Keşfet

2. BÖLÜM — GİZLİCE GİTMEK

📖 TOSKANA’NIN KÜL RENGİ VASİYETİ

2. BÖLÜM — GİZLİCE GİTMEK

Ben Sofia.

Yirmi beş yaşındaydım.

Ama bazen kendimi hâlâ çocuk gibi hissediyordum.

Belki de bunun nedeni çocukluğumuzu hiç doğru düzgün yaşayamamış olmamızdı.

Annemizi hiç tanımadık.

Babamız ise yanımızda olduğu hâlde bize hiçbir zaman yakın olmadı.

Çocukken bunun nedenini anlamıyordum.

Sadece diğer çocukların babalarıyla konuştuğunu, onlara sarıldığını, birlikte yemek yediğini görüyordum.

Bizim babamız ise bize baktığında çoğu zaman yüzünü çeviriyordu.

Bazen de annemizin ölümünü hatırlatıyordu.

“Anneniz sizin yüzünüzden öldü.”

Bu cümleyi çocukken defalarca duyduk.

Ne demek olduğunu tam anlamıyordum.

Ama her duyduğumda içim acıyordu.

Sanki dünyaya gelmemiz yanlışmış gibi hissediyordum.

Mateo'nun da aynı şeyleri hissettiğini biliyordum.

Bunu konuşmasak bile birbirimizi anlıyorduk.

Belki de bu yüzden birbirimize daha çok bağlandık.

Yıllar geçti.

Ama hayatımız pek değişmedi.

Hâlâ müştemilatta yaşıyorduk.

Sabahları erkenden kalkıyor, çiftlikte çalışıyorduk.

Akşamları da kendi küçük evimize dönüyorduk.

Ana evde ise bambaşka bir hayat vardı.

Dante, Lorenzo ve Alessandro kendi hayatlarını kurmuşlardı.

Üçü de çiftlikte yaşamıyordu.

Onları sık sık görmüyorduk.

Bazen arıyorlardı.

Bazen de uzun süre hiç konuşmuyorduk.

Aynı babanın çocuklarıydık.

Ama birbirimizin hayatından o kadar uzaktık ki bazen bunu düşünmek bile tuhaf geliyordu.

Bir sabah kahvaltı hazırlarken Mateo masaya oturdu.

“Çay var mı?”

“Var.”

“Ekmek?”

“Var.”

“Peynir?”

Ona baktım.

“Başka?”

Biraz düşündü.

“Normal bir aile.”

Elimdeki bıçak bir an durdu.

Sonra ikimiz de gülmeye başladık.

Ama çok sürmedi.

Çünkü söylediği şey aslında komik değildi.

Biz hiçbir zaman normal bir aile olmamıştık.

Babamız benim hayatım hakkında da karar vermişti.

Veteriner olmamı istiyordu.

Ben ise başka bir bölüm okumak istiyordum.

“Ben gıda mühendisliği okumak istiyorum.”

dediğimde yüzüme bakıp:

“Olmaz.”

demişti.

“Baba, ben kendi hayatım hakkında karar vermek istiyorum.”

“Ben senin için neyin doğru olduğunu biliyorum.”

Konu yine kapanmıştı.

Ama ben yine de istediğim bölümü okudum.

Gıda mühendisi oldum.

Diplomamı aldığım gün eve geldiğimde elimde diplomam vardı.

Babam baktı.

Tebrik etmedi.

Sadece:

“Veteriner olsaydın daha iyi olurdu.”

dedi.

O kadar.

O gün odama gidip diplomama baktım.

Sevinmek istiyordum.

Ama içimde bir eksiklik vardı.

Babamın bir kere olsun “Aferin.” demesini istemiştim.

Söylemedi.

Mateo söyledi.

Bana sarılıp:

“Seninle gurur duyuyorum.”

dedi.

O an ona sarıldım.

Başka bir şey söylemedim.

Mateo da babamızın istediği gibi veteriner olmuştu.

Çiftlikte çalışıyordu.

Bir akşam yorgun bir şekilde yanıma geldi.

“Bazen bunu gerçekten istediğim için mi yapıyorum, bilmiyorum.”

“Veterinerliği mi?”

Başını salladı.

“Belki seviyorum. Belki de babam istediği için devam ediyorum.”

Yanına oturdum.

“Bir gün kendi kararını verirsin.”

Bana baktı.

“Sen verdin mi?”

Cevap veremedim.

Çünkü ben de hâlâ kendi hayatımı kurmaya çalışıyordum.

O gece müştemilatın önünde oturuyorduk.

Hava soğuktu.

Çiftliğin ışıkları uzaktan görünüyordu.

Mateo uzun süre sessiz kaldı.

Sonra bana döndü.

“Buradan gidelim mi?”

Ona baktım.

“Nereye?”

“Fark etmez.”

“Kolay değil.”

“Biliyorum.”

Bir süre ikimiz de sustuk.

Sonra:

“Ama burada kalmak da kolay değil.”

dedi.

Haklıydı.

Yıllardır ilk defa gerçekten gitmeyi düşünüyorduk.

Bu aileden uzaklaşmayı.

Kendi hayatımızı kurmayı.

Kimseye hesap vermeden yaşamayı.

“Paramız yeter mi?”

“Bir süre.”

“Ya babam?”

Mateo başını eğdi.

“Bizi özleyeceğini sanmıyorum.”

Bu cümle içimi acıttı.

Ama ona kızamadım.

Çünkü ben de aynı şeyi düşünüyordum.

“Ne zaman gideceğiz?”

diye sordum.

“Hazır olduğumuzda.”

Gülümsedim.

“Biz hiç hazır olmayacağız.”

“Oluruz.”

Sonra elimi tuttu.

“Bu kez gerçekten gidelim, Sofia.”

“Tamam.”

O gece küçük bir çanta hazırladık.

Birkaç kıyafet.

Belgelerimiz.

Biraz para.

Ve çocukken çekilmiş bir fotoğrafımız.

Mateo fotoğrafı eline aldı.

“Bunu götürüyoruz.”

“Tabii.”

Fotoğrafa baktım.

İkimiz de küçüktük.

Yüzümüzde kocaman bir gülümseme vardı.

O fotoğrafa bakınca içim burkuldu.

Çocukken bir gün büyüyüp buradan gideceğimizi düşünürdük.

Ama o zaman bunun gerçekten olacağına inanmak zordu.

Ertesi sabah babamız ve Matilda çiftlikten ayrıldı.

Nereye gittiklerini bilmiyorduk.

Babamız bize açıklama yapmadı.

Biz de sormadık.

O gün akşam gitmeyi planlıyorduk.

Belki gece.

Belki ertesi sabah.

Ama gidecektik.

En azından öyle düşünüyorduk.

Öğleye doğru babamı aradım.

Telefonu açmadı.

Bir süre sonra tekrar aradım.

Yine açmadı.

Matilda'yı aradım.

O da cevap vermedi.

“İkisi de telefonu açmıyor.”

dedim.

Mateo:

“Belki yoldadırlar.”

dedi.

Başımı salladım.

“Belki.”

Ama içim rahat değildi.

Akşamüstü ana evden telefon geldi.

Telefon çaldığında ekrana baktım.

Nedense içime kötü bir his çöktü.

Yine de açtım.

“Efendim?”

Karşıdaki kişi birkaç saniye bekledi.

“Sofia Hanım?”

“Evet.”

“Ben hastaneden arıyorum.”

Kalbim hızlanmaya başladı.

“Ne oldu?”

“Babanız ve Matilda Hanım…”

Sesi bir anda durdu.

“Ne olmuş?”

“Bir trafik kazası geçirmişler.”

Telefonu daha sıkı tuttum.

“İyi mi?”

Karşıdan yine sessizlik geldi.

“Lütfen söyleyin.”

Bu kez sesi daha yavaştı.

“Üzgünüm.”

Boğazım düğümlendi.

“Hayır…”

Sesim titremeye başladı.

“Babam nerede?”

Kısa bir sessizlik daha oldu.

Sonra:

“İkisini de kaybettik.”

Telefon elimden düşecek gibi oldu.

Mateo hemen yanıma geldi.

“Sofia?”

Cevap veremedim.

Sadece ona baktım.

“Ne oldu?”

Dudaklarım titredi.

“Babam…”

Devamını getiremedim.

Mateo telefonu elimden aldı.

Karşıdaki kişi konuşurken yüzü değişti.

Telefonu kapattığında bana baktı.

Bir süre hiçbir şey söylemedi.

Sonra:

“İkisi de ölmüş.”

O an kendimi tutamadım.

Ağlamaya başladım.

Ne söyleyeceğimi bilmiyordum.

Babamızı yıllarca sevmeye çalışmıştım.

Bazen kızmıştım.

Bazen ondan nefret ettiğimi düşünmüştüm.

Ama içimde hep küçük bir umut vardı.

Belki bir gün bana kızgın olmadığını söylerdi.

Belki bir gün beni kızı olarak görürdü.

Belki bir gün başımı okşardı.

Şimdi bunların hiçbiri olmayacaktı.

Mateo yanıma gelip bana sarıldı.

Ben de ona sarıldım.

“Biz daha gitmemiştik…”

dedim ağlayarak.

Mateo hiçbir şey söylemedi.

Sadece beni daha sıkı tuttu.

Odamızda gitmek için hazırladığımız iki çanta hâlâ duruyordu.

Biraz önce bu çiftlikten gitmeyi düşünüyorduk.

Şimdi o çantalara bile bakamıyordum.

Çünkü ne kadar kırgın olursak olalım…

Ne kadar kızgın olursak olalım…

O adam yine de babamızdı.