1. Bölüm
Banyo fayanslarının soğuğu, çıplak ayaklarımın altından kemiklerime doğru tırmanan bir sızıydı. Beyaz. Her yer beyazdı. Beyaz fayanslar, beyaz lavabo, beyaz ampulün kirli sarıya çalan ışığında bile beyaz kalan duvarlar. Aynada, tanımadığım bir yüz vardı. Göz çukurları morarmış, dudakları çatlamış, saçları yağdan ve terden birbirine yapışmış bir kız. O kız bendim. Ya da bendim diye hatırladığım şey. Bir süredir kim olduğumdan emin olamıyordum. Anılarım, sisli bir camın ardından izlenen bulanık bir film gibiydi; bazı kareler kayıp, bazıları ise fazla net, fazla acı verici.
Külodumun lastiğinin altına sıkıştırdığım jiletin soğuk metalik tadı, parmaklarımın ucunda bir karıncalanma yarattı. Bu, tanıdık bir histi. Uyuşukluğun, o dipsiz boşluğun içinde hissettiğim tek gerçeklikti. İlk kesik, sol uyluğumun iç kısmına, çok da derin olmayan bir çizgi halinde indi. Cildim önce şaşkınlıkla büzüldü, sonra ince bir kırmızı çizgi belirdi. O çizginin kabarmasını, renginin koyulaşmasını izledim. Acı, beynimdeki o sürekli uğuldayan sessizliği bir an için deldi. Bir nefes aldım. Sonra bir tane daha. Kanın sıcaklığı, bacağımdan aşağı süzülürken fayansların soğuğuyla tezat oluşturuyordu. İkinci kesik daha derindi. Üçüncüsünde artık ritim tutturmuştum. Jiletin her inişinde, içimdeki o ağır, kurşun gibi çöken boşluk biraz daha hafifliyordu sanki. Bedenim acı çekiyordu ama zihnim, o sonsuz karanlık okyanusun ortasında bir an için de olsa bir kıyı görüyordu.
Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Kan, bacağımdan akıp küvetin giderine doğru ilerleyen bir nehre dönüşmüştü. Başım dönüyordu. Aynadaki kızın gözleri artık bana bakmıyordu. Ya da ben ona bakamıyordum. Annemin çığlığı, kapının kırılma sesi, babamın beni kucaklayışı... hepsi birbirine karışmış, bulanık bir video kaydı gibi. Sadece soğuk. Her şey çok soğuktu. Ambulansın sirenleri, beynimin içindeki uğultuya eşlik eden bir melodi gibiydi. Sedye, beyaz tavan, giden ışıklar... Sonra karanlık.
Gözlerimi açtığımda, o beyazlık yeniden vardı. Ama bu seferki farklıydı. Bu beyaz, bir sayfa gibi boş ve ürkütücü değil, bir hücre gibi hapsedici ve sterildi. Burnuma dolan koku, dezenfektan ve ilaç karışımı keskin bir kokuydu; geniz yakan, mide bulandıran cinsten. Kolumda bir damar yolu, bileğimde ise adımın yazdığı plastik bir bileklik vardı. Alis. 22. Majör Depresyon. Yan odadan birinin çığlıkları geliyordu; kelimeler değil, sadece boğuk, hayvani bir feryat. Duvarlar, o çığlığı emip yok eden bir sünger gibiydi. Pencereler... Pencerelerin ardında demir parmaklıklar vardı. Kafes. Kendimi bir kafeste bulmuştum.
Hemşireler gelip gitti. İlaçlarımı verdiler. Küçük plastik bardaklarda, renkli şekerler gibi. Yuttum. Boğazımdan geçerken hissettiğim şey, bir yabancının parmaklarının boğazımı sıvazlaması gibiydi. Konuşmaya çalıştım, sesim çıkmadı. Sadece bir fısıltı. Bana su verdiler. Suyun tadı, klor ve metalik bir acılıktı.
Günler, birbirine benzer bir döngü içinde akıp gidiyordu. Sabah altıda uyanış. İlaç. Kahvaltı; tatsız yulaf lapası ve şekersiz çay. Grup terapisi. Odam. Akşam yemeği. İlaç. Uyku. Bu döngünün içinde, kendimi bir makinenin dişlisi gibi hissediyordum. İşlevsiz, arızalı bir dişli. Konuşmuyordum. Kimseyle göz teması kurmuyordum. Sadece izliyordum. Diğer hastaları. Onların titrek ellerini, boş bakışlarını, ilaçların yan etkisiyle seğiren kaslarını. Ben de onlardan biriydim artık. Bir numaraydım. Bir vaka. Bir dosya.
Onu ilk gördüğümde, grup terapisinin üçüncü günüydü. Odanın köşesinde, plastik bir sandalyede oturuyordu. Diğerlerinden farklıydı. Diğerleri ya kambur duruyor, ya da sandalyelerinde huzursuzca kıpırdanıyordu. O ise dimdik oturuyordu. Bacak bacak üstüne atmış, elleri dizlerinin üzerinde birleşmişti. Gözleri, odadaki herkesi tek tek tarıyordu. Sanki bir avcı, avını seçiyordu. Ya da bir kral, tebaasını denetliyordu. Bakışları bana geldiğinde, bir an için durdu. Dudaklarının kenarında, fark edilmesi çok zor bir gülümseme belirdi. Sonra gözlerini kaçırdı. Ama o bir saniyelik bakış, içimde bir yerlerde, paslı bir çarkın dönmesine neden oldu. Uzun zamandır hissetmediğim bir şeydi bu. Merak.
Grup terapisi bitince, koridorda ilerlerken yanıma geldi. Adımları sessizdi. Sigara içilen alana doğru yürüyen diğer hastaların arasından sıyrılıp yanıma sokuldu. Boyu benden bir hayli uzundu. Kirli sakalı, yorgun ama bir o kadar da canlı görünen gözleri vardı. Gözlerinin rengi, bulanık bir nehir gibiydi; içinde hem hüzün, hem de tehlikeli bir akıntı barındırıyordu.
"Alis," dedi. Sesi, boğuk ve kadifemsi bir tonda çıktı. Adımı nereden bildiğini sormadım. Bileklikte yazıyordu. "Ben Eres."
Başımı hafifçe salladım. Konuşamıyordum. Boğazımda bir düğüm vardı.
"Oradaki bakışını gördüm," dedi, başını hafifçe geriye doğru, grup terapi odasını işaret ederek. "Herkesin içinden geçenleri okuyorsun. Ama kimseye söylemiyorsun. Değil mi?"
İçimden bir ses, "Onu dinleme. Bu adam tehlikeli. Gözlerinde o var," diyordu. Ama o ses, depresyonun sürekli uğuldayan sesiydi. Diğeri ise, o bakışların altında ezilen, görülmek isteyen bir başka sesti. Eres, konuşmamı beklemedi. Koluma, dirseğimin hemen üstüne hafifçe dokundu. Parmakları sıcaktı. Benim tenim ise hep soğuktu. Bu temas, bir anda bütün sinir uçlarımı harekete geçirdi.
"Burada kimse seni anlamaz," dedi, sesini fısıldar gibi alçaltarak. "Onlar için bir dosyasın. Bir tanı. Bir ilaç saatisin. Ama ben... ben senin içindeki o fırtınayı görüyorum. O boşluğu."
Boşluk. O kelimeyi ilk defa biri bana bu kadar net bir şekilde söylüyordu. İçimdeki o tarif edilemez, dipsiz kuyuyu. Gözlerim doldu. Ama ağlamadım. Ağlamak, bir tür teslimiyetti. Ben ise hâlâ direniyordum. Ne olduğunu bilmediğim bir şeye.
Eres, kolumu bıraktı. Elini cebine soktu ve küçük, kare bir kağıt parçası çıkardı. Katlanmış, buruşuk bir kağıt. Bana uzattı.
"İhtiyacın olduğunda oku," dedi. Sonra döndü ve koridorun diğer ucuna doğru, o kendinden emin adımlarla yürüdü. Diğer hastalar, ona yol verdi. O ise hiçbirine bakmadı. Sanki orada değillerdi. Sanki sadece o ve ben vardık.
Kağıdı avucumda sıktım. Sıcaklığı, avucumun içindeki soğuk teri emdi. Odama döndüğümde, kapıyı kilitledim. Sırtımı kapıya dayadım ve yavaşça yere kaydım. Nefes almakta zorlanıyordum. Kalbim, göğüs kafesimin duvarlarını kırıyordu sanki. Kağıdı açtım. Üzerinde tek bir cümle yazıyordu. Eres'in el yazısı, çarpık ama kararlıydı.
"Yaraların, senin hikayendir. Ve ben o hikayeyi sonuna kadar okumak istiyorum."
Kağıdı tekrar katladım. Göğsümün üzerine, kalbimin tam üzerine koydum. Gözlerimi kapattım. Kafesteki pencereden içeri sızan o soluk, kirli ışığı hissettim. İlk defa, o beyaz duvarların arasında, bir başka insanın varlığını, tenimde bir sıcaklık olarak değil, zihnimde bir soru işareti olarak duyumsadım. Beni gerçekten görebiliyor muydu? Yoksa bu da, diğerleri gibi, beynimin bana oynadığı bir oyun muydu?
O an, bilmiyordum. Ama o kağıt parçasının avucumdaki ağırlığı, bana bir şeyi hatırlattı. Bende hâlâ bir şeylerin kıpırdadığını. Ve bu kıpırtı, korkutucu olduğu kadar baş döndürücüydü.
Oy ve yorum ile etkileşimde bulunabilirsiniz 🫠🫠