KÜL VE ÖFKE
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: KÜL VE ÖFKE
Akşam olduğunda konak sofrası kuruldu. Uzun, ağır ahşap masanın etrafında herkes yerini almıştı. Yemek boyunca büyük bir sessizlik hâkimdi; ancak bu sessizlik, fırtına öncesi kopacak olan felaketin habercisiydi. Sofranın başında oturan dede, uzun süredir içini kemiren o ağırlıkla hafifçe huzursuz hissettiğini belli ediyordu. Dedenin yanında oturan hala da duruma sessiz kalamıyordu.
Aslı, o sofrada zar zor birkaç lokma aldı; tabaktakileri tabağın kenarında gezdirirken içindeki o buz gibi nefretle Baran’ın yüzüne bile bakmıyordu. O, sadece Baran’dan nefret ediyordu ve bunu o masadaki herkes hissedebiliyordu.
Yemek bittikten hemen sonra, dede yaşlı ve yorgun sesiyle Aslı’ya seslendi:
"Kızım Aslı... Yemekten sonra odama gel, seninle biraz konuşalım."
Aslı başını salladı ve kısa süre sonra dedenin odasına geçti. İçeri girdiğinde halası da oradaydı. Dede, bastonuna yaslanmış bir halde yumuşak ama otoriter bir sesle söze girdi:
"Kızım... Baran’ın bu sert hallerine, yaptıklarına bakma. O, seni kaybettiğini sandığı o uzun yıllar boyunca çok acı çekti. İçindeki bu öfke oradan geliyor. Zamanla düzelecek, her şey yoluna girecek."
Halası da araya girerek dedeyi onayladı, Baran’ı haklı çıkarmaya çalıştı: "Haklı deden Aslı... Baran sana o kadar sert davranıyorsa, hep senin o gidişin, o acı yüzünden..."
Aslı, duydukları karşısında acıyla gülümsedi. Gözlerinde o yılların sönmeyen ateşi parladı:
"Ben mi yaptım? Ben o cehennemden kaçmak zorundaydım! Benim çektiğim acıları, o mezar başında harcanan yıllarımı kim hesaba katacak? Onun sertliği benim yüzümden değil, kendi hastalıklı gururundan!"
Diyerek odadan çıktı. Boğazındaki o düğümü çözmek için mutfağa yöneldi, bir bardak su alıp içti. O sırada konaktakilerin gözü önünde Ceylan, Baran’ın etrafında adeta bir pervane gibi dönüyor, onu memnun etmek için çırpınıyordu. Aslı ise Baran’ı tamamen görmezden geliyor, onu yok sayıyordu.
İşte bu durum, Baran’ı adeta deliye çeviriyordu.
Baran, Aslı’yı canından çok seviyordu; ama bu sevgi, içinde büyüyen o devasa öfkeyle ve "Neden?" sorusuyla zehirlenmişti. Herkes odasına çekildiğinde, Baran yatağının kenarında oturmuş, kendi kendini yiyordu: “Neden benden özür dilemiyor? Neden bana tek bir tatlı söz söylemiyor? Bir şey söylesin, yemin ederim onu affedeceğim... Neden bana bu inatla direniyor?”
Aynı dakikalarda Aslı, kendi odasındaki o tek yatakta oturmuş, eline aldığı kitabı okuyordu. İçine derin bir söz vermişti: “Ne olursa olsun, canımı yakmalarına, beni ezmelerine asla izin vermeyeceğim.”
Gece yarısına doğru Aslı odasından çıkıp koridora yöneldiği sırada, karanlıkta pusuya yatan Baran bir anda öne atıldı. Aslı’nın kolundan sertçe kavradı ve onu boş bir odaya çekip kapıyı kapattı. Baran, içinde yıllardır biriken o zehirli öfkeyle bağırmaya başladı:
"Neden bana bu cehennemi yaşatıyorsun?! Neden bana bunu yaptın Aslı? Ben seni ne kadar çok sevdim... Her gün o mezarlığa gittim, senin yokluğunla her gece öldüm! Neden bana bu acıyı reva gördün?!"
Baran farkında olmadan aslı'nın kolunu o kadar sert sıkıyordu ki, Aslı'nın canı yanıyordu. Aslı, canının acısıyla ama gözlerinde bir damla korku olmadan, tüm gücüyle Baran’ın yüzüne bağırdı:
"Tam bu yüzden senden kaçtım işte! Senin bu öfken her şeyi yok edebiliyor! Sen beni sevmiyorsun Baran, sen hastalıklı, zihni zehirli bir takıntılı insansın! Seven insan, sevdiğine bu kadar zarar vermez, ona zindanlar kurmaz!"
Baran, Aslı’nın bu sözleri karşısında tamamen çıldırdı, sesini konakta yankılanacak kadar yükseltti:
"Seni ne kadar çok sevdiğimi bir bilsen! Ben o zamanlar evliliğimizi, hayatımızı böyle hayal etmemiştim! Hiçbir şeyi böyle hayal etmemiştim Aslı!"
Aslı, Baran’ın bu haykırışları karşısında artık taşıyamayacağı bir noktaya geldi. Bütün o öfkesini, bütün o nefretini kusarak bağırdı:
"Böyle hayal etmeseydin! Senin o pislik abin, o karanlık düzenin yüzünden kaçmak zorundaydım! Sen beni sevmiyorsun, sen sadece kendine esir etmek istiyorsun!"
O an, kelimelerin bittiği, öfkenin havayı bıçak gibi kestiği o saniyede Aslı, tüm güciyle elini kaldırdı ve Baran’ın yüzüne korkunç bir tokat indirdi.
Tokat sesi odada patladı. Baran, aldığı darbeyle başını yana çevirdi; yüzündeki o kırmızı izle öylece kaldı. Ne bir şey söyledi, ne elini kaldırdı, ne de Aslı’ya zarar verdi. Sadece derin, sarsıcı bir nefes aldı.
Hiçbir şey söylemeden odadan çıktı, kapıyı Aslı’nın üzerine örttü ve dışarıdan anahtarı çevirip kapıyı kilitledi.
Aslı, kilitlenen kapının arkasında, nefes nefese kalakalmıştı.