2
Ateş ve Kar
Kapı kapandığında koridorda yankılanan ses uzun süre kulaklarımda kaldı.
Babamın çalışma odasından çıkmıştım.
Ama savaşın içinden çıkamamıştım.
Volkov Malikânesi'nin koridorları çocukluğumdan beri bana bir kale gibi görünürdü.
O gece ilk kez bir hapishaneye benziyordu.
Yavaş adımlarla ilerledim.
Duvarlarda asılı aile portreleri beni izliyormuş gibiydi.
Dedem.
Büyük dedem.
Volkov soyadını kanla büyüten adamlar.
Hepsinin gözlerinde aynı şey vardı.
Acımasızlık.
Güç.
Merhametsizlik.
Bir gün o portrelerin arasına benim de ekleneceğimi söylerlerdi.
Ama hiçbir zaman nasıl biri olacağımı sormamışlardı.
Telefonum titredi.
Ekrana baktım.
Aylina.
Bir saniye içinde açtım.
"Nasılsın?"
Sessizlik.
Sonra nefesi duyuldu.
"Yalan söyleyeceğim."
Gözlerimi kapattım.
"O zaman söyleme."
Uzun bir sessizlik oldu.
"Babam odamın kapısına iki koruma dikti."
Çenem kasıldı.
"Bir yere gitmeme izin vermiyor."
"Penceren var mı?"
Aylina hafifçe güldü.
Bu kadar karanlığın içinde bile sesi içimi aydınlatıyordu.
"Bu bir kaçırma planı mı Volkov?"
"İhtiyaç olursa."
"Delisin."
"Senin yüzünden."
Bu kez gerçekten güldü.
O sesi duyunca bütün dünyanın sustuğunu hissettim.
Belki de bu yüzden tehlikeliydi.
Çünkü onun sesi bütün mantığımı susturabiliyordu.
"Ruslan..."
"Efendim Romanova."
"Şaka yapmayı bırak."
Ses tonu değişmişti.
Ciddileşmişti.
"Ben korkuyorum."
Kalbim sıkıştı.
Aylina Romanova korktuğunu itiraf eden biri değildi.
Çocukluğundan beri kurtların arasında büyümüştü.
"Korkma."
"Bunu söylemek kolay."
"Hayır."
Camdan dışarı baktım.
Kar fırtınası büyüyordu.
"Ben de korkuyorum."
Karşı tarafta sessizlik oldu.
Çünkü bunu ilk kez duyuyordu.
Ruslan Volkov korkuyorum diyordu.
"Ne için?"
"Senin için."
Nefesi titredi.
Sonra fısıldadı.
"Ben de senin için."
O an dünyadaki bütün savaşlar durmuş gibi geldi.
Ama gerçek hayat masal değildi.
Ve masalların aksine bizim hikâyemizin içinde mafya aileleri vardı.
Ertesi sabah Dmitry kapımı yumruklayarak açtı.
Bu alışılmış bir şey değildi.
Dmitry asla paniğe kapılmazdı.
Bu yüzden yatağımdan kalkarken kötü bir şey olduğunu anladım.
"Ne oldu?"
Yüzü bembeyazdı.
"Romanov malikânesinde hareketlilik var."
Bir saniyede ayıldım.
"Ne hareketliliği?"
"Dün gece yirmiden fazla araç giriş yaptı."
Kalbim hızlandı.
"Sebep?"
"Bilmiyoruz."
"Öğren."
Dmitry başını salladı.
Ama yüzündeki ifade değişmedi.
"Bir şey daha var."
"Nedir?"
"Romanov ailesi şehir dışındaki bütün depolarını boşaltıyor."
Sessizlik.
Bu iyi değildi.
Hiç iyi değildi.
Çünkü mafya aileleri depolarını boşaltıyorsa iki sebep vardı.
Kaçıyorlardır.
Ya da savaşa hazırlanıyorlardır.
Romanovlar kaçacak insanlar değildi.
Bu da geriye tek ihtimali bırakıyordu.
Savaş.
Aynı saatlerde...
Aylina Romanova babasının çalışma odasına çağrılmıştı.
Romanov Malikânesi.
Moskova'nın kuzeyinde.
Karla kaplı devasa bir taş yapı.
Aylina içeri girdiğinde babası pencerenin önünde duruyordu.
Arkası dönüktü.
Sessizdi.
Bu daha korkutucuydu.
Çünkü bağıran adamın ne düşündüğünü bilirsiniz.
Sessiz adamın ne yapacağını asla bilemezsiniz.
"Çağırmışsın."
Adam dönmedi.
"Volkov'u seviyor musun?"
Aylina'nın nefesi durdu.
Doğrudan sormuştu.
Yalan söyleyebilirdi.
Belki kurtulurdu.
Ama Ruslan için ilk kez dürüst olmayı seçti.
"Evet."
Roman Romanov gözlerini kapattı.
Sanki duymak istemediği bir şeyi duymuştu.
"Ne zamandır?"
"Bilmiyorum."
"Bu cevap değil."
Aylina gülümsedi.
Acı bir gülümsemeydi.
"Galiba onu görmeyi özlemeye başladığım zamandan beri."
Babası başını eğdi.
Uzun süre konuşmadı.
Sonra fısıldadı.
"Annen de bana böyle bakardı."
Aylina şaşırdı.
Çünkü babası annesinden neredeyse hiç bahsetmezdi.
"O zaman neden karşı çıkıyorsun?"
Roman Romanov yavaşça döndü.
Yüzü sertleşmişti.
"Çünkü ben nasıl biteceğini biliyorum."
O gece Moskova'nın altında başka bir toplantı daha yapılıyordu.
Kimsenin bilmediği bir yerde.
Eski bir metro tünelinde.
Karanlığın içinde üç adam oturuyordu.
Ne Volkov.
Ne Romanov.
Üçüncü bir aile.
Yıllardır gölgelerde bekleyen bir aile.
Masadaki yaşlı adam sigarasını söndürdü.
Ve gülümsedi.
"Sonunda başladı."
Yanındaki adam başını kaldırdı.
"Efendim?"
"Volkovlar ve Romanovlar birbirini parçalayacak."
Yüzündeki gülümseme büyüdü.
"Biz de geriye kalanları alacağız."
Moskova'da yaklaşan savaşın ilk kıvılcımı çoktan yanmıştı.
Ama ne ben...
Ne Aylina...
Ne de babalarımız...
Asıl düşmanın kim olduğunu henüz bilmiyorduk.
Ve bu cehalet, yakında dökülecek kandan daha tehlikeliydi.
Çünkü bazı savaşlar iki taraf arasında başlamaz.
Bazı savaşlar...
Perde arkasındaki üçüncü oyuncu ilk hamlesini yaptığında başlar.Sahne: Kar Fırtınasının Ortasında
Malikânenin doğu kanadı.
Gece yarısı.
Kar camlara vuruyor, rüzgâr eski taş duvarların arasında uluyordu.
Ben odamdaki pencerenin önünde durmuştum.
Telefonum elimdeydi.
Aylina'nın son mesajına bakıyordum.
"İyi ol."
Sadece iki kelime.
Ama içimde garip bir huzursuzluk bırakmıştı.
Kapı aniden açıldı.
Dmitry içeri girdi.
Bu kez kapıyı çalmamıştı.
Bu tek başına bile kötü haber demekti.
"Ruslan."
Sesindeki sertlik dikkatimi çekti.
"Dmitry?"
"Bir adam yakaladık."
Kaşlarım çatıldı.
"Kim?"
"Güney duvarından içeri girmeye çalışıyordu."
Telefonu cebime koydum.
"Romanov mu?"
"Bilmiyoruz."
Birlikte aşağı indik.
Malikânenin bodrum katına.
Nemli taş koridorlardan geçerken içimdeki his büyüyordu.
Bir şeyler yanlıştı.
Çok yanlıştı.
Sorgu odasının kapısı açıldı.
Ortadaki sandalyeye bağlı adam kan içindeydi.
Ama dikkatimi çeken yüzündeki yaralar olmadı.
Boynundaki dövme oldu.
Siyah mürekkeple çizilmiş bir kuzgun.
Kanatlarını açmış bir kuzgun.
Dmitry yüzüme baktı.
"Tanıyor musun?"
Başımı yavaşça salladım.
Hayır.
Ama içgüdülerim bunun önemli olduğunu söylüyordu.
Adam başını kaldırdı.
Kanlı dudakları aralandı.
Ve gülümsedi.
Bu gülümseme beni rahatsız etti.
Çünkü korkmuyordu.
Yakalanmış bir adam gibi görünmüyordu.
Görevini tamamlamış bir adam gibi görünüyordu.
"Volkov..."
Sesindeki alay açıkça hissediliyordu.
"Eğer beni öldüreceksen çabuk ol."
Sandalyenin karşısına oturdum.
"Kimsin?"
Adam güldü.
"Önemli olan ben değilim."
Masaya yumruğumu vurdum.
"O zaman önemli olan ne?"
Adam gözlerini kaldırdı.
Ve tek bir cümle söyledi.
"Romanova ölecek."
Odanın içindeki hava bir anda buz kesti.
Kalbim durmuş gibiydi.
Dmitry adamın yakasına yapıştı.
"Ne dedin sen?"
Adam yine güldü.
Delice.
Rahatsız edici.
Tehlikeli.
"Volkov ile Romanova birbirine âşık olmuş."
Başını iki yana salladı.
"Patron bunu duyunca çok mutlu oldu."
Patron.
Bu kelime beynimde yankılandı.
Üçüncü aile.
Metro tünelindeki adamlar.
Perde arkasındaki oyuncular.
Sandalyeden kalktım.
"Patronun kim?"
Adam sustu.
Dmitry bıçağını çekti.
Ama adamın yüzündeki ifade değişmedi.
Sanki ölmekten korkmuyordu.
Sanki ölmek için gönderilmişti.
Sonra aniden başını geriye attı.
Boğazından garip bir ses çıktı.
Dmitry küfür etti.
Ben ileri atıldım.
Ama geç kalmıştık.
Adam ağzında sakladığı zehir kapsülünü kırmıştı.
Birkaç saniye içinde gözleri boşaldı.
Ve sandalyede hareketsiz kaldı.
Sessizlik.
Uzun.
Rahatsız edici.
Ölüm kokan bir sessizlik.
Dmitry masaya yumruk attı.
"Kahretsin!"
Ben ise ölü adamın boynundaki kuzgun dövmesine bakıyordum.
İçimde kötü bir his vardı.
Çünkü artık emindim.
Bu savaş Volkovlar ve Romanovlar arasında değildi.
Birileri bizi birbirimize kırdırmaya çalışıyordu.
Ve daha korkuncu...
Aylina'nın adı onların planlarının tam ortasındaydı.
O anda telefonum titredi.
Mesaj.
Gönderen:
Aylina.
Ekranı açtım.
Mesaj sadece bir satırdan oluşuyordu.
"Ruslan... Malikânede bir yabancı gördüm."
Mesajın devamı yoktu.
Ardından ikinci mesaj geldi.
"Sanırım beni izliyor."
Kalbim göğsümde sertçe vurdu.
Çünkü aynı anda telefon ekranında başka bir şey daha belirdi.
Aylina Romanova'nın konumu çevrimdışı oldu.
Ve o gece ilk kez...
Gerçekten korktum.