Gerçekler
Saçlarımın arasındaki o sıcak nefesi hissettiğimde, hıçkırıklarım biraz olsun hafiflemiş ama göğsümdeki o sızı dinmemişti. Geniş omzuna yaslandığım o sert bedeni, ilk şaşkınlığını atlattıktan sonra beni adeta dış dünyadan koruyan bir kalkan gibi sıkıca sarmıştı. Kokusu; sert tütün ve yabancı, keskin bir yağmur kokusunun karıştığı o tehlikeli ama huzurlu aura, ruhumdaki fırtınanın ortasında tutunduğum tek dal gibiydi.
Yavaşça kollarını sırtımda daha da sıkılaştırdı; başımı yasladığım göğsünden, kalp atışlarının o düzensiz ama güçlü vuruşlarını hissedebiliyordum. Dudakları saçlarımın hemen üzerine değdi; sesini duyamasam da o anki derin sessizliğin içinde bana fısıldadığı kelimeleri sanki zihnimle duydum:
“Şşş... Geçti. Ağlama artık, İmge.”
O an, bu adamın sadece bir sorgucu ya da tehlikeli biri olmadığını, bilerek ya da bilmeyerek hayatımın en karanlık düğümünün tam orta yerine yerleştiğini acı bir şekilde kabullendim. Birkaç dakika boyunca öylece kaldık; ne o beni bıraktı ne de ben kollarının arasından çıkmaya cesaret edebildim.
Nihayet başımı omzundan biraz geriye çektiğimde, fırtınalı, siyahla kahverenginin iç içe geçtiği o derin gözlerle yeniden yüz yüze geldim. Yüzündeki o sert hatlar tamamen yumuşamıştı ama bakışlarındaki o korumacı ve kararlı pırıltı her zamankinden daha keskindi. Parmaklarımı titreyerek göğsümün hizasına kaldırdım; gözyaşlarımı son bir kez ellerimin tersiyle silerken, işaret dilimle ona doğru baktım:
“Çok korkuyorum... Beni bulurlar, değil mi?”
Titreyen ellerimle havaya çizdiğim o korku dolu cümle, aramızdaki o yakın mesafede asılı kaldı. Fırtınalı, siyahla kahverenginin iç içe geçtiği o derin gözler, sorduğum sorunun ağırlığıyla anında koyulaştı. Beni göğsüne yasladığı o geniş ve güven veren bedenini biraz daha dikleştirerek ellerini sırtımda sabitledi.
Dudakları aralandı; o tok ve kalın sesin tonunu hissettiren dudak hareketleriyle, odanın sessizliğini ve içimdeki bütün korkuları paramparça eden o net cevabı verdi:
“Seni buradan almaya kimsenin gücü yetmez, İmge. Buna o katil de dâhil.”
Sözlerindeki o sarsılmaz ve mutlak güven, tenimde yanan bir ateş gibi yayıldı. Beni bulamayacaklarını, bu çelik duvarların arkasında onun kurallarıyla korunduğumu bilmek, ilk defa içimde zayıf da olsa bir umut ışığı yaktı. Kollarının arasındaki o güvenli sığınakta gözlerimi yeniden yumarken, bu adamın bana verdiği sözün arkasında duracağını bütün kalbimle hissediyordum.
Adamın verdiği o mutlak güven veren sözün ardından, içimdeki o korku dalgası yavaş yavaş yerini derin bir meraka ve gerçeğin o soğuk idrakine bıraktı. Burası neresiydi? Dış dünyadan tamamen izole edilmiş gibi duran bu yüksek güvenlikli çelik duvarların ardında kimin evinde ya da hangi cehennemdeydim? Üstelik, hayatımı kurtaran, yaralarımı saran ama adını bile bilmediğim bu adamla ilgili hiçbir şey bilmiyordum.
Titreyen parmaklarımı göğsümün hizasına kaldırarak, bu defa daha sakin ama merakla titreyen hareketlerle işaret dilini başlattım:
“Peki burası neresi? Biz neredeyiz? Adını bile bilmiyorum... Sana nasıl hitap edeceğim?”
Sorularım karşısında adamın yüzündeki o korumacı ve sert hatlar hafif bir tebessümün eşiğinde eridi. Fırtınalı, siyahla kahverenginin iç içe geçtiği o derin gözleri, merakla bakan gözlerime uzunca bir süre odaklandı. Ellerini kollarından yavaşça indirerek omzuma sabitledi ve o tok, kalın sesinin titreşimini hissettiren dudak hareketleriyle yanıt verdi:
“Maalesef bunu söyleyemem, İmge... Buranın neresi olduğunu ya da kim olduğumu öğrenemezsin. Ama bana özel bir şey demek istiyorsan, dilediğini söyle... Kendine bir isim bul, bana onunla hitap et.”
Sözlerindeki o gizemli ve bir o kadar da serbest bırakan tavır, odanın havasını bir anda değiştirdi. Bana kendi kimliğini mühürlerken, bana ad koyma yetkisini vermesi aramızdaki o tuhaf ve gerilimli bağı bambaşka bir boyuta taşıdı.
Adamın bana kendi ismimi seçme özgürlüğü tanıyan o gizemli ve hafif tebessümlü teklifi, zihnimde aniden yıllar öncesine ait, çok derinde saklı kalmış tozlu bir anıyı canlandırdı. O karanlık evin içinde, babamın gölgesinden kaçmaya çalıştığım çocukluk günlerime...
Gözlerim dolu bir halde, fırtınalı ve derin bakışlarıyla beni izleyen o adama baktım. Titreyen parmaklarımı göğsümün hizasına kaldırarak, işaret dilinin o hüzünlü ve kırılgan hareketleriyle anlatmaya başladım:
“Benim küçükken bir tane erkek oyuncağım vardı... Her kızın süslü bebekleri olurdu ama benim tek bebeğim, tek yoldaşım o erkek bebekti. Babam evde olmadığı, o korku dolu anlarda sanki o beni koruyormuş gibi hissederdim. Bir gün adını babama sordum ve bana 'Mirzan' demişti... Anlamını bile bilmiyorum ama sana o ismi versem olur mu?”
İşaret dilimle havalandırdığım o çocukluk hatırası ve dökülen kelimeler, odadaki bütün havayı bir anda dondurdu. Fırtınalı, siyahla kahverenginin iç içe geçtiği o derin gözler, adımı ilk defa duyuyormuş gibi bir an için irkildi.
Yüzündeki o sert, mesafeli hatlar kelimenin tam anlamıyla buz kesti; bakışlarındaki o tehlikeli ve keskin ifade, yerini adeta zihninde yankılanan bir ismin ağırlığına bıraktı. Babamın ağzından dökülen o yabancı ismin, şimdi sığındığım bu adamın kimliği olmasını istemem, aramızdaki o tuhaf ve acı dolu bağı mühürlemişti.
Birkaç saniye boyunca ne nefes aldı ne de gözlerini benden ayırdı. Parmaklarımı tutan o geniş elleri hafifçe titredi; ardından o tok, kalın sesin titreşimini hissettiren dudak hareketleriyle ağır ve fısıltılı bir ses tonuyla yanıt verdi:
“Mirzan...”
Kelimeyi kendi içinde tartar gibi bir kez daha tekrarladı. Fırtınalı gözlerindeki o karanlık derinlikte adeta bir fırtına koptu.
“Çok eski ve karanlık bir anıyı yeniden uyandırdın, İmge... Ama kabul ediyorum. Bundan sonra senin için Mirzan ben olacağım. O küçük oyuncak bebeğin gibi... Seni o cehennemden koruyan kişi.”
Sözleri odanın çelik duvarları arasında yankılanırken, kollarını yeniden belime dolayarak beni o geniş, güvenli gövdesine çekti. Adını ona ben vermiştimm; artık bu tehlikeli adamın dünyasında, benim yaralı geçmişimden süzülüp gelen bir "Mirzan" vardı.
Yazar anlatımı.....
Havanın kararmasıyla birlikte evin içine çöken o ağır, klostrofobik sessizlik, içerideki dehşetin boyutunu tek başına özetlemeye yeterdi. Parkelerin üzerine yayılmış olan kan lekesi henüz tamamen kurumamıştı; alnınındaki boncuk boncuk terleri silmeye bile vakti olmayan adam, sabaha karşı gün ağarmadan bu cesedin ortadan kaldırılması gerektiğinin bilinciyle ne yapacağını bilemez haldeki o dar odada dolanıyordu.
Ölen adam, bu evin ve bu bozuk soyun en büyük bağı olan abisiydi. Vural ise o kanlı odada, yıllardır sırtında taşıdığı ezikliği ve hırsı bir kenara bırakıp, abisinin cesedinin başında soluk soluğa kalmıştı.
Vural; etrafındaki kimseye acımayan, menfaati uğruna kendi soyunu bile ateşe vermekten çekinmeyen, karakteri yedi kat dibe batmış pislik bir adamdı. Abisinin ölümü onu üzmekten ziyade, ardında bıraktığı bu tehlikeli pisliği ve yeğeni İmge'yi nasıl kendi lehine çevireceğinin hesabına itmişti.
Abisinin cansız bedeni hemen ayağının ucunda soğurken, Vural o elleriyle abisinin bıraktığı izleri ve odadaki kanları temizlemeye çalışıyordu.
Sabah olmadan bu ceset evden çıkmalı, polisin ya da yabancı gözlerin dikkatini çekmeden her şey örtbas edilmeliydi
Ancak Vural yalnız değildi; bu işin altından tek başına kalkamayacağını, arkasındaki o kirli bağları ve devletteki uzantılarını korusa bile bu cinayeti tek başına temizleyemeyeceğini biliyordu.
Zaman daralırken, Vural cebindeki telefonla şehrin en karanlık, kanunların geçerli olmadığı o yer altı bağlantısının kapısını çalmak üzere yola çıktı. Şehrin sokaklarında ilerlerken, Vural'ın zihninde tek bir plan vardı: Abisinin cesedini ve bu cinayeti temizletmek karşılığında, ortadan kaybolan yeğeni İmge'yi bulup o karanlık mafya liderinin masasına altın tepside sunmak.
Devlet kademelerindeki kirli işlerini bu adamların desteğiyle yürüten Vural, kendi kanından olan yeğenini satmak için o tekinsiz kapıdan içeri adımını attı.
Ağır demir kapı arkasından kapandığında, odanın i
Yorumlar
- Nisanur Yiğit: keşke ama maalesef
- Recep Sağlam: Keşke o anda fark edebilseydin kim olduğunu
- Ahmet Poyraz: bölüm çok etkileyiciydi ama bu karanlık işlere bulaşmamaları gerekiyor
- Ayşe Aydın: Eşya her şey çelişkili keşke kaçabilseydin o cehennemden
- nadire menekşe: hiç birine güvenme saklanman gereken ev değil burası
- Nisanur Yiğit: Neden korkmasın
- Ege Pektaş: bu adam sana güvenlik veriyorsa neden korkmalısın?
- Deniz Deveci: o fısıldanan sözlerin derinliğine kapılmamalısın imge
- Deniz Mutlu: @ihtilal1994n kalbinle hissedebildiğin kadar açık ol melankoliye taşınıyor
- Selin Pınar: İmi gözleyip asla o anı tam anlayamadım Güvende gibi hissetmiyorum
- Ahu Başar: Kollarında huzur aramak yerine daha fazla soru sormalıydın
- Nisanur Yiğit: Öyle gerçekten 😍ama işte doğru yerde ise