Kaçıyorum
Gece yarısını çoktan geçmiştik; evin o boğucu, kasvetli salonunda saatlerin ilerleyişi yalnızca duvardaki eski saatin çıkardığı cızırtılı tıkırtılardan ibaretti. Koltuğun kenarına büzüşmüş oturuyordum. Yanımda, geçmişin savaşlarında yürüme yetisini kaybetmiş babam vardı. Bacaklarındaki o kalıcı hasar, onu bu evin duvarları arasında hareketsiz kılarken, amcamın yıllardır üzerimize kurduğu psikolojik ve fiziksel baskının da en büyük dayanağı olmuştu. Babamın eskiden asker olduğunu, o onurlu mesleği bir cephede bırakıp bu sessiz esarete mahkûm olduğunu biliyordum. Amcam ise abisinin bu sakatlığından ve eve bağımlı kalmasından cesaret alarak yıllardır hayatımızı zehir ediyordu. Abisine güç yetirememesinin ya da onu dilediği gibi eğip bükememesinin öfkesini, her fırsatta evdeki bu zayıf düzenden çıkarıyordu.
Salondaki loş lamba, duvara vuran gölgelerimizi ürkütücü bir şekilde uzatıyordu. Havada, her an patlamaya hazır bir fırtınanın o keskin ve zehirli gerginliği vardı. Kulaklarım dışarıdaki seslere tamamen kapalıydı; ancak yerdeki tahtaların üzerine düşen o ağır, sert adımların titreşimini omurgamda derinden hissediyordum. Kapı kilitli değildi—çünkü bu evde kilitler yalnızca amcamın istediği zaman açılır veya kapanırdı.
Bir anda salonun kapısı büyük bir öfkeyle duvara çarparak açıldı.
O içeri girdiğinde, üzerimdeki tüm kanın çekildiğini hissettim. Göz bebeklerim dehşetle büyüdü, nefesim boğazımda düğümlendi. Amcamın elinde tuttuğu silah, o loş odanın içinde parlayan siyah bir ölüm gibi doğrudan üzerimize doğrultulmuştu. Panik atak dalgası bütün bedenimi sararken, göğsümün sıkıştığını, aldığım havanın ciğerlerime yetmediğini fark ettim. Olduğum yerde büzüştüm, ellerim titriyor, bacaklarım taşıyamayacak kadar zayıflıyordu.
Babası, tekerlekli sandalyesinde veya oturduğu koltukta doğrulmaya çalışarak hemen ellerini kaldırdı ve sesli bir şekilde müdahale etmeye yeltendi. Ne söylediğini duyamıyordum ama dudaklarının arasından dökülen o sert kelimelerin amcama karşı bir uyarı, bir dur deme çabası olduğunu biliyordum. İkisi arasında hararetli, nefes nefese bir kavga başladı. Amcamın dudakları öfkeyle bükülüyor, yüzündeki o sapkın ifade odayı tamamen sarıyordu.
Aralarında belli bir mesafe vardı. Babam henüz tam olarak ayağa kalkamamıştı, amcam ise silahı sıkıca kavrayarak üzerine doğru yürüyordu. O an amcam başını aniden bana doğru çevirdi; gözlerindeki o buz gibi karartıyı gördüm. Ve tam o saniyede, babamın son gücüyle bana doğru bağırdığını, dudaklarından dökülen o tek kelimeyi gördüm:
“Kaç!”
O tek kelimenin zihnimde yankılanmasına bile vaktim kalmadı. Amcamın hırsla ileri atıldığı, babamın omurgasına yönelttiği o ani ve acımasız darbeyi gördüğüm an dünyam karardı. Babam oracıkta yığılırken, amcamın ağzından çıkan boğuk cümleleri duyamıyordum ama göğsümdeki o korkunç basınç, panik atakla birlikte soluğumu tamamen kesti.
Olduğum yerde daha fazla kalamazdım. Gözyaşlarım görüşümü bulanıklaştırırken, ayaklarım benden bağımsız olarak aralık duran dış kapıya doğru koşmaya başladı. Babamı o kanlar içinde, o adamın ellerine terk etmek istemiyordum; o an kalbim ikiye bölünüyordu ama hayatta kalma içgüdüm her şeyin önüne geçti. Kapıyı itip kendimi dışarıdaki karanlığa, gece ayazına ve kurtuluşu olmayan o sokaklara attım. Arkamda ne olduğunu, amcamın beni kime ya da neden vereceğini bilmiyordum; tek bildiğim, o evden uzaklaşmam gerektiğiydi.
Ahşap kapıyı arkamda bırakıp kendimi dışarı attığım anda, gecenin keskin ve dondurucu ayazı ciğerlerime bir bıçak gibi saplandı. Evde ne giydiğimin, üzerimde ne olduğunun hiçbir önemi yoktu; ayağımda tek bir çorap bile yoktu, çıplak ayaklarım doğrudan sokaktaki buz tutmuş taşlara, sivri çakıllara basıyordu. Her adımda ayak tabanlarıma batan taşların acısı, zihnimdeki uğultuya karışıyordu ama duramazdım. Durursam ölecektim.
Sokağın başa çıkılmaz karanlığında koştukça, neye bastığımı hissedemez hale gelmiştim. Soluklarım o kadar hızlı ve düzensiz çıkıyordu ki, boğazım yanıyor, aldığım her nefes göğsümde patlayan küçük birer cam kırığı gibi canımı yakıyordu. Panik atak bütün bedenimi esir almıştı; kalbim göğüs kafesimi kırmak istercesine atıyor, kulaklarımı dolduran o sessizliğin içinde yalnızca kendi boğuk hırıltılarımı ve ağlayışlarımı duyabiliyordum. Gözyaşlarım yanaklarımı ıslatıyor, soğuk rüzgarla birleşip yüzümü buz kesiyordu.
Hızla döneceğim derken, mıcırlı ve engebeli yolda ayağım kaydı. Bedenim bir çuval gibi sert siyaha boyanmış aside benzeyen asfalta ve taşlara çakıldı.
Düşmenin şiddetiyle soluğum tamamen kesildi. Kulaklarımda uğultulu bir çınlama baş gösterdi. Diz kapaklarım asfalta sürtünmeyle birlikte parçalanmış, taze ve sıcak bir sızı doğrudan kemiklerime kadar işlenmişti. Canımın acısı o kadar büyüktü ki, hıçkırıklarım boğazımda düğümlendi. Yerde uzanmış vaziyette, titreyen ellerimle kanayan dizime dokundum; parmaklarım sıcacık ve yapışkan bir sıvıyla doldu.
Arkama bakmaya korkuyordum. Amcamın o karanlık silüetinin ya da adımlarının sesini duymasam bile, o ölümcül gölgenin hala tam arkamda olduğunu biliyordum. Dizlerimdeki derin acıya, titreyen parmaklarıma ve aldığım her nefeste boğazımı yırtan o yanmaya rağmen yerden kalkmak zorundaydım.
Dişlerimi birbirine geçirdim, sessiz çığlıklarımı yutarak ellerimi taşa bastım ve kanayan dizlerimin üzerine, titreyen bacaklarımla yeniden ayağa kalktım. Karanlığın içine doğru, ardıma bile bakmadan tekrar koşmaya başladım.
Çıplak ayaklarımın altındaki taşların kestiği deriyi, kanayan dizimin acısını bile umursamadan sokaklar boyunca koştum. Nefesim artık göğsümü parçalayacakmiş gibi yanıyor, her soluk alışımda boğazıma sıcak bir demir tadı yayılıyordu. Gözyaşlarım yüzümü ıslatıyor, saçlarım terden sırılsıklam olmuş alnıma yapışıyordu. Arkamdan gelen o görünmez tehlikenin nefesini sırtımda hissederek sokağın köşesine varıp hızla dönmeye yeltendim.
Tam o anda, karanlığı ortadan ikiye yıran keskin far ışıkları üzerime düştü.
Gözlerimi kamaştıran o parlaklıkla birlikte, kulaklarımı sağır eden lastiklerin asfaltla sürtünme çığlığı koptu. Siyah, büyük bir araba önümde ani ve sert bir frenle, savrularak durdu. Ölümcül bir hızla üzerime gelen o demir yığını karşısında ne yapacağımı bilemedim. Olduğum yerde dengemi kaybederek sert betona kapaklandım.
Korkunun bütün hücrelerimi esir aldığı o saniyede, dizimdeki taze yaranın acısı bile uyuştu. Yerde sırt üstü yatarak ya da ellerimle geriye doğru sürünerek arabadan uzaklaşmaya çalıştım. Titreyen ellerim ıslak asfalta sürtünürken, göz bebeklerim dehşetle büyümüş bir şekilde arabadan inen ya da inmek üzere olan o silüete bakıyordu.
Boğazımdan dökülen sessiz hıçkırıklar göğsümü sıkıştırırken, arkamı dönüp kaçacak tek bir gram bile dermanım kalmamıştı. Korkudan tir tir titreyen bedenimle yere sinmiş, gelecek olan darbeyi bekler gibi ellerimle başımı korumaya çalıştım. Arka arkaya aldığım kesik nefesler, gecenin sessizliğinde yalnızca benim çaresizliğimi haykırıyordu.
Arabadan inen adamın hareketlerinde zerre bir telaş yoktu; aksine ortalığı kasıp kavuran bu fırtınanın ortasında taştan bir heykel gibi sarsılmaz ve mutlak bir soğukkanlılıkla kapıyı kapatıp öne doğru bir adım attı.
Korkudan dizlerimin üzerinde geriye doğru kaçmaya çalışırken, arabanın farlarından süzülen ışık doğrudan yüzüne vurdu. Nefesim boğazımda taşa kesmişti. Başımı yavaşça, titreyen çenemle yukarıya doğru kaldırdım. O an karşılaştığım yüz hatları, zihnimin o dehşet dolu anında bile fark edilecek kadar keskin ve kusursuzdu. Uzun boynu, geniş omuzları ve sırtındaki ceketin altından belli olan yapılı duruşuyla buraya ait olmayan bir silüetti. Üzerinde resmi bir takım elbise yoktu; siyah, sade ama kaliteli bir tişört, altında rahat ve geniş kesim siyah bir pantolon ve ayağında düz siyah spor ayakkabılar vardı. Bileğindeki metal kol saati, far ışığında soluk bir parıltıyla yansıyordu.
Fakat asıl beni yerime mıhlayan, o an doğrudan bana odaklanan gözleriydi. Ne siyahtı ne de kahverengi... Sanki o iki koyu renk birbirinin içine katlanmış, kasvetli, adeta fırtınalı bir geceyi andıra
Yorumlar
- Nisanur Yiğit: Ksksksksksks
- Sâye: 😹 tabii ki merak ederiz kime ne