10. MASKELERİN DÜŞÜŞÜ
Kütüphane sokağında patlak veren, namert namluların gölgesinde dökümlü vizon feracesi ve ipek şalıyla sokağın tam ortasında bir güvercin ürkekliğiyle kalakalan o masum genç kızın canına kasteden hain pusunun ardından İzmir Emniyeti ve Kültür Varlıkları Daire Başkanlığı tamamen sarsılmış, şehirdeki güvenlik çemberi en üst seviyeye çıkarılmıştı.
Olayın ardından şehir merkezindeki kritik noktalar yeniden gözden geçirilmiş, tarihi yapıların çevresindeki kamera kayıtları tek tek incelenmeye başlanmıştı. Kütüphane sokağına çıkan bütün yollar kontrol altına alınmış, bazı bölgelerde sivil ekiplerin sayısı artırılmıştı.
Fakat alınan bütün tedbirlere rağmen herkesin zihninde aynı soru vardı:
Halit, bu kadar ileri gitmeye neden cesaret etmişti?
Cevap henüz kimsenin elinde değildi.
Bilinen tek şey, olayın sıradan bir kaçırma girişimi olmadığıydı.
Çünkü Halit'in adamları Zehra'yı rastgele seçmemişti.
Onu takip etmişlerdi.
Günlerce.
Adımlarını, gittiği yerleri, kimlerle görüştüğünü ve elinde ne taşıdığını biliyorlardı.
Ve bütün bunların merkezinde tek bir şey vardı:
Ferman.
Halit ve çetesinin, sırf tarihi bir fermanın ve asırlık bir sırrın peşinde koşan masum bir üniversite öğrencisinin yolunu güpegündüz sokak ortasında kesecek, onu zorla arabaya bindirmeye cüret edecek kadar gözlerinin dönmesi, Ömer Soyer için bardağı taşıran son damla olmuştu.
Artık bu iş yalnızca bir soruşturma değildi.
Bir dosya, bir görev, bir emir hiç değildi.
Ömer için mesele, kendi vicdanının önünde verilmiş sessiz bir söze dönüşmüştü.
Zehra'nın gözlerindeki korkuyu gördüğü o birkaç saniye, zihninden çıkmıyordu.
Sokaktaki karmaşa...
Bağırışlar...
Silah sesleri...
Ve bütün o gürültünün arasında genç kızın bir anlığına ona bakışı.
Ömer o bakışı unutamıyordu.
Çünkü orada yalnızca korku yoktu.
Güvenmek zorunda kalmanın çaresizliği de vardı.
Ve Ömer, kendisine duyulan o güvenin ağırlığını fazlasıyla iyi biliyordu.
O günden sonra Ömer, iki gün boyunca kentin yüksek güvenlikli, dış dünyaya tamamen kapalı gizli karargâhından dışarı tek bir adım bile atmadı. Gözlerine iki gecedir tek bir damla uyku girmemişti.
Karargâhın ağır çelik kapıları kapandığında içeride yalnızca dijital ekranların soğuk ışığı, duvar saatinin düzenli tik takları ve Ömer'in sert nefes alışları duyuluyordu.
Masanın üzerinde kahvesi çoktan soğumuş, birkaç dosya üst üste yığılmış, İzmir'in eski haritaları duvarın büyük bölümünü kaplamıştı.
Akif birkaç kez ona dinlenmesini söylemişti.
Her defasında aynı cevabı almıştı:
"Sonra."
O "sonra" iki gündür gelmemişti.
Sol omzundaki dikişlerin inatçı sızısını, önündeki dev meşe masada duran fermanın şifrelerini ebced hesabıyla tek tek çözerek zihninin derinliklerinde bastırıyordu.
Yarası bedenindeydi.
Fakat asıl sızı, Zehra'nın o dehşet anında gözlerinden süzülen yaşları hatırladığında kalbinin tam ortasında beliriyordu.
Bazen elindeki kalem birkaç saniye hareketsiz kalıyor, gözleri fermanın üzerinde olmasına rağmen zihni bambaşka bir yerde dolaşıyordu.
Sonra kendini toparlıyor ve yeniden hesap yapmaya başlıyordu.
Her hesap, her harf, her eski Osmanlıca ibare onu biraz daha derine çekiyordu.
Fermanın üzerinde duran kelimeler, yüzyıllardır sessizce bekleyen bir sırrın kapısını aralıyordu.
Ömer, büyüteci yeniden eline aldı.
Fermanın kenarındaki neredeyse silinmiş mürekkep izlerine baktı.
Bir satır...
Sonra ikinci satır...
Ardından mühür.
Mührün hemen altında, ilk bakışta yalnızca dekoratif bir süsleme gibi görünen ince çizgiler vardı.
Ömer kaşlarını çattı.
Kalemini eline alıp çizgileri kâğıdın üzerine aktardı.
Bir süre hiçbir şey söylemeden hesap yaptı.
Ebced değerlerini yan yana yazdı.
Bir sayıyı sildi.
Yeniden hesapladı.
Sonra başka bir harfe geçti.
Bir süre sonra kalemin ucu masanın üzerinde durdu.
Ömer başını kaldırdı.
Gözleri yavaşça büyüdü.
"Bu bir tarih değil..."
Akif, masanın diğer ucundan başını kaldırdı.
"Ne demek istiyorsun?"
Ömer cevap vermedi.
Fermanı kendisine doğru çekti.
Bir kez daha hesapladı.
Sonra haritanın üzerinde bir nokta belirledi.
"Bir koordinat."
Akif birkaç saniye sessiz kaldı.
"Koordinat mı?"
Ömer başını kaldırdı.
"Fermanın asıl amacı hazineyi göstermek değil. Hazineye giden yolu göstermek."
Odanın havası bir anda değişti.
Akif masaya yaklaştı.
"Yani?"
Ömer, önündeki eski İzmir haritasını açtı.
Haritanın kenarları yıpranmış, bazı bölgeleri elle işaretlenmişti.
"Kemeraltı."
Parmağını belirli bir noktaya koydu.
Sonra birkaç eski işareti takip etti.
"Burada bir giriş var."
Akif eğilip baktı.
"Bu bölge bugün tamamen yapılaşmış durumda."
"Bugün öyle."
Ömer'in sesi sakindi.
"Ama ferman yazıldığı dönemde değildi."
Parmağını haritanın üzerinde ilerletti.
"Şu hanın altında eski bir geçit bulunuyor. Geçit buradan devam ediyor."
Bir başka noktaya dokundu.
"Ve burada..."
Sesi kesildi.
"Burada asıl mahzen başlıyor."
Akif'in yüzündeki ifade değişti.
"Yüzyıllardır kapalı mı?"
"En azından elimizdeki kayıtlara göre öyle."
Ömer tekrar fermana baktı.
"Ve Halit bunu biliyor."
Kısa bir sessizlik oldu.
Akif haritaya bakarken kaşlarını çattı.
"Bu kadarını nereden biliyor olabilir?"
Ömer'in cevabı gecikmedi.
"Birileri ona anlatmış."
"Kim?"
Ömer gözlerini haritadan ayırmadı.
"Onu bulduğumuzda öğreniriz."
Sonunda Akif sordu:
"Bu gece mi?"
Ömer başını kaldırdı.
"Bu gece."
Aynı saatlerde Zehra, yurdun loş odasında Meryem'le birlikte adeta nefesini tutmuş, zamanın akmasını bekliyordu.
Kütüphane çıkışındaki o korkunç arbededen sonra fakülteye gitmesi bile yasaklanmış, yurdun kapısındaki güvenlik önlemleri en üst seviyeye çıkarılmıştı.
Koridorlarda yankılanan her ayak sesi içini ürpertiyor, kalbini hızlandırıyordu.
Dışarıda İzmir'in üzerine çöken karanlığın içinde, stor perdelerin arasından sızan sivil polis araçlarının ışıkları odanın tavanında huzursuz gölgeler oluşturuyordu.
Bazen dışarıdan bir araba sesi geliyor, Zehra istemsizce başını pencereye çeviriyordu.
Sonra ses uzaklaşıyordu.
Ama kalbindeki huzursuzluk uzaklaşmıyordu.
Zehra yatağının kenarında oturmuş, ellerini birbirine kenetlemişti.
Bir türlü rahat edemiyordu.
Telefon ekranına baktı.
Hiçbir bildirim yoktu.
Bir dakika sonra tekrar baktı.
Yine hiçbir şey.
Meryem bunu fark edince iç çekti.
"Telefonu biraz bırak."
Zehra başını kaldırdı.
"Ya bir şey olduysa?"
"Bir şey olsa sana haber verirler."
"Ya haber veremezlerse?"
Meryem sustu.
Çünkü bu sorunun cevabını kendisi de bilmiyordu.
Zehra telefonu yavaşça yatağın üzerine bıraktı.
Fakat birkaç saniye sonra yeniden eline aldı.
Meryem bunu görünce hafifçe başını salladı.
"Sen böyle devam edersen telefonun ekranı senden önce yorulacak."
Zehra istemsizce gülümsedi.
Ama o gülümseme kısa sürdü.
Gözlerini kapattı.
Sahaf dükkânındaki o an yeniden zihninde canlandı.
Ömer'in önüne geçişi...
Sonra yüzündeki o sakin ama kararlı ifade...
Ve ardından her şeyin birkaç saniyede değişmesi.
Zehra gözlerini açtı.
"Meryem..."
"Hı?"
"Ben onu hiç böyle tanımamıştım."
Meryem hafifçe gülümsedi.
"Belki sen de onu yeni tanıyorsundur."
Zehra cevap vermedi.
Masasının üzerinde duran sedef kakmalı kaleme baktı.
Ömer'in ona Akif vasıtasıyla gönderdiği o kalem, artık sıradan bir eşya olmaktan çıkmıştı.
Parmaklarını kalemin üzerinde gezdirdi.
"Ne garip..." diye mırıldandı.
Meryem ona baktı.
"Ne?"
"Bu kalem."
"Ne olmuş?"
"Hiçbir şey."
Zehra kalemi yeniden masaya bıraktı.
Fakat gözleri ondan ayrılmadı.
"Meryem..."
"Efendim?"
"İnsan birini neden bu kadar merak eder?"
Meryem kaşlarını kaldırdı.
"Çünkü önemsiyordur."
Zehra bakışlarını kaçırdı.
"Ya kaybetmekten korkuyorsa?"
Bu kez Meryem'in yüzündeki tebessüm silindi.
Arkadaşının yanına oturdu.
"Zehra, korkmak bazen sevmenin değil, insan olmanın işaretidir."
Zehra'nın gözleri doldu.
"Ben sadece onun sağ salim dönmesini istiyorum."
Meryem elini onun elinin üzerine koydu.
"Öyleyse dua et."
Zehra başını eğdi.
"Ediyorum."
"Devam et."
Zehra gözlerini kapattı.
Ve odanın sessizliği içinde dudakları kıpırdamaya b
Yorumlar
- Elyra: @elyra ve şöyle bir şey daha var harflere değerler verilirken ebced kelimesine bakacak olursak 1=ا sonra 2=ب ve 3=ج ve4=د harfine denk gelir. Normal alfabedeki gibi ilerlemiyor yani. Merakı olan varsa daha derin araştırma yapabilir. Benden bu kadar artık:)
- Elyra: İşte eskiden de bir kelime veya mısra seçiliyor, harflerinin değerleri toplanıyor ve ortaya çıkan sayı bir tarihe karşılık getiriliyordu. Kısaca(şüpheli) anlatmaya çalıştım umarım anlamışsınızdır.😊
- Elyra: açıklamada bahsettiğim gibi harflerin değerleri toplanıyor ve ortaya çıkan sayı bir tarihe veya bir koordinat a denk gelebiliyor
- Elyra: Arkadaşlar bu bölümde şöyle bir not düşmek zorundayım `ebced` hesabı dediğimiz şey arap alfabesindeki her harfe belirli bir sayısal değer verilmesine diyoruz. Ve Osmanlı kültüründe özellikle tarih düşürme, şiir, kitabeler ve çeşitli sembolik hesaplamalarda kullanılmıştır bu. Mese