Keşfet

11. DEHLİZİN ARDINDAKİ HAKİKAT

Yarama Dua

“Polis! Kimse kımıldamasın! Operasyon başladı!”

Ömer’in sesi taş duvarların arasında yankılanırken, dehlizin içindeki uğultu bir anda kesildi.

Az önce duvarı parçalamaya çalışan adamlar ellerindeki aletleri yere bırakmış, karanlığın içinde birbirlerine bakmaya başlamışlardı. Birkaç saniye öncesine kadar yalnızca taşların kırılma sesiyle dolu olan dehliz, şimdi ağır bir sessizliğe bürünmüştü.

Ömer’in arkasındaki ekip birkaç saniye içinde koridoru doldurdu. Fenerlerin ışıkları birbiri ardına karanlığı yarıyor, silahların namluları karşılarındaki adamlara çevriliyordu.

Taş duvarlardan süzülen nem, havadaki rutubet kokusuna karışmıştı. Tavanın bazı bölümlerinden damlayan suyun sesi bile artık daha belirgin duyuluyordu.

Fakat Halit diğerlerinin aksine hiç şaşırmış görünmüyordu.

Elindeki eldivenleri yavaşça çıkardı.

Önce sağ elindeki eldiveni, ardından sol elindekini çıkardı ve onları yanındaki taşın üzerine bıraktı.

Sonra başını kaldırıp Ömer’e baktı.

Yüzünde belli belirsiz bir tebessüm vardı.

“Demek sonunda geldin, Soyer.”

Ömer birkaç adım ilerledi.

Bakışları sertleşmişti.

“Ellerini kaldır.”

Halit itaat etti.

Fakat yüzündeki o sakin ifade değişmedi.

Sanki karşısında silahlı bir ekip değil, uzun zamandır beklediği bir misafir varmış gibiydi.

“Bunca yolu benim için mi geldin?”

“Senin için değil.”

Ömer’in sesi soğuktu.

“Peşinde olduğun şey için geldim.”

Halit’in bakışları bir anlığına arkasındaki yarılmış duvara kaydı.

Duvarın taşları arasında eski bir sandığın köşesi görünüyordu.

Sandığın üzerindeki ahşap yılların nemiyle koyulaşmış, metal kenarları ise yer yer paslanmıştı.

Fakat sandığın tamamı henüz ortaya çıkarılamamıştı.

Halit tekrar Ömer’e baktı.

“Geç kaldın,” dedi.

Ömer’in gözleri kısıldı.

“Ne demek istiyorsun?”

Halit cevap vermedi.

Başını hafifçe yana eğerek duvarın üzerindeki eski işaretlerden birine baktı.

Sanki Ömer'in bilmediği bir şeyi biliyor ve bunu söylemenin keyfini çıkarıyordu.

“Bazı kapılar vardır Soyer.”

Kısa bir sessizlik oldu.

“Açılması için anahtar gerekmez.”

Halit'in gözleri yeniden Ömer'e döndü.

“Sadece doğru insanın yanlış zamanda orada olması yeterlidir.”

Ömer’in yüzündeki ifade değişmedi.

Fakat sözleri dikkatle tartıyordu.

“Konuşmayı bırak.”

Halit hafifçe güldü.

“Sen hâlâ bunun yalnızca bir kaçakçılık operasyonu olduğunu sanıyorsun.”

Akif hemen araya girdi.

“Ömer, bu adam zaman kazanmaya çalışıyor.”

“Biliyorum.”

Ömer gözlerini Halit’ten ayırmadı.

“Ve tam da bu yüzden konuşmasına izin veriyorum.”

Halit’in tebessümü bir anlığına kayboldu.

Ömer’in bu cevabı beklediğinden daha sakin olmuştu.

Ömer işaret etti.

“Arama yapın.”

Ekip hemen harekete geçti.

Dehlizin farklı bölümlerine dağılan görevliler, duvar diplerini, eski sandıkları ve taşların arasındaki boşlukları incelemeye başladılar.

Fener ışıkları karanlıkta sürekli yer değiştiriyor, her ışık huzmesi yeni bir ayrıntıyı ortaya çıkarıyordu.

Bazı sandıkların içinde tarihi değeri olduğu açıkça belli olan parçalar bulunuyordu.

İşlenmiş metal levhalar...

Eski mühürler...

El yazması parçaları...

Ve henüz kimliği belirlenemeyen bazı küçük eserler...

Her biri dikkatlice ayrı bölümlere taşınıyordu.

Ömer ise etrafındaki hareketliliğe rağmen gözlerini sürekli duvarlarda gezdiriyordu.

Çünkü buraya yalnızca Halit'i yakalamak için gelmemişti.

Fermanın gösterdiği yer burasıydı.

Ama fermanın anlattığı şeyin burada bitmediğini artık biliyordu.

Fermanın bir kapı olduğunu söyleyen Halit'in sözleri zihninde dönüp duruyordu.

Bir kapı...

Peki ardında ne vardı?

Ömer'in dikkatini çeken başka bir şey oldu.

Duvarın üzerinde, diğerlerinden farklı bir işaret bulunuyordu.

Küçük, sedef biçiminde bir şekil.

Ömer birkaç saniye boyunca ona baktı.

Sanki dehlizdeki bütün sesler bir anlığına uzaklaşmıştı.

Sonra cebinden firmanın kopyasını çıkardı.

Kâğıdı dikkatlice açtı.

Firmanın kenarında daha önce fark ettiği işaretlerden biriyle duvardaki sembol neredeyse aynıydı.

“Akif.”

“Efendim?”

“Şu işarete bak.”

Akif yanına geldi.

Ömer elindeki feneri duvara tuttu.

Akif kaşlarını çattı.

“Bu... firmanın üzerindeki işaret değil mi?”

“Evet.”

“Burada ne işi var?”

Ömer cevap vermedi.

Çünkü o da aynı sorunun peşindeydi.

Firmanın şifresi yalnızca bir yer göstermiyordu.

Bir zincirin ilk halkasını gösteriyordu.

Ömer, günlerdir üzerinde çalıştığı ebced hesaplarını zihninde yeniden sıraladı.

Fermanın bazı kelimeleri sıradan bir metin gibi görünse de belirli harflerin sayısal karşılıkları birbirini takip ediyordu.

İlk çözüm Kemeraltı'nı göstermişti.

Fakat duvardaki işaret, bunun son durak olmadığını söylüyordu.

Bir yerden başka bir yere...

Bir sembolden başka bir sembole...

Sanki yüzyıllar önce hazırlanmış bir yol, şimdi yeniden yürünmeye başlanmıştı.

“Ömer.”

Akif’in sesi onu düşüncelerinden çıkardı.

“Burada bir şey var.”

Ömer hemen yanına gitti.

Duvarın dibindeki taşlardan biri diğerlerinden biraz daha farklıydı.

Üzerinde hiçbir süsleme yoktu.

Fakat taşın kenarında ince bir boşluk vardı.

Akif eldivenlerini taktı.

“Çekelim mi?”

Ömer başını salladı.

Taş yerinden çıkarıldığında içeriden küçük bir metal kutu göründü.

Kutunun üzerindeki metal yüzey zamanla kararmıştı.

Fakat üzerinde bulunan mühür hâlâ belirginliğini koruyordu.

Ömer kutuya baktı.

“Kimse dokunmasın.”

Ekip geri çekildi.

Ömer çömelerek kutuyu dikkatle inceledi.

Mühür, Osmanlı dönemine ait bir işareti andırıyordu fakat üzerinde daha önce gördüğü hiçbir devlet mührüne tam olarak benzemiyordu.

Sanki bilinen bir mührün taklidi değil, başka bir yapıya ait özel bir işaretti.

Halit uzaktan onları izliyordu.

Ömer başını kaldırdı.

“Bunu daha önce gördün mü?”

Halit cevap vermedi.

Ömer ayağa kalktı.

“Son kez soruyorum.”

Halit’in gözleri kutuya çevrildi.

“Hayır.”

Ömer birkaç saniye sustu.

Halit'in gözlerini takip etti.

Kutudan tekrar yüzüne baktı.

“Yalan söylüyorsun.”

Halit bu kez gülümsedi.

“Belki.”

Ömer'in bakışları sertleşti.

Fakat Halit'in yüzündeki ifade yeniden sakinleşmişti.

Tam o sırada ekipten biri seslendi.

“Amirim! Burada başka bir geçit var!”

Herkes o tarafa döndü.

Duvarın arkasında, taşlarla kapatılmış dar bir geçit bulunmuştu.

Ancak geçit yeni açılmış değildi.

Çok eskiydi.

İçeriye doğru uzanan yolun devamı karanlığın içinde kayboluyordu.

Duvarların üzerindeki taşlar diğer bölümlerden farklıydı. Bazılarında zamanın bıraktığı çatlaklar vardı. Bazılarının üzerindeki semboller ise neredeyse tamamen silinmişti.

Ömer birkaç adım ilerledi.

Fenerini içeri tuttu.

Duvarlarda aynı sedef biçimli sembolden birkaç tane daha vardı.

Bir an için içinde tarif edemediği bir his oluştu.

Bu işaretleri daha önce görmüştü.

Nerede olduğunu hatırlamaya çalıştı.

Bir görüntü...

Bir masa...

Bir kalem...

Sonra aklına geldi.

Zehra'nın elindeki kalem.

Sedef kakmalı kalem.

Ömer'in yüzü bir anda ciddileşti.

Kalemi Zehra'ya göndermesinin üzerinden çok zaman geçmemişti.

O kalemin üzerinde bulunan motif, sıradan bir süsleme değildi.

İlk gördüğünde yalnızca estetik bir işçilik olduğunu düşünmüştü.

Fakat şimdi duvardaki sembolle arasındaki benzerlik artık inkâr edilemeyecek kadar açıktı.

Akif onun yüzündeki değişikliği fark etti.

“Bir şey mi oldu?”

Ömer cevap vermeden önce kısa bir süre düşündü.

Gözleri hâlâ semboldeydi.

“Henüz bilmiyorum.”

“Bu işaret kalemle mi ilgili?”

Ömer başını hafifçe çevirdi.

“Belki.”

Akif onun ses tonundan, bunun basit bir ihtimal olmadığını anlamıştı.

Bir şey daha söyleyecekken telsizden bir ses yükseldi.

“Amirim, dışarıdaki araçlardan birinde belgeler bulundu. Bazıları yabancı dilde. Bir de farklı ülkelerdeki limanlara ait sevkiyat kayıtları var.”

Ömer’in bakışları sertleşti.

İşte o an parçalar yavaş yavaş birleşmeye başlamıştı.

Halit yalnız değildi.

Kemeraltı'ndaki bu yer, ağın merkezi değildi.

Sadece bir durağıydı.

“Belgeleri buraya getirin.”

Kısa süre sonra birkaç dosya Ömer’in önüne bırakıldı.

Dosyaların kapakları nemden hafifçe kabarmıştı.

İçlerinde farklı şehir ve ülke isimleri, tarihlerin yanında yazılmış ko