4. BÖLÜM — BİZ DÖNECEĞİZ
4. BÖLÜM — BİZ DÖNECEĞİZ
Trabzon'daki son günümüzdü.
Akşam Los Angeles'a uçacaktık. Atlas ve Alara sabah erkenden kalkıp biraz daha dolaşmak istediklerini söylemişlerdi. Benim pek hevesim yoktu ama ikisini evde tek başlarına bırakıp bütün gün ne yapacaklarını dinlemek de istemiyordum.
Bu yüzden kahvaltıdan sonra birlikte dışarı çıktık.
Trabzon'un sokaklarında dolaşırken Atlas neredeyse her gördüğü yerde duruyordu. Bir dükkânın önünde fotoğraf çekiyor, birkaç adım sonra başka bir şey görüp yine duruyordu.
“Atlas, biraz hızlı yürüyebilir miyiz?” dedim.
Telefonunu indirmeden cevap verdi.
“Ne oldu abi, acelen mi var?”
“Akşam uçağımız var. Unutmadın, değil mi?”
“Unutmadım. Daha saatler var.”
Alara araya girdi.
“Bırak da gezsin. Zaten son günümüz.”
“Ben gezmesine bir şey demiyorum. Her dükkânın önünde durmasına diyorum.”
Atlas telefonunu cebine koydu.
“Tamam, bundan sonra sadece önemli yerlerde duracağım.”
“Senin için her yer önemli.”
Alara güldü. Ben de istemeden gülümsedim.
Bir süre daha yürüdük. Alara yolun karşısındaki küçük bir dükkânı gösterdi.
“Şuraya bakalım mı?”
Atlas hemen yön değiştirdi.
“Olur. Belki kendime bir şey bulurum.”
“Sen zaten her girdiğin yerden bir şey alıyorsun,” dedi Alara.
“İnsan kendine hediye alamaz mı?”
“Alır da senin aldıkların hediye değil, gereksiz eşya.”
İkisi önden yürümeye başladı. Ben de peşlerinden gittim.
Dükkânın önünde genç bir kadın duruyordu. Bir elinde bez çanta, diğerinde birkaç dosya vardı. Atlas kapıdan çıkarken kadına çarptı. Dosyalar yere düştü, birkaç kâğıt da kaldırıma savruldu.
“Biraz dikkat eder misiniz?” dedi kadın.
Atlas hemen eğildi.
“Pardon, görmedim.”
Alara da yere düşen kâğıtları toplamaya yardım etti.
“Bir şeyiniz kaybolmadı, değil mi?”
Kadın kâğıtları kontrol etti.
“Sanırım hepsi burada.”
Atlas dosyaları uzattı.
“Gerçekten kusura bakmayın.”
“Önemli değil. Ama biraz daha dikkatli olsanız iyi olur.”
“Olur,” dedi Atlas. “Bir daha dikkat ederim.”
Kadın dosyalarını çantasına yerleştirmeye çalışırken Alara ona yardım etti.
“Bu kadar dosyayla nereye gidiyorsunuz?”
Kadın hafifçe gülümsedi.
“İşle ilgili birkaç evrak. Birazdan çay üreticileriyle görüşmem var.”
“Çay üretimi mi?” diye sordu Alara.
“Evet. Gıda mühendisiyim. Çayların kalite kontrolleriyle ve üretim süreciyle ilgileniyorum.”
Atlas merakla baktı.
“Yani çayın tadına bakıp güzel mi değil mi diyorsunuz?”
Kadın ona döndü.
“Keşke işimiz sadece bundan ibaret olsaydı.”
Alara güldü.
“Ben Alara. Bu da Atlas.”
“Memnun oldum. Asiye.”
“Biz de memnun olduk,” dedi Alara.
Asiye dosyalarını çantasına yerleştirdi. Atlas hâlâ ona bakıyordu.
“Tekrar kusura bakmayın.”
“Tamam, affettim. Ama bir dahaki sefere önünüze bakın.”
Atlas başını salladı.
“Anlaştık.”
Asiye onlara veda edip sokağın aşağısına doğru yürüdü.
Alara, Atlas'a döndü.
“Bir insanla tanışmanın ilk dakikasında çarpmak zorunda mısın?”
“Ne yapayım? Kadın tam kapının önündeydi.”
“Tabii, suç onda.”
Onlara yaklaşırken konuşmalarını duydum.
“Ne oldu yine?”
Atlas hemen cevap verdi.
“Bir şey olmadı abi.”
Alara güldü.
“Atlas yine birine çarptı.”
“Yanlışlıkla oldu.”
“Bunu da söyledin zaten.”
“Tamam, yeter. Hadi yürüyelim,” dedim.
Bir süre daha birlikte dolaştık. Sonra Alara bir şeyler almak istediğini söyleyince Atlas'la birlikte başka bir dükkâna girdiler. Ben dışarıda kalıp biraz yürümeye karar verdim.
Telefonumu çıkarıp uçuş bilgilerine baktım. Her şey yolundaydı. Akşam havalimanına zamanında gidersek sorun yaşamazdık.
Köşeyi dönerken önümden hızlıca geçen biriyle çarpıştım. Elindeki dosyalardan birkaçı yere düştü.
“Önünüze bakarak yürür müsünüz?”
Başımı kaldırdım. Birkaç dakika önce Atlas'ın çarptığı kadındı. Elindeki dosyalar ve bez çantası aynıydı.
Eğilip yerdeki dosyalardan birkaçını aldım.
“Pardon.”
Kadın dosyalarını toplamaya devam etti.
“Bugün herkes mi aynı şekilde yürüyor?”
Ne demek istediğini anlamıştım.
“Beni de Atlas'la karıştırmayın. Ben özür diledim.”
“İyi de dosyalarım yine yerde.”
Dosyaları uzattım.
“Buyurun. Eksik bir şey var mı?”
Kadın dosyaları kontrol etti.
“Şimdilik yok.”
“Güzel. O zaman sorun çözüldü.”
Yüzüme baktı.
“Gerçekten çok yardımcı oldunuz.”
Sesindeki alay açıkça belliydi.
“Rica ederim. İyi günler.”
Kadın dosyalarını çantasına yerleştirdi.
“Size de. Umarım günün geri kalanında kimseye çarpmazsınız.”
“Ben de sizin için aynısını diliyorum.”
Bir an birbirimize baktık. Sonra kadın başını çevirip yoluna devam etti.
Arkasından bakmadım. Telefonumu cebime koyup geldiğim yöne döndüm.
Trabzon'da geçirdiğim son günün pek sakin geçeceği söylenemezdi.
Atlas ve Alara'nın yanına döndüğümde ikisi de beni bekliyordu.
“Ne oldu sana?” diye sordu Alara.
“Hiçbir şey.”
Atlas elindeki poşeti uzattı.
“Şunu tutar mısın?”
Poşeti aldım.
“Beni hamal olarak mı getirdiniz?”
“Abi, bir poşet sadece.”
“Bir dahakine kendin taşırsın.”
Alara gülerek yanımıza geldi.
“Hadi, eve dönelim. Hazırlanmamız gerekiyor.”
Eve vardığımızda salonda beklediğimizden fazla insan vardı.
Fırtına, Yaman, Poyraz ve Barlas birlikte oturuyordu. Yeşim de Parla ve Pamir'le salondaydı.
Bizi görünce Yaman başını kaldırdı.
“Geldiniz mi? Avukat birazdan burada olacak.”
Saatime baktım.
“Bugün mü okuyacaktı vasiyeti?”
“Evet.”
“Bizim akşam uçağımız var. Çok uzamaz umarım.”
Fırtına'nın bakışları üzerimde durdu.
“Daha yeni geldiniz, hemen gitmekten bahsediyorsun.”
“Çünkü akşam uçuyoruz.”
Ceketimi çıkarıp koltuğun kenarına bıraktım. Atlas ve Alara da yanıma oturdu.
Çok geçmeden kapı çaldı. Gelen avukattı. Herkesle selamlaştıktan sonra çantasını masanın üzerine koydu ve dosyalarını çıkardı.
“Öncelikle başınız sağ olsun,” dedi. “Tahir Bey'in vasiyetini okumak için buradayım.”
Yeşim biraz öne eğildi.
“Başlayabiliriz.”
Avukat dosyayı açıp okumaya başladı. Önce evlerden, arazilerden ve şirket hisselerinden söz etti. Salondakiler dikkatle dinliyordu. Benimse aklım akşamki uçaktaydı.
Birkaç sayfa sonra avukat duraksadı.
“Vasiyetin devamında aileyi ilgilendiren bir konu var.”
Fırtına ona döndü.
“Nasıl bir konu?”
“Tahir Bey'in ilk evliliğinden bir oğlu bulunuyor. Nefes Hanım'ın vefatından sonra çocuk, Tahir Bey'in kardeşi Levent Bey'e teslim edilmiş.”
Yaman'ın yüzü gerildi.
“Babamızın bir oğlu mu varmış?”
“Evet.”
“Bizim neden haberimiz yok?”
Avukat önündeki belgeye baktı.
“Tahir Bey'in bu konunun diğer çocuklardan gizli tutulmasını istediği anlaşılıyor.”
Fırtına'nın sesi sertleşti.
“Kim bu çocuk?”
Avukat başını kaldırdı.
“Umut Karadeniz.”
Birkaç saniye kimse konuşmadı. Ardından Fırtına ayağa kalktı.
“Ne demek Umut?”
Avukat açıklamasını sürdürdü.
“Umut Bey, Tahir Bey'in biyolojik oğludur.”
Yaman elini alnına götürdü. Poyraz sandalyesinde doğruldu. Barlas ise tek kelime etmeden bana bakıyordu.
Fırtına'nın sesi bu kez daha yüksekti.
“Babam bunu nasıl yapar? Kendi oğlunu alıp kardeşine veriyor, sonra da bizden saklıyor!”
Yaman avukata döndü.
“Bu kararın sebebi yazıyor mu? Neden böyle bir şey yapmış?”
“Belgelerde çocuğun Amerika'ya götürülmesini istediği belirtilmiş. Bunun dışında bir açıklama bulunmuyor.”
Poyraz dişlerini sıktı.
“Yani yıllarca aynı evde yaşadık. Babamızın bir oğlu daha varmış ve bunu bizden saklamış.”
Fırtına masanın üzerindeki dosyaya baktı.
“Bir kere bile söylemedi. Bir kere bile…”
Barlas sonunda konuştu.
“Belki de söylemeye hiç niyeti yoktu.”
Bu söz Fırtına'yı daha da öfkelendirdi.
“Bunu nasıl kabul edebiliriz? Biz onun çocuklarıyız. Bize bunu nasıl yapar?”
Fırtına'nın bakışları yeniden bana döndü.
“Sen biliyordun, değil mi?”
“Evet.”
“Ne zamandır?”
“Uzun zamandır.”
Yaman bir an sustu.
“Bunu bilip de bize söylemedin.”
“Söylemedim.”
Fırtına bana doğru döndü.
“Peki neden? Bize bunu söylemek bu kadar mı zordu?”
“Size söylemem için bir sebep görmedim.”
“Biz senin kardeşleriniz!”
“Biyolojik olarak, evet.”
Fırtına'nın yüzü gerildi.
“Bunu gerçekten bu kadar kolay mı söylüyorsun?”
“Benim için yeni bir bilgi değil.”
Yaman araya girdi.
“Bizim için yeni. Sen yıllardır biliyorsun, biz