24. HAKİKATİN BEDELİ
Sabah olduğunda İzmir, gece boyunca yaşananlardan habersizdi.
Kordon boyunca yürüyen insanlar, vapura yetişmeye çalışan öğrenciler, dükkânlarının kepenklerini açan esnaf ve henüz güneş tam yükselmeden sokakları temizleyen belediye görevlileri… Herkes kendi hayatının telaşındaydı.
Birileri işe yetişmeye çalışıyor, birileri simit almak için kaldırım kenarında duruyor, birileri telefonuna bakarak aceleyle karşıdan karşıya geçiyordu.
İzmir, her zamanki gibi kendi ritminde uyanıyordu.
Oysa şehrin altında, yıllardır saklanan bir hakikat artık gün yüzüne çıkmıştı.
Ve bazı hakikatlerin ortaya çıkması, onları taşıyan insanların hayatını eski hâline döndürmeye yetmiyordu.
Zehra, Milli Kütüphane'nin merdivenlerinde bir süre daha öylece durdu.
Elini çantasının üzerine koymuştu.
Sedef kakmalı kalem oradaydı.
Parmakları çantanın üzerinden kalemin bulunduğu yere dokundu.
Eskiden o kaleme baktığında yalnızca bir hediye görüyordu.
Sonra bir ipucu olmuştu.
Ardından bir anahtar olduğunu düşünmüştü.
Şimdi ise onun ne olduğunu biliyordu.
Bir emanet.
Fakat emanetin ağırlığı, kalemin kendisinden çok daha büyüktü.
Zehra başını kaldırıp kütüphanenin eski cephesine baktı.
Yıllardır aynı yerde duran taş duvarlar, belki de kendisinden önce gelen onlarca insanın sırrına şahit olmuştu.
Bir sır nasıl bu kadar uzun yaşayabilirdi?
Bir insan öldüğünde bile nasıl onunla birlikte taşıdığı şeyler yaşamaya devam edebilirdi?
Belki de bazı sırlar, onları bilen insanlardan daha uzun yaşardı.
Ömer birkaç adım ötede Akif'le konuşuyordu.
Polis ekipleri yeraltındaki odadan çıkarılan belgeleri güvenli birimlere taşıyordu.
Dosyalar tek tek mühürleniyor, kayıt altına alınıyor, bazı belgelerin fotoğrafları çekiliyordu.
Her şey kontrol altına alınmış görünüyordu.
Ama Zehra'nın içinde tuhaf bir huzursuzluk vardı.
Sanki bir kapı kapanmıştı.
Ama ardında hâlâ bir oda kalmıştı.
İnsan bazen bir şeyin sona erdiğini düşündüğünde, aslında yalnızca ilk kısmını tamamlamış olduğunu fark ederdi.
Ömer konuşmasını bitirip Zehra'nın yanına geldi.
“İyi misin?”
Zehra başını kaldırdı.
“Bilmiyorum.”
Ömer şaşırmadı.
“Bunu söylemen normal.”
“Her şey bitti mi?”
Ömer birkaç saniye sustu.
Sorunun ne anlama geldiğini düşünür gibi değil, doğru kelimeyi seçmeye çalışır gibi.
“Halit açısından mı?”
“Her şey açısından.”
Ömer kütüphaneye baktı.
Sonra yeniden Zehra'ya döndü.
“Hayır.”
Zehra'nın yüzü ciddileşti.
“Ne kaldı?”
“Gerçeğin ne olduğu kadar, bundan sonra onunla ne yapılacağı da önemli.”
Zehra bunu duyunca sessizleşti.
Çünkü bütün gece boyunca öğrendiği şeyin asıl ağırlığı belki de buydu.
Hakikati bulmak, her zaman hikâyenin sonu değildi.
Bazen asıl hikâye, hakikati bulduktan sonra başlardı.
Ömer devam etti:
“Bu belgelerde sadece geçmiş yok. Bugünü ilgilendiren bağlantılar da var.”
“Yani?”
“Halit tek başına hareket etmemiş.”
Zehra'nın bakışları değişti.
“Biliyordum.”
Ömer hafifçe başını salladı.
“Ben de.”
Tam o sırada Akif yanlarına geldi.
“Elimizdeki ilk inceleme tamamlandı.”
Ömer döndü.
“Ne çıktı?”
Akif elindeki dosyayı açtı.
“Belgelerde adı geçen bazı kişiler artık hayatta değil. Fakat onların kurduğu bağlantılar devam etmiş.”
Bir sayfayı çevirdi.
“Bazı şirketler isim değiştirmiş, bazı vakıf kayıtları başka kurumlara aktarılmış. Bazı isimler doğrudan görünmüyor ama bağlantılar hâlâ takip edilebiliyor.”
Zehra dikkatle dinliyordu.
Akif dosyayı kapattı.
“Yani ağın tamamı Halit'le birlikte bitmiyor.”
Zehra sessizce sordu:
“Peki Halit neden bütün bunları tek başına üstlendi?”
Akif cevap vermeden önce Ömer'e baktı.
“Bence bunu Halit'ten öğrenmemiz gerekecek.”
Ömer başını salladı.
“Gidelim.”
Halit'in tutulduğu odada hava ağırdı.
Dışarıdaki sabahın aydınlığı içeriye ulaşmıyordu.
Masanın üzerinde yalnızca bir bardak su vardı.
Halit karşısındaki sandalyede sakin bir şekilde oturuyordu.
Yüzünde ne korku ne de pişmanlık vardı.
Sanki gece boyunca yaşananlar onun için beklenen bir sonucun yalnızca ilk adımıydı.
Kapı açıldı.
Ömer içeri girdi.
Ardından Akif.
Halit başını kaldırdı.
“Sonunda.”
Ömer sandalyeye oturdu.
“Belgeler elimizde.”
Halit hafifçe gülümsedi.
“Hangileri?”
“Emanetin aslı.”
Halit başını iki yana salladı.
“Hayır.”
Akif kaşlarını çattı.
“Ne demek hayır?”
Halit ona bakmadı bile.
“Onlar emanetin kendisi değil.”
“Bunu daha önce de söyledin.”
“Çünkü anlamıyorsunuz.”
Ömer sessizce onu izledi.
Halit'in yüzünde garip bir sakinlik vardı.
“Öyleyse anlat.”
Halit bir süre sustu.
Sonra ellerini masanın üzerinde birleştirdi.
“Babamın hikâyesini biliyorsunuz.”
“Bir kısmını.”
“Büyük kısmını bilmiyorsunuz.”
Halit başını hafifçe öne eğdi.
“Babam Mehmet Halit, 1998'de o toplantıya yalnızca emanet için gitmedi.”
Ömer'in bakışları sertleşti.
“Neden gitti?”
“Bir karar vermek için.”
“Ne kararı?”
Halit derin bir nefes aldı.
“Emanetin korunup korunmayacağı.”
Odadaki sessizlik yoğunlaştı.
Akif sandalyesinde biraz doğruldu.
Halit devam etti:
“Üç kişi vardı. Süleyman Soyer. Süleyman Bey. Babam.”
Ömer hiçbir şey söylemedi.
Halit'in söylediklerini dikkatle dinliyordu.
“Babam o gün bu bilginin korunmasının tehlikeli olduğunu savundu.”
“Çünkü yanlış kişilerin eline geçmesinden korkuyordu.”
“Evet.”
“Peki Süleyman Soyer?”
Halit başını salladı.
“O tam tersini söyledi.”
“Çünkü bilgi yok edilirse geçmiş de yok olur.”
Halit başını salladı.
“Evet.”
Ömer birkaç saniye sessiz kaldı.
“Peki baban?”
“Babam insanların geçmişle ne yapacağından korkuyordu.”
Akif araya girdi.
“Ve bu yüzden yok etmek istedi.”
“Evet.”
Halit'in sesi ilk kez yorulmuş gibiydi.
Sanki yıllardır aynı hikâyeyi zihninde defalarca anlatmış ve artık kelimeler bile ağırlaşmıştı.
“Fakat babamın korktuğu şey yalnızca kaçakçılar değildi.”
Ömer dikkat kesildi.
“Ne vardı başka?”
Halit gözlerini masaya indirdi.
“Devlet.”
Akif'in yüzü değişti.
Halit hemen ekledi:
“Yanlış anlamayın. Devleti suçlamıyorum.”
“Öyleyse neyi söylüyorsun?”
“Bazı bilgilerin devletlerin elinde bile tehlikeli olabileceğini.”
Ömer birkaç saniye düşündü.
“Bu yüzden emanetin adını kayıtlardan sildiler.”
“Evet.”
“Ve R.M.?”
“Râz-ı mahfî.”
“Gizli sır.”
Halit başını salladı.
“İnsanların isimlerden daha kolay saklayamayacağı bir şey varsa, o da anlamdır.”
Ömer gözlerini kıstı.
“Peki sen ne istiyorsun?”
Halit bu kez doğrudan ona baktı.
“Ben babamın yaptığı hatayı düzeltmek istiyorum.”
Akif hemen karşı çıktı.
“Bunu insanları tehdit ederek mi yapıyorsun?”
Halit sustu.
Odadaki sessizlik uzadı.
Ömer cevap bekledi.
Uzun bir sessizlikten sonra Halit:
“Hayır.”
“Öyleyse ne?”
“Onlara seçme hakkı vermek istiyorum.”
Ömer'in sesi soğudu.
“İnsanları kaçırarak, takip ederek, tehdit ederek mi?”
Halit cevap vermedi.
Çünkü bu sorunun cevabı zaten belliydi.
Ömer ayağa kalktı.
“Senin istediğin seçim değil, kontrol.”
Halit başını kaldırdı.
“Belki.”
Ömer kapıya yöneldi.
Tam çıkacakken Halit arkasından seslendi.
“Ömer Bey.”
Ömer durdu.
“Babanın sana bıraktığı son kaydı henüz bulmadın.”
Ömer yavaşça döndü.
“Ne kaydı?”
Halit gülümsedi.
“Bunu bana değil, kendine sorman gerekiyor.”
Ömer birkaç saniye Halit'in yüzüne baktı.
Sonra hiçbir şey söylemeden odadan çıktı.
Koridorda birkaç saniye hiç konuşmadı.
Akif yanına geldi.
“Babanın başka bir kaydı mı var?”
“Bilmiyorum.”
“Halit blöf yapıyor olabilir.”
“Olabilir.”
“Peki neden yüzün değişti?”
Ömer durdu.
Koridorun sonundaki pencereye baktı.
Sabah ışığı camdan içeri süzülüyordu.
“Çünkü babam bazı şeyleri bana anlatmadan önce hep aynı cümleyi söylerdi.”
Akif bekledi.
“‘Bir gün anlayacaksın.’”
Akif bir süre sustu.
“Ve şimdi?”
Ömer başını kaldırdı.
“Şimdi anlıyorum.”
“Ne?”
Ömer cevap vermedi.
Çünkü henüz kendisi bile neyi anladığını tam olarak kelimelere dökemiyordu.
Ama içinde yıllardır kapalı duran bir şeyin yerinden oynadığını hissediyordu.
Zehra kütüphanenin okuma salonunda tek başına oturuyordu.
Önündeki kitabın sayfasını dakikalardır çevirmemişti.
Gözleri satırlardaydı ama zihni bambaşka bir yerdeydi.
Meryem kar
Yorumlar
- Ebru Genç: zehra artık her şeyin farkında ama içindeki huzursuzluk tam olarak bitmedi
- Turan Kızılaya: Bir karar verme zamanı gelmiş gibi ve bu seni durduramaz
- aleyna: emanetin aslını bulmaya çalışırken geçmişe bağlı kalma
- Eda Vural: gerçekler çıkar ortaya ama neyle karşılaşacağımızı kim bilebilir?
- Ceren Deniz: Sadece bir kalem olmasa da göldürme işini fazlasıyla yüklenmiş
- Ayşe kibritci: Hakikatı bulmak yetmiyor onunla yaşamayı öğrenmelisin zehra