Kimden kaçıyrodun
Göz kapaklarımı aralamaya çalıştığımda, zihnime çöken sisin ardında ilk hissettiğim şey, tenime değen kumaşın o yabancı ve lüks yumuşaklığı oldu. Evdeki o sert, acımasız ve toz kokulu yatakların aksine, altımda uzandığım yatak son derece rahattı. Ancak bu konfor, uyanır uyanmaz içime saplanan o keskin tedirginliği hafifletmeye yetmedi.
Yavaşça Doğrulup etrafımı incelemeye koyuldum. Bulunduğum oda, dışarıdan bakıldığında göz yanıltacak kadar zarif detaylarla döşenmişti; pastel tonlardaki duvarlar, minimalist bir estetikle yerleştirilmiş eşyalar ilk bakışta güvenli bir sığınak izlenimi veriyordu. Fakat detaylara indikçe gerçeğin hiç de öyle olmadığını fark etmem uzun sürmedi.
Etrafımdaki bu estetik maskenin hemen ardında, soğuk demirden örülmüş duvarlar ve o duvarların arasına kusursuz bir mühendislikle yerleştirilmiş ağır, çelik bir kapı duruyordu. Kilidi ya da açma kolu olmayan, muhtemelen dışarıdan büyük ve otomatik bir mekanizmayla kontrol edilen o devasa kapı, odanın havasını bir anda bir hücrenin boğuculuğuna çevirmişti. Neredeydim ben? Babamın kanlar içinde kalan o odasından, sokak ortasındaki o buzlu asfalttan sonra şimdi nasıl bir labirentin içine düşmüştüm?
Zihnimdeki sorular birbiri ardına zihnimi tırmalarken, çıplak ayaklarımın altındaki parkenin soğukluğu omurgama kadar işledi. Kalbim yeniden o tanıdık, düzensiz ritmiyle atmaya başladı. Odada benden başka kimse yoktu; ama o çelik kapının ardındaki dünyanın, dışarıdaki sokaklardan çok daha tehlikeli ve kilitli olduğunu biliyordum.
Gözlerimi o ağır, çelik kapının kasvetli metaline dikmişken, mekanizmanın çıkardığı hafif bir tıkırtıyla o devasa kapı yavaşça içeriye doğru kayarak açıldı.
İçeriye giren silüeti gördüğüm an, o soğuk odanın havası bir anda değişti. Sokak ortasında beni karanlıktan çekip alan o adam, üzerinde aynı sade siyah tişörtü ve rahat pantolonuyla kapı eşiğinde duruyordu. Yüzündeki o mesafeli, keskin hatlar ve o gizemli, siyahla kahverenginin iç içe geçtiği fırtınalı gözler doğrudan bana odaklandı.
Nefesimin boğazımda tıkandığını hissettim. Kalbim, o an göğüs kafesimi döven vahşi bir kuş gibi hızla ve düzensiz bir ritimle atmaya başladı. İçimdeki o tanıdık panik dalgası yeniden kabarırken, tenimin ısındığını, yanaklarımın alev alev kızardığını fark ettim. Ne yapacağımı, bu adamın karşısında nasıl duracağımı bilemeyerek olduğum yere sinerken, varlığının yarattığı o sarsıcı etki bütün bedenimi esir almıştı.
Kapının eşiğinde duran adamın bakışları üzerimde sabitlenmişken, odanın sessizliği içindeki fırtınayı daha da büyütüyordu. Yanıma doğru birkaç adım attı; her hareketi o kadar kontrollü ve rahattı ki, benim içimdeki o çocuksu ve çaresiz panikle tam bir tezat oluşturuyordu.
Zihnimin derinliklerinden o alaycı, tanıdık iç ses yine kulaklarımı çınlatırcasına fısıldadı:
“Kendine gel İmge! Adamın karşısında adeta eridun, yanakların alev alev... Hayatının en karanlık gecesinden çıkıp yabancı bir hücrede uyandın ve senin düşündüğün şeye bak! Aklını mı yitirdin sen?”
İç sesimin o acımasız uyarılarıyla yutkunsam da, gözlerimi ondan bir an olsun alamıyordum. Dudakları aralandı; sesini duymuyordum ama o tok ve kalın sesin kulaklarımda çınladığını hissettiren dudak hareketleriyle bana hitap etti:
“Uyandığına sevindim. Nasıl hissediyorsun?”
Ona cevap vermek istedim ama boğazımdaki o kuruluk ve kalbimin göğüs kafesimi döven çılgın ritmi konuşmama izin vermedi. Parmaklarım titreyerek hafifçe kımıldadı; işaret dilini kullanmaya çalışırken bile ellerimin ne kadar zayıf düştüğünü fark ediyordum. Ona kendimi nasıl ifade edeceğimi bilemez bir halde, utançla karışık o yoğun heyecanla gözlerini kaçırdım.
Adım adım üzerime doğru yürüyüşü, o geniş odanın içindeki bütün havanın çekilmesine neden oldu. Zihnimdeki o alaycı iç sesin uyarıları bile, adamın üzerime kurduğu bu baskın ve karşı konulamaz varlığı karşısında bir anda eriyip gitti. Aralarımızdaki o güvenli mesafe, attığı sakin ama kararlı adımlarla saniyeler içinde yok oldu.
Ne olduğunu, ne anlama geldiğini idrak edemediğim o salisede, büyük ve sıcak eli aniden başımın üzerine, saçlarımın arasına yerleşti.
Gözlerim kocaman açıldı; içimdeki panik dalgası yerini şokla karışık derin bir dumura bıraktı. Başımı biraz yukarı kaldırarak doğrudan yüzüne baktım. O fırtınalı, siyahla kahverenginin iç içe geçtiği gözleri o kadar yakındı ki, bakışlarındaki en ufak bir gölgeyi bile net bir şekilde seçebiliyordum. Yüzümdeki alev alev yanan kızıllık, bu ani ve olağanüstü yakınlıkla birlikte bütün boynuma ve kulaklarıma kadar yayıldı.
Parmakları saçlarımın arasında hafifçe dolaşırken, o devasa odanın içinde yalnızca ikimiz kalmış gibi hissettim. Bedenim buz kesmişti ama başındaki o elin sıcaklığı bütün hücrelerime yayılıyordu. Ne yapacağımı, geri mi çekilmem gerektiğini yoksa olduğum yerde böylece kalmam mı lüzumsuzluğu bilemez bir halde tutulup kaldım. Kalbim, kaburgalarımı kıracakmışçasına vahşi bir hızla göğsümü dövüyor, soluğum boğazımda düğümleniyordu.
Adamın yüzündeki o mesafeli ve sert hatlar, bana dokunduğu andan itibaren sanki biraz daha yumuşamış gibiydi; fakat dudakları kapalıydı, tek bir kelime bile etmiyordu. Sadece o karanlık, derin gözleriyle beni izliyor, içimdeki tüm fırtınayı tek bir bakışıyla zapt etmeye çalışıyordu.
Bu yakınlık, daha birkaç saat öncesine kadar ölümün eşiğinde, kanlar içinde kaçan o korkmuş kızla, şu an çelik duvarların ardındaki bu gizemli adamı birbirine mühürleyen görünmez bir zincir gibiydi. Başımı hareket ettiremiyor, o büyük elin altından kaçmaya cesaret edemiyordum. Çaresizliğin ortasında bulduğum bu yabancı dokunuş, hem canımı yakacak kadar tehlikeli hem de nefes almamı sağlayacak kadar gerçekti.
İçimdeki o ani ürpertiyle birlikte, başımın üzerindeki dokunuşun yarattığı büyü bozuldu. Ne yaptığımı bile fark edemeden, refleksi bir hareketle geriye doğru çekildim; sırtım demir duvarın soğuk yüzeyine çarptı. Kalbim göğüs kafesimi deler gibi çarpmaya devam ederken, nefesim boğazımda sıkışıp kalmıştı.
Adam, ani hareketim karşısında şaşırmadı; aksine o sakin, hiçbir şey sarsılmaz duruşunu koruyarak bir adım daha yaklaştı. Ellerini hafifçe yanlarına indirirken, dudakları aralandı ve ne olduğunu duyamasam da hareketlerinden bana hitap ettiğini anladım:
“Korkmana gerek yok. Sana zarar vermeyeceğim.”
Dudaklarının her bir kıpırtısını büyük bir dikkatle takip ederken, zihnimdeki o fırtına biraz olsun durulur gibi oldu. Fakat bu çelik odanın içinde, bu kadar tehlikeli ve gizemli bir adamın baş başa kalmış olmanın gerçeği, bütün hücrelerimde titrememe neden oluyordu.
Sırtım demir duvarın soğuk ve sert yüzeyine yaslanmışken, içimdeki o korku ve şaşkınlık dalgası hâlâ damarlarımda geziniyordu. Adamın bana zarar vermeyeceğini söyleyen dudak hareketlerini izledikten sonra, derin bir soluk aldım. Ellerimi göğüs hizasına kaldırarak işaret dilini kullanmaya başladım; parmaklarımın her bir hareketi, bu yabancıya karşı duyduğum çaresizliği ve öfkeyi ele veriyordu:
“Sen kimsin? Beni neden buraya getirdin?”
Adam, ellerimin havadaki kıvraklığını ve işaretlerimin anlamını saniyeler içinde zihninde tarttı. O an yüzündeki o sakin ifade birdenbire yerini çatık kaşlara, keskin ve sorgulayan bir ciddiyete bıraktı. Adeta bir avcı gibi bana doğru bir adım daha yaklaşarak dudaklarını araladı; sesini duyamıyordum ama dudaklarından dökülen o cümlelerin ağırlığını bütün hücrelerimde hissettim:
“Yardım etmemi sen istedin. O zamansa kim olduğumu bilmiyordun bile. Asıl benim sana sormam lazım: Sen kimsin ve o gece neden kaçıyordun?”
Adamın yönelttiği bu keskin ve doğrudan soru, zihnime indirilen ağır bir darbe gibi çarptı. Babamın cansız yatan bedeni, amcamın o kanlı silahı ve ardımda bıraktığım o kabus dolu gece gözlerimin önünden bir film şeridi gibi geçerken, boğazım düğümlendi. Ona gerçeği, amcamın yaptıklarını, o evde yaşananları bu kadar kısa sürede nasıl anlatabilirdim ki? Cevap veremedim; dudaklarım aralandı ama kurmak istediğim cümleler içimde boğuldu.
Adam, sessizliğimi ve yüzümdeki o dehşet dolu ifadeyi yanlış yormuş olacak ki, kaşları bir
Yorumlar
- Nisanur Yiğit: 😂😂😂 bu yidii pataldımmm
- Sâye: Sen köpekleri sadece dört ayak üstündekiler mi sandın yiğidim