YEŞİL ÇAY VE YÜRÜYÜŞ
ALTINCI BÖLÜM: YEŞİL ÇAY VE YÜRÜYÜŞ
Beş gün boyunca o odadan kimseyi içeri almayan, kapıları duvara vuran Baran, elinde bir kase çorbayla içeri giren Aslı’nın karşısında adeta dondu kaldı. Aslı, komodinin kenarına iliști, kaseyi bıraktı ve kaşığı uzattı. Baran başını hafifçe başka yöne çevirip içmemek için direndi.
Aslı, o her zamanki kararlı ve net sesiyle müdahale etti:
"İnat etme Baran, o çorbayı içeceksin."
Baran çorbayı o kaşıkla içerken içten içe müthiş bir çelişki yaşıyordu. Bir tarafta yıllardır nefret ettiğini sandığı kadının ellerinden bu bakımı görmenin o derin, kelimesiz mutluluğu vardı; diğer tarafta ise gururunu zedeleyen "Acaba bana acıyor mu?" düşüncesi zihnini kemiriyordu. Baran hafifçe fısıldayarak, o şüphesini belli etti:
"Bana acıdığın için mi yapıyorsun bunları..."
Aslı, adamın gözlerinin içine baktı ve o keskin duvarını anında ördü:
"Yanlış anlama sakın. Ben sana acımıyorum, üzülecek bir tarafın da yok zaten. Niye üzüleyim ki?"
Baran, Aslı’nın bu inatçı cevabı karşısında istemsizce dudaklarında hafif bir tebessümle karışık bir nefes bıraktı.
Çorba bittikten sonra Aslı, Baran'ın gözlerinin içine bakarak net bir şekilde talimatını verdi:
"Bak, çorbanı içtin. Şimdi yirmi dakika sonra aşağı iniyorsun. Güzelce bir duşunu al, toparlan. Ben seni aşağıda bekleyeceğim, biraz beraber yürüyeceğiz."
Aslı odadan çıkıp aşağı kata indiğinde, konaktakiler bahçede oturmuş kahve içiyorlardı. Hepsi aralarında Baran’ın bu halini, odasından günlerdir çıkmamasını konuşuyordu. Aslı yanlarına yaklaştı ve sakin bir sesle onlara seslendi:
"Hazırlanıyor, şimdi gelecek. Dışarı çıkıp biraz yürüyeceğiz."
Konaktakiler şaşkınlıktan ne diyeceğini bilemedi; kimse Baran’ın dışarı çıkacağına, hele ki odasından adım atacağına inanmıyordu. Ama Aslı emindi.
Aradan yirmi dakika geçtikten sonra Baran kapıda göründü. Üzerini değiştirmiş, biraz olsun toparlanmıştı. Hiç kimseye bakmadan doğrudan Aslı’ya yöneldi, tereddüt etmeden Aslı'nın koluna girdi ve birlikte dışarı adım attılar. Kapıdan çıkarlarken Baran kısık sesle mırıldandı:
"Eğer sen olmasaydın, kimse gelip de beni o odadan çıkaramazdı... Herkes çıkmayacağıma inanmıştı ama sen inandın."
Oda sıcaklığındaki Mardin havasında, aralarında o eski öfke yerine bambaşka bir sakinlikle yan yana yürümeye başladılar. Aslı yürürken yandaki adama belli etmeden onu süzüyor, içten içe onun bu haline üzülse de bunu dışarıya asla yansıtmiyordu. Hatta hafifçe gülerek takıldı:
"Senin böyle sessiz ve sakin olman bana şaka gibi geliyor Baran, senin sinirli hallerin daha çok aklımızda kalmış."
Yürüyüş bittikten sonra konağa döndüler. Aradan yaklaşık kırk beş dakika geçmişti. Aslı mutfağa girip iki bardak sıcak çay hazırladı ve balkona çıkardığı yeşil çaylardan birini Baran'a uzattı. Ancak Baran yeşil çaydan hiç hoşlanmıyordu, hatta nefret ediyordu. Bunu fark eden Aslı şaşırdı.
Balkonda baş başa kaldıklarında Baran, içindeki o merakı ve ağırlığı daha fazla taşıyamayarak sordu:
"Neden bunları yapıyorsun Aslı? Neden bu kadar uğraşıyorsun?"
Aslı bardaktan gözlerini ayırıp Baran’a baktı, sesi son derece net ve tozdansızdı:
"Sana seçenek sunmuyorum... Seni bu halde görmek istemiyorum. Başka bir anlam yükleme."
Baran, Aslı’nın bu tek cümlelik net cevabı karşısında öylece kaldı. Aralarındaki o buz duvarları, o balkonda ilk defa bu kadar sessiz ve derin bir şekilde eriyordu.