# 7. BÖLÜM — KEMİK TAHTIN GÖLGESİ
"VASIFSIZ SEVDA: MASKESİZLER KRALLIĞI"
# 7. BÖLÜM — KEMİK TAHTIN GÖLGESİ
Kızıl Hisar'ın devasa kapıları yavaşça açıldı.
Ejderhadan indiğimde bacaklarımın titrediğini fark ettim.
Harika.
Kütüphanede saatlerce ayakta durduğum oluyordu ama bir ejderhanın sırtından indikten sonra yürümeyi bile unutacağımı hiç düşünmemiştim.
Morrgan yere atladı ve bana baktı.
“İyi misin?”
“Evet.”
Bir adım attım.
Bacağım yine titredi.
Morrgan kaşını kaldırdı.
“Emin misin?”
“Fiziksel olarak evet. Gururum konusunda pek emin değilim.”
Morrgan kısa bir gülümsemeyle başını çevirdi.
“Gel.”
Peşinden Kızıl Hisar'a girdim.
İçerisi dışarıdan göründüğünden çok daha büyüktü. Siyah taş duvarların üzerinde kırmızı ışıklar yanıyor, yüksek sütunların arasından konuşma sesleri geliyordu.
İçeri girer girmez insanların bakışlarını üzerimizde hissettim.
Önce Morrgan'a bakıyorlardı.
Sonra bana.
Daha doğrusu, kollarımdaki siyah-kızıl mürekkebe.
Kolumu biraz kapatmaya çalıştım.
Morrgan fark etti.
“Saklamaya çalışma.”
“Neden?”
“Burada herkes zaten gördü.”
“Harika.”
Morrgan cevap vermedi.
Büyük bir kapının önünde durdu.
İki muhafız hemen kenara çekilip kapıları açtı.
İçerisi taht salonuydu.
Salonun sonunda, birkaç basamakla yükselen siyah taş platformun üzerinde devasa bir taht vardı. Tahtın arkasındaki sivri şekiller kemikleri andırıyordu.
Ve tahtta biri oturuyordu.
Morrgan yavaşladı.
“Babam.”
Tahttaki adam başını kaldırdı.
Kral Valerius.
Morrgan'ın yüz hatlarını taşıyordu ama onda farklı bir şey vardı.
Daha sertti.
Daha ağırdı.
Bakışları birkaç saniye üzerimde kaldı.
Sonra ayağa kalktı.
Salondaki konuşmalar kesildi.
Valerius basamaklardan aşağı inerken zırhının sesi taş duvarlarda yankılandı.
Yanımıza geldiğinde önce Morrgan'a baktı.
“Geç kaldın.”
Morrgan omuzlarını hafifçe kaldırdı.
“Araf'ta oyalanmak zorunda kaldık.”
“Görüyorum.”
Valerius'un bakışları bana döndü.
Ardından elimdeki kitaba kaydı.
Yüzündeki ifade çok kısa bir anlığına değişti.
Ama fark etmiştim.
“Kitap.”
Morrgan başını salladı.
“Evet.”
Valerius birkaç adım daha yaklaştı.
“Bin yıldır kayıp olan kitap.”
Kitabı biraz daha sıkı tuttum.
“Demek hakkında bir şeyler biliyorsunuz.”
Valerius gözlerini benden ayırmadı.
“Sandığından daha fazlasını.”
Tam o sırada kitabın kapağı hafifçe kıpırdadı.
Aşağı baktım.
“Sen de mi?”
Sayfaların arasından tek bir cümle çıktı.
**VALERIUS'U HATIRLIYORUM.**
Kaşlarımı çattım.
Valerius bunu fark etti.
“Kitap seninle konuşuyor.”
“Evet.”
“Ve seni seçti.”
Başımı iki yana salladım.
“Bence beni seçmedi.”
Valerius'un bakışları sertleşti.
“Ne demek istiyorsun?”
“Beni buldu.”
Salonda kısa bir sessizlik oldu.
Valerius birkaç saniye bana baktı.
Sonra elini kitaba doğru uzattı.
Parmakları kapağa değdiği anda kitap şiddetle titremeye başladı.
Valerius elini hemen çekti.
Ben de istemsizce bir adım geriye gittim.
“Ne oldu?”
Valerius eline baktı.
“Beni hâlâ istemiyor.”
Morrgan şaşkınlıkla babasına döndü.
“Baba…”
Valerius elini indirdi.
“Bu kitap beni yıllar önce de reddetti.”
Gözlerim büyüdü.
“Ne?”
Kitap sessizdi.
Kapağına baktım.
“Bunu neden daha önce söylemedin?”
Sayfanın üzerinde tek bir kelime belirdi.
**SORMADIN.**
Gözlerimi kapattım.
“Bundan nefret ediyorum.”
Morrgan hafifçe güldü.
Valerius ise gülmedi.
“Kitabın geçmişini bilmiyorsun.”
“Hayır.”
“Yine de onu elinde taşıyorsun.”
Omuzlarımı indirdim.
“Başka seçeneğim varmış gibi konuşuyorsunuz.”
Valerius'un yüzünde belli belirsiz bir ifade oluştu.
“Cesursun.”
Ona baktım.
“Bunu iyi anlamda mı söylediniz?”
“Henüz karar vermedim.”
Ne diyeceğimi bilemedim.
Valerius yeniden kitaba baktı.
“Peki mürekkep?”
Elim istemsizce koluma gitti.
Morrgan araya girdi.
“Onu Araf'ta gördük.”
Valerius'un sesi ciddileşti.
“Ne kadar yayıldı?”
“Omzuma kadar.”
Valerius kısa bir süre sustu.
Sonra salondaki muhafızlara döndü.
“Kimse ona dokunmayacak.”
Şaşkınlıkla ona baktım.
“Bu iyi bir şey mi?”
Valerius bana döndü.
“Henüz bilmiyorum.”
Kitap kendi kendine sayfalarını çevirdi.
**O DA BİLMİYOR.**
Kitabı hemen kapattım.
“Bunu söylemek zorunda mıydın?”
Valerius ilk kez kısa bir kahkaha attı.
“Kitabın seni seçmesine şaşırmadım.”
Morrgan babasına baktı.
“Ne yapacağız?”
Valerius tahtına doğru yürüdü.
“Önce gerçeği öğreneceğiz.”
Arkasından seslendim.
“Benim gerçeğimi mi?”
Valerius durdu.
“Hayır.”
Başını yavaşça çevirdi.
“Kitabın gerçeğini.”
Salonda yeniden sessizlik oldu.
Valerius devam etti.
“Çünkü eğer bu kitap gerçekten geri döndüyse…”
Bakışları kolumdaki siyah-kızıl mürekkebe kaydı.
“…üç krallığın dengesi yeniden değişebilir.”
Boğazım düğümlendi.
“Ve bu iyi mi?”
Valerius'un cevabı gecikmedi.
“Bunu henüz kimse bilmiyor.”
Sonra muhafızlara döndü.
“Onu kuzey kulesine götürün.”
İki muhafız öne çıktı.
Morrgan hemen araya girdi.
“Baba.”
Valerius kızına baktı.
“Merak etme. Hapsedilmeyecek.”
Tam rahatlayacakken ekledi:
“Şimdilik.”
Yüzüm düştü.
“Tabii.”
Muhafızlardan biri yanıma geldi.
“Benimle gel.”
Bir an yerimde kaldım.
Sonra Morrgan'a baktım.
O da bana bakıyordu.
“Sen de geliyor musun?”
Morrgan başını salladı.
“Bir yere gitmiyorum.”
“Güzel.”
En azından bu dünyada tamamen yalnız kalmayacaktım.
Valerius'un sesi arkamızdan geldi.
“Morrgan.”
Morrgan durdu.
“Evet?”
“Sen burada kal.”
Morrgan'ın yüzü değişti.
“Ama—”
“Sonra konuşacağız.”
Morrgan birkaç saniye babasına baktı.
Sonra bana döndü.
“Sen git. Ben birazdan gelirim.”
“Umarım.”
Muhafız önümden yürümeye başladı.
Ben de peşinden gittim.
Taht salonundan çıkarken son kez arkama baktım.
Valerius hâlâ tahtında oturuyordu.
Ama bu kez bana değil, kitaba bakıyordu.
Kitabı biraz daha sıkı tuttum.
Koridora çıktığımızda salonun gürültüsü geride kaldı.
Kızıl Hisar'ın içi beklediğimden daha sessizdi. Duvarlardaki kırmızı ışıklar yolu aydınlatıyor, ayak seslerimiz taş zeminde yankılanıyordu.
Bir süre ikimiz de konuşmadık.
Sonunda dayanamadım.
“Kuzey kulesinde ne var?”
Muhafız bana bakmadan cevap verdi.
“Odalar.”
“Başka?”
“Eski odalar.”
Kaşlarımı çattım.
“Bu hiç açıklayıcı olmadı.”
Muhafızın yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
“Valerius'un açıklamasını istediği bir şey varsa kendisi söyler.”
“Harika. Burada herkes aynı şekilde konuşuyor.”
Bu kez gerçekten gülümsedi ama cevap vermedi.
Merdivenlere ulaştık.
Yukarı çıktıkça hava değişmeye başladı.
Hisarın alt katları sıcakken burada daha soğuktu.
Duvarlardaki kırmızı ışıklar da seyrekleşti.
Sonunda uzun ve dar bir koridorun önünde durduk.
Muhafız kapıyı açtı.
“Burası.”
İçeri baktım.
Oda beklediğimden daha normaldi.
Bir yatak, küçük bir masa, duvarın yanında eski bir kitaplık ve dar bir pencere vardı.
“Burası kule mi?”
Muhafız başını salladı.
“Evet.”
İçeri girdim.
Kitabı masanın üzerine bırakacakken elim durdu.
“Bunu burada bırakabilir miyim?”
Muhafız kitaba baktı.
Sonra bana.
“Bence bırakma.”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Neden?”
“Çünkü Valerius onu senden ayırmamamı söyledi.”
Bu hiç hoşuma gitmedi.
“Bunu neden daha önce söylemedin?”
Muhafız omuz silkti.
“Sormadın.”
Ona baktım.
“Bu cevap bana bir yerden tanıdık geliyor.”
Muhafız gülümsedi ve kapıya yöneldi.
“Bir şeye ihtiyacın olursa kapının dışındaki nöbetçiye söyle.”
“Tamam.”
Kapı kapanmadan önce tekrar seslendim.
“Bir dakika.”
Muhafız döndü.
“Valerius bu kitabı daha önce gördüyse…”
Cümleyi tamamlayamadım.
“Ne oldu?”
Muhafızın yüzündeki gülümseme kayboldu.
“Bunu ona sormalısın.”
Sonra kapıyı kapattı.
Odada yalnız kaldım.
Bir süre kapıya baktım.
Sonra iç çektim.
“Gerçekten harika bir gün geçiriyorum.”
Kitap masanın üzerinde duruyordu.
Sessizdi.
Yanına gidip sandalyeye oturdum.
Kapağını açtım.
Boş sayfalar karşıma çıktı.
“Şimdi ne olacak?”
Cevap gelmedi.
“Cidden mi?”
Yine sessizlik.
Kitabı kapatıp yatağa yaslandım.
Aşağıdan hâlâ sesler geliyordu. İnsanların konuşmaları, uzaklardan gelen ayak sesleri, kapanan kapılar…
Ama burada hepsi çok uzaktı.
Koluma baktım.
Siyah-kızıl mürekkep hâlâ oradaydı.
Araf'ta başladığı yerden omzuma kadar uzanıyordu.
Parmakl