceğim. Madem güvend