Zamanda Tutsak
11. BÖLÜM
Tekrardan kitabıma hoş geldiniz sizleri burda görmek emin olun harika bir duygu tekrardan iyi okumalar dilerim yorumlarınızı ihmal etmeyin öpüldünüz :)
Dikkat ⚠️ : Bu kurgu kan ve rahatsız edici öğeler içermektedir. Küçük yaşta ve çabuk etkilenen okuyucuların okumasını tavsiye etmiyorum.
🎵 Nuvole Bianche 🎵
2025 Şubat Ayı
Telefon elimde öylece kala kaldı. Koltuktan doğrulamadım bile, dizlerimin üzerinde büyük bir tuğla var gibiydi ve hareket etmemi kısıtlıyordu. Nefes almak ne kadar zordu…
Mesajlar zihnimde dönüp dolaşıyor parmaklarım titremekten uyuşmuştu. Bencil biri…. Lütfen artık bencil olmadan sevdiklerin için bir şey yap Duru. Nefes almalıyım üzerimde duran büyük tuğlayı bacaklarımın üzerinden parçalayarak kaldırdım. Elimde duran telefon parmaklarımdan kayıp giderken zeminin tok sesiyle buluştu. Kulaklarım bunu duydu ama bedenim tepkisizdi. Pencereye doğru ilerledim, perdenin uçlarını tek hamlede kıvırdım pencerenin kulbunu çevirip camı açtığımda yüzüme vuran sert rüzgar saçlarımı acımasızca savurdu.
Soğuk hava tenime buram buram işliyordu, gözlerim dışarda duran siyah arabaya kaymıştı gidiyor mu ? Gözlerim fal taşı gibi açıldı dışarda ki kapıda beliren Karan’nın silüeti belirdiğinde bir adım camdan uzaklaştım başımı oturma odasına çevirdiğimde zeminde ki telefonu almak için eğildimde parmaklarım telefonu kavradı, belimi doğrulttuğumda karşımda beliren beyaz topuklu ayakkabılarıyla Sinemle göz göze geldik.
Şaşkınlıkla geri çekildiğimde yüzünde ki o kısacık donukluğu göre bilmiştim ardından gülümseyerek “Hoşgeldin Duru.” Dedi sesinde zerre mutluluk yoktu aksine sinirli gibiydi, camdan esen rüzgar saçlarımı kısacık da olsa öne doğru savurduğunda “Merhaba.” Dedim zorunlu bir gülümseme de ben yapmıştım. Saç tellerim yüzümde belirirken parmak ucumla kulağımın arkasına aldım Sinemin gözleri hem benim hemde açık olan pencerenin arasında dönüp duruyordu. Elimde ki telefonu sertçe kavradığımda “Nasılsın ?” Dedim sesimden çıkan fısıltıyla onu baştan aşağı süzdüm ama o zaten onu incelediğimi biliyordu “Gayet iyiyim, sen nasılsın ?” Diyerek benim yaptığım incelemeyi o da yapmıştı yırtık elbisemle göz göze geldiğinde dudakları kısılırcasına “Pek iyi görünmüyorsun.” Dedi, bedenim bir hata arar gibi diğer elimle elbisenin kumaşına elim ilişti. “Ha…o mu sadece bir kaza.” Dedim elbisenin kumaşını sıkıca çektim.
Sinem arkasını döndükten sonra bir kaç adım atarak koltuğa yöneldi, ayak bileğinde görünen kelebek dövmesine gözüm kaydı. Saçlarına iliştiği parmaklarını geriye doğru ittirip koltuğa oturdu bacaklarını üst üste attı etrafa hafif göz gezdirdi “Dün neler oldu ?” Dedi sesizliği bozarak. Ayakta durdum onun sorusuna cevap bulamayacak kadar çok tetiklenmiştim “Konudan haberim yok.” Dedim başımı dikleştirip Sinemin karşısında ki koltuğa oturdum elimde duran telefonu masanın üzerine yerleştirdikten sonra masanın diğer tarafında duran tepsinin içerisinde ki kaşarlı tostuma kaymıştı gözlerim. Sinem eliyle masa da ki tabağa işaret edercesine “Lütfen yemeğini ye.” Dedi iyilik meleğine taş çıkartacak cinsten bir samimiyetle. Yüzüme taktiğim bu ilgisine karşılık olan maskeyle gülümsedim “Teşekkür ederim.” Dedim.
Omurgamı masaya doğru kıvırdığımda elimle tepsiye uzandım kendime doğru çektiğim tepsi masada cızırtılı bir ses bırakıyordu “Bana kendinden bahset biraz.” Dedi gözleri elimde beliren tosta kaymıştı. Tostan bir ısır aldım, konuşacak ne gibi bir samimiyet geliştirmişti ki bu kadınla. Boğazımdan kayıp giden tost parçası konuşmamı sağlamıştı “Aslen Malatyalım.” Dedim, kendimden bilgi vermeyi sevmiyordum ama zorunlu tutulmuş gibi bir halim vardı. “Yirmi sekiz yaşındayım.” Diyerek ekledim. Ellerimde beliren yağlılık hissinden hoşlanmazdım ama tost yerken bu istisna oluyordu. “Demek Malatyalısın, gider misin sıklıkla.” Dedi bacaklarına doğrulttuğu parmak uçları birbirine kenetleyerek. “Evet, ailem orda yaşıyor.” Tostan bir ısırık daha aldığımda, Sinem kahkaha atarcasına gülümsedi “Yemek yemeyi sever misin?” Dedi elimde ki tosta bakarak. Cevap vermek için iyice çiğnedim “Evet, severim kim sevmez ki.” Zorlukla çıkan sesimle tostu tabağın içine bıraktım.
Koltuktan kalktığımda üzerime yapışan kırıntılar gözüme ilişmişti “Karan üst katta ki odalardan birini kullana bileceğimi söylemişti.” Dedim, Sinemin gözleri keskince parladığında ve üzerimde hissettiğimde “Ah elbette kullana bilirsin.” Dedi sesinin tonu pekte içten gelmiyordu ama yapacağım başka bir şey yoktu.
Kendisi de koltuktan ayaklandığında “beni izle.” dercesine bir bakış atmıştı. Onu takip ettiğim dakikalarda yüzüme vuran o kokuyu tekrar duvarlara yapışmış bir meltem gibi estiğini fark ettim. Üst kata çıktığımızda ise merdivenlerin basamakları bana oyun oynarcasına takılmama sebep oluyordu, son basamağa geldiğimde etrafa hafiften gözlerim değdi. Beyaz duvarların üzerinde günlük olmayacak kadar pahalı tablolar vardı buraya daha önce geldiğimde fark etmediğim bir kaç nesnede vardı ama Sinem bunları önememeyecek kadar hızlıydı. “Burası misafir odası, rahat et.” Dedi kapının yanında durduğunda, adımlarımı belirli şekilde odaya doğru attığımda kapıyı hafifçe araladım güneş ışınları açık zeminde belirmişti içeriye tamamen girdiğimde oda anın göründüğünden daha geniş olduğunu girişten fark etmiştim. Beyazlığın hakimiyet kurduğu bu oda da sarı çarşafla örtülmüş yatağa baktım “Sana bir kaç kıyafet getireceğim.” Dedi Sinem, odanın kapısından bile içeriye bakmadan koridordan kayboldu.
Sarı çarşaflı yatağa oturduğumda bir nebzede olsa kendimi güvende hissetmiştim parmaklarım bacaklarımda ki sargıya kaydığında bez parçasını hafifçe kaldırdım, bacağımın üzerinde olan soyulmuş deri; bez parçası kanı durdura bilmişti. Yaraya yavaşça dokunduğumda “Yaralandın mı ?” Dedi tok sesini işittiğimde. Deniz. Bakışları üzerimde kalmıştı, odanın içine girdiğinde “Hayır...” Dedim, diz kapağımda ki açık olan yarayı elbisenin kumaşıyla gizledim.
Ama Deniz umursamaz bir tavırla elbisenin kumaşını elimden çekip kaldırdı “Nasıl oldu bu ?” Dedi gözleri fevrice üzerimde dolaştı. Parmakları yaraya anlığına dokunduğunda “Yeter.” Dedim bacaklarımı ondan uzaklaştırarak. “Sen neden burdasın.” Dedim yataktan ayağa kalkarak, aklı az önce ki olayda kalmış olduğu çok açıktı “Önce sen söyle, bacakların neden kan revan içinde ?” Dedi iki kolunu bedeninde birleştirdi. Sıkılmış bir sesle “Sadece düştüm.” Dedim geveleyerek. En kötüsüde beni iyi tanıyan birine yalan söyleyecek olmamdı. Deniz ifadesiz bir şekilde etrafa bakınıyordu “Neden dikkat etmiyorsun.” Dedi dizini halının üzerine koyup diz kapağıma odaklandı “Temizlemek lazım.” Diyerek beni yatağın üzerine oturturdu.
Kapı yavaşça tıklandıktan sonra parmak ucunda yürüyen cinsten yatağa doğru yaklaştı “Sana bir kaç üst ayarladım.” Dedi Sinem, elinde tuttuğu kıyafetleri usulca yatağın üzerine koyup bize kısa bir bakış atığında. Deniz onu görmezden gelerek “Sen duşunu al.” Dedi dizini halıdan kaldırıp ayağa kalktı. Gözlerimde beliren o doluluk akmaya yer arıyordu. Gülümsedim.
Deniz ve Sinem odadan çıktığında, kapıyı kapatmak için yatağın ucunda doğrulup kapıya yöneldim. Kapının yarım kalmış tarafını da kapatıp arkamı döndüm.
Odanın ışığı sönmüştü ya da güneş çoktan gitmişti. Yanımdaki lavabonun kapısını araladım. Ayaklarımda duran, canımı yakan topuklulara uzandım ve onları çıkarıp kenara bıraktım. Topukluların ardından boyum biraz kısalmıştı belki ama ayaklarım, ilk kez saatler sonra özgür kalmış gibi ferahlamıştı. Banyoya doğru attığım ilk adımla otomatik ışıklar yanarak etrafı aydınlattı. Duşakabin oldukça genişti. Siyah ve altın işlemeli mermerlerin üzerine bastığımda, soğukluk ayak tabanlarımdan bedenime yayılarak adeta beynimi donduracak kadar keskin hissettirdi. Duşakabinin cam kapılarına uzanıp sertçe çekerek açtım. Suyu açtığımda parmak uçlarım kıyafetimin fermuarına kaydı. Fermuarı usulca aşağı indirirken siyah elbise bedenimden sıyrılıp ayaklarımın dibinde kaldı. Duşakabinin içine adım attım.
Suyun bedenimden kayıp, girdaplar hâlinde giderle buluştuğu o kısacık zam