Keşfet

12:İKİNCİ ŞİFRE

Yarama Dua

Kemeraltı'nın dar sokakları sabahın ilk ışıklarıyla yavaş yavaş hareketlenmeye başlamıştı. Gece boyunca yaşanan operasyonun izleri henüz tamamen silinmemiş, bazı sokakların girişlerinde polis araçları beklemeye devam etmişti. Tarihi hanların taş duvarlarına vuran gün ışığı, gecenin karanlığını dağıtsa da Ömer'in zihnindeki karanlık henüz aydınlanmış değildi.

Operasyon başarıyla sonuçlanmıştı. Halit yakalanmış, kaçakçılık için kullanılan yeraltı bölgesi kontrol altına alınmış ve çok sayıda belge ele geçirilmişti. Fakat Ömer bunun bir son olmadığını biliyordu.

Aksine, elindeki parçalar onu daha büyük bir yapının tam ortasına götürüyordu.

Sokağın başında duran polis araçlarından biri hareket ettiğinde Ömer birkaç saniye boyunca arkasından baktı. İnsanlar yavaş yavaş dükkânlarının kepenklerini açıyor, gece boyunca kapalı kalan bazı hanların önünde görevliler konuşuyordu. Kemeraltı yeniden günlük hayatına dönmeye hazırlanıyordu.

Fakat Ömer için gece henüz bitmemişti.

Bir süre önce yeraltındaki o karanlık geçitte gördüğü sembol gözlerinin önünden gitmiyordu.

Sedef biçimindeki işaret.

Aynı şekil firmanın kenarında da vardı.

Ve şimdi metal kutunun üzerinde de karşısına çıkmıştı.

Birbirinden yüzlerce yıl uzakta olması gereken üç farklı yerde aynı işaretin bulunması tesadüf olamazdı.

Ömer arabaya bindiğinde saat sabahın altısına yaklaşıyordu.

Arka koltuğa oturmadı. Direksiyona geçti ve birkaç saniye boyunca ellerini direksiyonun üzerinde tuttu. Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı.

Halit yakalanmıştı.

Ama bu, tehlikenin bittiği anlamına gelmiyordu.

Hatta Ömer'in içindeki his bunun tam tersini söylüyordu.

Bu operasyon yalnızca bir kapıyı açmıştı.

Şimdi o kapının ardında ne olduğunu anlamaları gerekiyordu.

Güvenlik merkezine döndüğünde saat sabahın yedisine yaklaşmıştı.

Binanın koridorları normalden daha sessizdi. Gece operasyona katılan ekiplerin çoğu hâlâ içerideydi. Bazıları rapor hazırlıyor, bazıları ele geçirilen belgeleri sınıflandırıyor, bazıları ise dinlenmeye çalışıyordu.

Ömer doğrudan çalışma odasına geçti.

Üzerindeki yorgunluk yüzüne yansıyordu fakat bunu belli etmemeye çalışıyordu. Ceketini çıkardı, gömleğinin kollarını biraz sıvadı ve masanın üzerindeki belgeleri tek tek yerleştirmeye başladı.

Kemeraltı'nda bulunan belgeler.

Firmanın kopyası.

Gece ele geçirilen metal kutu.

Eski kayıtlar.

Ve üzerinde aynı sembol bulunan birkaç küçük parça.

Hepsini yan yana koydu.

Bir süre hiçbirine dokunmadan baktı.

Sonra metal kutuyu kendisine doğru çekti.

Kutunun üzerindeki mühür hâlâ açılmamıştı.

Ömer eldivenlerini taktı. Mührü dikkatlice inceledi.

Sembol, firmanın kenarında bulunan işaretle büyük ölçüde aynıydı.

Ancak küçük bir fark vardı.

Firmanın üzerindeki sembolün ortasında küçük bir nokta bulunurken metal kutudaki sembolde bu nokta yoktu.

Ömer gözlerini kıstı.

“Eksik değil,” diye mırıldandı.

Sanki bir şeyi düşünüyordu.

“Değiştirilmiş.”

Tam o sırada kapı açıldı.

Akif içeri girdi.

Elinde iki kahve vardı.

Birini Ömer'in önüne bıraktı.

“Bunu iç.”

Ömer kahveye bakmadı.

Akif karşısındaki sandalyeye oturdu.

“Üç saattir aynı şeye bakıyorsun.”

“Çünkü üç saattir aynı şeyi anlamaya çalışıyorum.”

“Bir şey buldun mu?”

Ömer gözlerini kutudan ayırmadan cevap verdi.

“Henüz değil. Ama bu mühür bir kilit değil.”

Akif kaşlarını kaldırdı.

“Nedir?”

“Bir işaret.”

Ömer firmanın kopyasını önüne çekti.

“Bizi bir yere yönlendirmiyor. Bir şeyi tanımlıyor.”

Akif bir süre sustu.

“Neyi?”

Ömer başını kaldırdı.

“Bilmiyorum.”

Akif kahvesinden bir yudum aldı.

“Bunca yıldır seni tanıyorum. 'Bilmiyorum' dediğinde genellikle biraz sonra bir şey buluyorsun.”

Ömer'in yüzünde belli belirsiz bir ifade oluştu.

“Bu kez biraz daha zor.”

“İyi.”

“İyi mi?”

“Kolay olsaydı sıkılırdın.”

Ömer cevap vermedi.

Akif gülümsedi ama birkaç saniye sonra yüzündeki ifade yeniden ciddileşti.

“Halit?”

“Konuşmadı.”

“Hiç mi?”

“Henüz.”

Akif başını salladı.

“Böyle adamlarda sorun şu. Ya çok şey bilirler ya da hiçbir şey bilmediklerini düşündürürler.”

Ömer metal kutuya baktı.

“Halit hiçbir şey bilmeyen biri değil.”

“Ben de öyle düşünüyorum.”

“Üstelik korktuğu bir şey var.”

Akif dikkat kesildi.

“Nereden çıkardın?”

“Gece.”

Ömer parmağını sembolün üzerine koydu.

“Bu işareti gördüğünde yüzündeki ifade değişti.”

“Fark ettin mi?”

“Evet.”

“Ne kadar?”

Ömer birkaç saniye düşündü.

“Bir saniyeden az.”

Akif başını iki yana salladı.

“Senin gözünden hiçbir şey kaçmıyor.”

“Kaçıyor.”

“Neler?”

Ömer cevap vermedi.

Bir an için aklına Zehra geldi.

Onun korktuğunu belli etmemeye çalışırken ellerini birbirine kenetleyişi… Bir şey sorulduğunda önce düşünmesi… Ve bütün bunların arasında kaleme bakarken yüzünde beliren o merak.

Ömer düşüncelerini hemen toparladı.

Şu anda bunun sırası değildi.

Masadaki belgeye döndü.

Tam o sırada kapı yeniden açıldı.

Arşiv görevlisi içeri girdi. Elinde ince, eski bir dosya vardı.

“Soyer Bey, dün gece bulunan belgeler arasında bunu da çıkardık. Diğerlerinden farklı olduğu için size getirmemi söylediler.”

Ömer dosyayı aldı.

Kapağında yalnızca tek bir tarih vardı:

1784.

Tarihi görünce Ömer'in bakışları değişti.

Firmanın da yaklaşık aynı döneme ait olduğunu biliyordu.

Dosyayı açtı.

İlk birkaç sayfa sıradan ticari kayıtlar gibi görünüyordu. Tarihler, miktarlar, sevkiyat notları ve bazı isimler vardı. Ancak isimlerin çoğu zamanla silinmiş veya okunamayacak hâle gelmişti.

Üçüncü sayfaya geldiğinde eli durdu.

Sayfanın alt köşesinde aynı sembol vardı.

Sedef biçimindeki işaret.

Ömer parmağını sembolün üzerinde gezdirdi.

“Bu tesadüf değil.”

Akif dosyaya eğildi.

“Burada ne yazıyor?”

Ömer birkaç satırı okudu.

“Bir sevkiyat kaydı.”

“Ne sevkiyatı?”

“İsim yok. Sadece kodlar var.”

Akif sayfaya biraz daha yaklaştı.

“Şu rakamlar mı?”

“Evet.”

“Firmanın şifresi gibi mi?”

“Hayır.”

Ömer başını hafifçe kaldırdı.

“Daha eski.”

Kalemi eline aldı ve dosyadaki rakamları ayrı bir kâğıda aktarmaya başladı.

Akif onu sessizce izliyordu.

Ömer ilk rakam grubunun altına harfler yazdı.

Sonra ikinci gruba geçti.

Ebced hesabı yapıyordu.

Her rakamın karşılığı olan harfi buluyor, ortaya çıkan dizilimi yeniden düzenliyordu.

Birkaç dakika geçti.

Kâğıt giderek daha fazla rakam ve harfle doldu.

Akif sabırsızlanmaya başlamıştı.

“Bir şey çıkıyor mu?”

“Henüz.”

“Bu 'henüz' de senin dilinde tehlikeli bir kelime.”

Ömer cevap vermedi.

Son birkaç hesabı yaptıktan sonra kalemi masaya bıraktı.

“İki ayrı tarih.”

Akif şaşkınlıkla baktı.

“Ne?”

“Burada iki farklı zaman bilgisi var.”

“Nasıl yani?”

Ömer kâğıdı çevirdi.

“Bu kayıt 1784'e ait. Ama şifrelenmiş rakamların bir kısmı günümüzde kullanılan bir koordinat sistemine karşılık geliyor.”

Akif'in yüzündeki ifade ciddileşti.

“Yani biri yüzlerce yıl önce bugünkü bir yeri mi işaretlemiş?”

“Tam olarak öyle değil.”

Ömer tekrar kâğıda baktı.

“Bence bu sistem sonradan kullanılmak üzere bırakılmış.”

“Kim tarafından?”

“Bilmiyorum.”

“Peki neden?”

Ömer bir süre sustu.

“Belki de asıl soru neden değil.”

Akif kaşlarını çattı.

“Neymiş?”

“Kim için.”

Odadaki sessizlik birkaç saniye sürdü.

Ömer hesaplamaları yeniden yaptı.

Bu kez daha dikkatli ilerledi.

Bir rakam grubunun karşılığını değiştirdi.

Sonra başka bir satıra geçti.

Harita uygulamasını açtı.

Ortaya çıkan koordinatları girdi.

Ekranda İzmir'in haritası belirdi.

İşaret kıyıya yakın bir noktada duruyordu.

Akif ekrana baktı.

“İzmir.”

Ömer başını salladı.

İkisi de bir süre konuşmadı.

Ömer haritayı büyüttü.

Nokta, liman çevresindeki eski antrepolardan birinin yakınında görünüyordu.

Akif derin bir nefes aldı.

“Demek sıra orada.”

Ömer başını salladı.

“Henüz değil.”

“Niye?”

“Çünkü Halit'in adamlarının oraya ulaşmasını sağlayan şeyi bilmiyoruz.”

“Koordinatı çözdük.”

“Koordinat bir cevap değil.”

Akif sustu.

Ömer devam etti:

“Bir soru.”

“Ne sorusu?”

“Bizi oraya neden gönderiyorlar?”

Akif ekrana baktı.

Ömer'in sözleri zihninde yerine oturmaya başlamıştı.

Birisi gerçekten de yüzlerce yıl önce bir kayıt bırakm