Keşfet

8.Şifreli Ferman

Yarama Dua

Kızlarağası Hanı’nın o dar, asırlık, yaşanmışlık kokan koridorlarında patlayan o kör kurşunun üzerinden tam üç koca gün geçmişti.

Üç gün...

Normal bir insan için yalnızca yetmiş iki saatten ibaretti belki. Fakat bazı insanların hayatında üç gün, yıllara bedel olabilirdi. Hele ki o üç günün içine bir kurşun yarası, kayıp bir Osmanlı fermanı, yüzyıllardır saklanan bir sır ve kimsenin adını yüksek sesle söylemeye cesaret edemediği bir örgütlenme sığmışsa...

Zaman, İzmir’in üzerine ağır bir kurşun levha gibi çökmüştü.

Şehrin sokaklarında alışılmadık bir sessizlik vardı. İnsanlar her zamanki telaşlarıyla gelip geçiyor, vapurlar körfezin üzerinde ağır ağır ilerliyor, dükkân kepenkleri birer birer açılıyordu. Fakat bütün bunların altında, görünmeyen bir şeyin yaklaşmakta olduğuna dair garip bir huzursuzluk dolaşıyordu.

İzmir’in meşhur, deli rüzgârlı imbatı kentin sokaklarını amansızca dövüyor; eski binaların arasından geçerken ıslık çalarcasına uğulduyordu. Körfezin üzerine yavaş yavaş çöken kurşun renkli bulutlar, gökyüzünü neredeyse tamamen kapatmıştı.

Sanki şehir nefesini tutmuştu.

Sanki İzmir, biraz sonra kopacak fırtınanın ne kadar büyük olacağını biliyor ama bunu insanlara söylemek istemiyordu.

Ve o fırtınanın tam ortasında, birbirlerinden habersiz görünen insanların yolları aynı noktaya doğru ilerliyordu.

Adnan Menderes Havalimanı’nın o kalabalık, uğultulu peronlarında yalnızca birkaç dakikalık mesafeli bir bakışmayla başlayan kader çizgisi, şimdi kentin altını bir örümcek ağı gibi saran bin yıllık dehlizlerin, Osmanlı’dan kalma mürsel fermanların ve acımasız kaçakçıların tam ortasına silinmez bir mühürle demir atmıştı.

Olayların bu raddeye geleceğini kimse tahmin edemezdi.

Ne Zehra...

Ne Akif...

Ne de hayatı boyunca tehlikenin tam ortasında yürümeye alışmış olan Ömer Soyer...

Fakat kader, ağlarını çoktan örmüş ve tarafları kaçınılmaz bir hesaplaşmanın eşiğine getirip bırakmıştı.

Zehra, o sabah kaderini değiştirecek olan kütüphaneye gitmek adına kaldığı yurdun kapısından dışarıya ilk adımını attığında, göğsünün tam ortasında büyüyen o bitmek bilmeyen heyecanı ve derin endişeyi bastırmaya çalışıyordu.

Bunu kimseye belli etmek istemiyordu.

Özellikle de kendisine...

Çünkü bazı duygular insanın kendisine bile itiraf edemeyeceği kadar derinleştiğinde, onları susturmak daha kolay sanılırdı.

Feracesinin geniş ceplerine gizlediği ellerini sımsıkı sıkıyordu. Parmak boğumları beyazlayana kadar...

Üzerinde yere kadar uzanan, en ufak bir vücut hat çizgisini bile belli etmeyen, dökümlü ve asil duruşlu vizon rengi feracesi vardı. Genç kızın her adımında vakarla savrulan bu giysi, onun için yalnızca bir kıyafet değil; dünyevi karmaşadan sıyrılmasını sağlayan bir zırh gibiydi.

Başını, boynunu ve göğüs hizasını her zamanki haya ve örtü bilinciyle noksansızca saran koyu kahve krep eşarbı ise makyajsız yüzünü asil bir çerçeve gibi çevreliyordu.

İzmir’in kasvetli sabahına rağmen yüzünde garip bir duruluk vardı.

Fakat gözleri...

Gözleri onu ele veriyordu.

Elâ gözlerinin derinlerinde hem merak hem endişe hem de adını koyamadığı başka bir duygu vardı.

Sırt çantasının en korunaklı, en gizli bölmesinde ise Ömer’in Akif vasıtasıyla ona güvenerek gönderdiği o paha biçilmez on sekizinci yüzyıl el yazması mimari tarih kitabı duruyordu.

Genç kız, profesörünün gözlerini yuvalarından fırlatacak, akademik çevrelerde büyük ses getirecek o ağır araştırma ödevini tamamen bitirmişti.

Geceler boyu uykusuz kalmıştı.

Her sayfayı defalarca incelemiş, bazı bölümleri yeniden yazmış, eski mimari terimlerin anlamlarını araştırmış ve sonunda çalışmasını tamamlamıştı.

Ama bütün bunlardan daha önemli olan bir şey vardı.

Kitap.

O kitap, artık yalnızca bir akademik kaynak değildi.

Ömer’in ona güvenerek teslim ettiği bir emanetti.

Ve Zehra, kendisine emanet edilen hiçbir şeyi sıradan bir eşya gibi görmezdi.

Kitabı günler boyunca özenle korumuş, sayfalarını çevirirken bile parmaklarını dikkatle kullanmıştı. Şimdi ise onu asıl sahibine, o çelikten gövdeye, Ömer’e sağ salim teslim etme vaktiydi.

İçindeki ürperti, yerini yavaş yavaş büyük bir teslimiyetin huzuruna bırakıyordu.

Fakat genç kızın bilmediği bir şey vardı.

O sabah yalnızca kitabı teslim etmeye gitmiyordu.

Kaderinin yeni bir sayfasına doğru yürüyordu.

Zehra’nın kaldırımdaki adımları hızlandıkça, yurdun sokağında uzun süredir tetikte bekleyen siyah, camları tamamen filmle kaplanmış lüks SUV aracın motoru sessizce çalıştı.

Araç hareket etti.

Ne ani bir hızlanma oldu ne de dikkat çekecek bir manevra...

Sadece birkaç saniye sonra araç, Zehra ile arasındaki mesafeyi koruyarak ilerlemeye başladı.

Ömer Soyer’in kesin ve tavizsiz talimatıyla hareket eden profesyonel koruma ekibi, genç kızla aralarındaki güvenli mesafeyi tek bir milim bile esnetmeden adeta yürüyen sessiz bir gölge gibi onu takip ediyordu.

Sokaktaki yabancı gözlerin bunu fark etmesi neredeyse imkânsızdı.

Zehra ise birkaç kez istemsizce arkasına baktı.

Her seferinde yalnızca sıradan bir sokak gördü.

Bir fırının önünde bekleyen birkaç insan...

Kaldırımda aceleyle yürüyen öğrenciler...

Rüzgârla savrulan birkaç kâğıt parçası...

Ve uzakta ilerleyen siyah bir araç.

İçinde kimlerin olduğunu bilmiyordu.

Belki de bilmemesi gerekiyordu.

Yürürken içinden durmadan Ömer’in o sargılı omzu, o hain kurşun yarası için sessizce şifa duaları mırıldanıyordu.

Her dua ettiğinde kalbinin üzerindeki ağırlık biraz olsun hafifliyordu.

Ama hemen ardından aynı soru zihninin bir köşesinde yeniden beliriyordu:

Ya yeniden bir şey olursa?

Bu düşünceyi hemen susturuyordu.

Çünkü Ömer ona korkmamasını söylemişti.

Ve Zehra, onun sözlerine güvenmek istiyordu.

Aynı dakikalarda Tarihi Milli Kütüphane’nin sivil vatandaşların girişine tamamen kapatılmış olan, nem ve eski kâğıt kokan bodrum katındaki yüksek güvenlikli arşiv odasında hava adeta barut gibi ağırdı.

Kapının önünde iki güvenlik görevlisi sessizce bekliyordu.

Koridorun sonunda başka bir görevli, telsizinden gelen her sesi takip ediyordu.

İçeride ise zaman başka türlü akıyordu.

Odanın tavanından sarkan güçlü ultraviyole lambalar, devasa meşe masanın üzerine serilmiş olan asırlık fermanın her bir lifini, mürekkep çatlağını ve yıpranmış kenarını en ince ayrıntısına kadar ortaya çıkarıyordu.

Ferman, geçmişin büyük sırlarını saklayan canlı bir organizma gibi masanın üzerinde uzanıyordu.

Bazı yerlerinde mürekkep neredeyse tamamen silinmişti.

Bazı satırlar ise ilk bakışta anlamsız görünüyordu.

Fakat Ömer biliyordu.

Bu fermanın anlamsız görünen hiçbir ayrıntısı tesadüf değildi.

Ömer, üzerinde yalnızca siyah, vücudunu sıkıca saran bir tişörtle masanın üzerine tamamen eğilmiş durumdaydı.

Sol kolunu askıya alan sargı bezi nihayet sökülmüş, sahaftaki o kanlı arbedede patlayan kurşunun geride bıraktığı derin yara temiz, beyaz bir bandajla kapatılmıştı.

Omzundaki keskin, yakıcı sızı aldığı her derin nefeste göğüs kafesine bir bıçak gibi saplanıyordu.

Fakat Ömer bunu belli etmiyordu.

Çünkü hayatı boyunca acının üzerine düşünmeyi değil, acıyla birlikte hareket etmeyi öğrenmişti.

Sol elini kullanamasa da sağ elindeki özel büyüteçle fermanın kenarlarına ustalıkla gizlenmiş solmuş Osmanlıca harfleri ve gizli teşkilat mühürlerini saniyelerce, adeta zamanı durdurarak inceliyordu.

Bir satır...

Sonra bir diğer satır...

Ardından mühür.

Sonra tekrar ilk satır.

Ömer'in zihninde bütün parçalar yavaş yavaş birleşiyordu.

Fakat hâlâ eksik olan bir şey vardı.

Tek bir parça.

Tek bir satır.

Ve o satır bulunmadan hiçbir şey tamamlanmayacaktı.

Akif, odanın loş, taş duvarlı köşesinde elindeki telsizle ayakta bekliyor, gözlerini bir an bile liderinin gergin yüz hatlarından ayırmıyordu.

Ömer’in kendini nasıl zorladığını en iyi o biliyordu.

"Kardeşim, aralıksız dört saattir o masanın başındasın," dedi Akif.

Ömer cevap vermedi.

Akif birkaç saniye daha bekledi.

"Doktor o kolu kesinlikle zorlamayacaksın dedi. Dikişleri patlatırsın. Sen fermanın satırlarında kayboldun resmen."

Ömer’in büyüteci hareket etmeye devam et

Yorumlar

  • Elyra: kimse tarih bilgimi sorgulamasın lütfen henüz yks den geçmiş bir bireyim ben🤭