Keşfet

9.ÇELİK VE İPEK

Yarama Dua

Tarihi Milli Kütüphane’nin o neoklasik taş duvarları, asırlık sessizliği ve tozlu kitap kokusuyla sarmalanmış koridorları; sokaktan gelen tekinsiz, acı fren sesleri ve Akif’in telsizden yükselen feryadıyla bir anda parçalandı. Telsizden cızırdayarak yayılan o panik dolu ses, koridorların zamana meydan okuyan sükûnetini bir bıçak gibi deşmişti. Az önce yalnızca eski kitapların, çevrilen sayfaların ve uzaklardan duyulan ayak seslerinin doldurduğu kütüphanede şimdi başka bir şey vardı. Görünmeyen ama yaklaşan bir tehlikenin ağırlığı.

Ömer Soyer, o saniye kendi bedenini, sol omzundaki dikişlerin yeni sökülmüş etini ve sızlayan kemiklerini tamamen unuttu. Yarası cayır cayır yanıyor, dikiş yerlerinden sızan sıcaklık gömleğine işliyordu ama ruhu bu acıyı algılamayacak kadar büyük bir şokla sarsılmıştı. Gözü dünyayı, görevi ve bakanlığın emirlerini kapatmıştı. Zihninde dönen tek bir yangın vardı: Az önce yanından bir kuğu zarafetiyle ayrılan, o saf ve haya sahibi genç kızın gölgesine bile namert elinin değmesi ihtimali.

Bu ihtimal, Ömer'in bütün hücrelerini birer birer ateşe verdi.

Telsizde Akif’in sesi yeniden duyuldu.

“Ömer! Kütüphane çıkışında iki araç var! Zehra dışarı çıktı, araçlar onun önünü ve arkasını kesti!”

Ömer’in yüzündeki bütün ifade bir anda değişti. Birkaç saniye önce kitapların arasında sakin görünmeye çalışan adam gitmiş, yerini yıllardır tehlikenin içinde yaşamış, en küçük tehdidi bile ölçüp tartmaya alışmış o soğukkanlı adam almıştı. Fakat bu kez soğukkanlılığının altında başka bir şey vardı.

Korku.

Kendisi için değil.

Zehra için.

“Konum?”

“Güney çıkışı! Sokağın başındalar. Sivil ekip yaklaşmak üzere ama--”

Akif’in cümlesi tamamlanmadan Ömer telsizi kapattı.

Artık bekleyecek bir saniyesi bile yoktu.

Kütüphanenin tarihi mermer merdivenlerini üçer beşer atlayarak aşağı fırlarken, sağ eli belindeki siyah silaha çoktan kilitlenmişti. Parmakları soğuk metali kavradığında damarlarındaki kan bir volkan gibi kaynıyordu. Kalbi göğüs kafesini dövüyor, öfke ve korku bilincini ele geçiriyordu.

Sol omzundaki yara her adımda yeniden sızlıyordu.

Bir an için bedeninin ona itiraz ettiğini hissetti. Omzundan koluna doğru yayılan keskin ağrı, yarasının henüz iyileşmediğini hatırlatıyordu. Fakat Ömer durmadı.

Çünkü bazı anlarda insanın bedeninin sınırlarıyla vicdanının sınırları aynı olmazdı.

Ve Ömer’in vicdanı, o kapının dışında kalan Zehra’nın yalnızlığına izin vermiyordu.

Merdivenleri inerken kütüphane çalışanlarından bazıları ne olduğunu anlamadan kenara çekildi. Birkaç kişi korkuyla birbirine bakarken Ömer’in yüzündeki ifadeyi gören hiç kimse soru sormaya cesaret edemedi.

Kapıya ulaştığında dışarıdan gelen yağmurun sesi bütün binayı dolduruyordu.

Dışarıda, İzmir’in gri ve puslu gökyüzü bardaktan boşanırcasına yağan hırçın bir sonbahar yağmurunu serpiştiriyordu yollara. Gökyüzü adeta yaklaşan felaketi haber verir gibi kararmıştı. Rüzgâr, palmiye ağaçlarının dallarını hoyratça savururken, kaldırım taşları sırılsıklam bir parlaklıkla parlıyor, düşen her damla sokaktaki gerilimi daha da tırmandırıyordu.

Yağmur, şehrin bütün seslerini birbirine karıştırmıştı.

Motor uğultuları, fren sesleri, uzaktan gelen korna sesleri ve yağmurun kaldırım taşlarına çarpan ritmi…

Fakat Ömer için bütün bu seslerin arasında yalnızca tek bir ses vardı.

Zehra’nın sesi.

Daha doğrusu, onun sesini duyamamak.

Bu sessizlik Ömer’in içindeki korkuyu daha da büyüttü.

Zehra, kütüphanenin o devasa dış kapısından çıkıp taş basamakların bitimine ulaştığı an, sokağın ortasında adeta bir heykel gibi donakalmıştı. Soğuk hava yüzüne çarparken ne ileri gidebiliyor ne de geri adım atabiliyordu. Dehşet, tüm uzuvlarını felç etmişti.

Sağından ve solundan hızla yaklaşan, camları tamamen filmli iki şüpheli araç, sokağı kapatacak şekilde önünü ve arkasını kesmiş, onu adeta amansız bir çemberin içine almıştı.

Lastiklerden çıkan o tiz ses, sokaktaki ölümcül sessizliği böldü.

Zehra’nın nefesi kesildi.

Bir an için çevresindeki her şey yavaşladı.

Yağmur damlaları havada asılı kalmış gibiydi. İnsanların sesleri uzaklaştı. Araçların motor uğultusu boğuk bir gürültüye dönüştü.

Gözleri bir sağdaki araca, bir soldakine kaydı.

Kaçacak yer yoktu.

Geri dönmek istese arkasında araç vardı.

İleri gitse başka bir araç.

Sağı ve solu ise adamlarla kapanmıştı.

Zehra’nın eli istemsizce çantasına gitti.

Sırt çantasına, Ömer’in ona verdiği o emanetlere adeta can havliyle sımsıkı sarıldı.

O çantanın içinde yalnızca kitaplar ve eşyalar yoktu.

Ömer’in güveni vardı.

Ve Zehra, bunun neden böyle hissettirdiğini kendisine bile açıklayamıyordu.

Araçların kapıları büyük bir gürültüyle ve eş zamanlı olarak açıldı. İçeriden çıkan izbandut gibi, kirli sakallı ve gözleri nefretle dönmüş adamlar, dökümlü vizon feracesiyle yağmurun altında yapayalnız, korunmasız bir güvercin gibi ürkekçe bekleyen Zehra’ya doğru hızla hamle yaptılar.

Her bir adımları genç kızın üzerine kabus gibi çöküyordu.

Zehra dehşet içinde geri adım atmaya çalıştı.

Bir adım.

Sonra bir adım daha.

Fakat arkasındaki araç kaçış yolunu tamamen kapatmıştı.

Kapana kısılmıştı.

Dudakları titremeye başladı.

Kalbinin sesi kulaklarında öyle güçlü çarpıyordu ki dışarıdaki bütün sesleri bastırıyordu. Nefes almaya çalışıyor fakat ciğerlerine yeterince hava girmiyormuş gibi hissediyordu.

Aklına ilk gelen şey kaçmak olmadı.

Dua etmek oldu.

“Ya Hafız… Ya Selam…”

Sesi o kadar kısıktı ki yağmurun içinde neredeyse kayboldu.

“Beni onların ellerine bırakma…”

Islanan koyu kahve şalının uçları rüzgârda ve yağmurda çılgınca savrulurken, Zehra gözlerini bir anlığına kapattı.

Korkuyordu.

Hem de hayatında hiç korkmadığı kadar.

Ama korkusunun içinde bile bir yere tutunmaya çalışıyordu.

Bir süre önce kendisine söylenen bir cümle zihninde belirdi.

“Güvendesiniz.”

Ömer’in notunda yazan o iki kelime.

Şimdi o iki kelime, kâğıttan çıkıp zihninin içinde yankılanıyordu.

Güvendesiniz.

Ama Zehra şu an kendisini hiç güvende hissetmiyordu.

Adamlardan biri öne çıktı.

Zehra geri çekildi.

Adamın kaba eli feracesinin koluna doğru uzandığında genç kızın bütün bedeni irkildi.

O an dünya yeniden daraldı.

Karanlık bir koridor gibi.

Tek bir çıkışın bile görünmediği bir koridor.

Adam onu zorla arabaya bindirmek için kolundan çekmeye hazırlanırken Zehra çaresizlikle gözlerini kapattı.

Her şeyin bittiğini düşündü.

Tam o anda--

“Bırakın onu!”

Ses yağmurun uğultusunu yardı.

“Dokunma o kıza!”

Ömer’in sesi, kütüphane sokağında patlayan, yerdeki taşları bile sarsan devasa bir gök gürültüsü gibi yankılandı.

Bu ses yalnızca bir emir değildi.

Sokağın bütün dengesini değiştiren bir uyarıydı.

Adamlar bir anlığına durdu.

Zehra gözlerini açtı.

Ve onu gördü.

Kütüphanenin merdivenlerinden hızla inen Ömer’i.

Yağmurun altında, karanlık paltosuyla bir anlığına olduğu yerde durmuş gibiydi. Fakat gözleri hareket ediyordu.

Adamları.

Araçları.

Kaçış noktalarını.

Zehra’yı.

Her şeyi aynı anda değerlendiriyordu.

Kaçakçılar ne olduğunu anlamadan Ömer çoktan kütüphane merdivenlerinden sokağın ortasına, kararlı adımlarla ilerlemişti. Sağ elindeki silah yağmur damlalarının altında gri bir soğuklukla parlıyordu.

“Onu bırak.”

Bu kez sesi daha alçaktı.

Fakat daha korkutucuydu.

Zehra’nın koluna uzanan adam elini çekmekte gecikince Ömer bir anda ileri atıldı. Sol omzundaki yarayı düşünmeden, bedeninin bütün ağırlığını hareketine vererek adamı Zehra’dan uzaklaştırdı. Silahının kabzasıyla yaptığı sert hamlenin ardından adam yere yığıldı.

Aynı anda diğer araçtan çıkan adam silaha davrandı.

Elini beline götürmesi Ömer’in gözünden kaçmadı.

Her şey saniyenin küçük bir parçası kadar kısa bir sürede gerçekleşti.

Ömer döndü.

Sokağı yaran bir silah sesi duyuldu.

Yağmurun sesi bir anlığına geride kaldı.

Adam omzundan yaralanarak sendeledi ve yere çöktü.

Zehra olduğu yerde donmuştu.

Ömer ise silahını indirmeden gövdesini onunla adamların arasına yerleştirdi.

Aralarında bir insan bedeni değil, sanki görünmez bir duvar vardı.

Ömer’in bütün dikkati Zehra’nın üzeri