FİRMANIN SIRRI
İnciraltı'nda gece iyice çökmüştü.
Kıyıdaki ışıkların çoğu uzakta kalmış, eski iskele ise yalnızca ay ışığının ve ekip araçlarından sızan solgun aydınlığın altında görünür hâle gelmişti. Deniz, birkaç dakika önceki sertliğini kaybetmişti. Dalgalar kıyıya düzenli aralıklarla vuruyor, sonra hiçbir şey olmamış gibi geri çekiliyordu.
Ömer hâlâ elindeki küçük metal parçaya bakıyordu.
Üzerindeki tek kelime gözünün önünden gitmiyordu.
VARİS.
Akif yanında durdu.
“Bunu daha önce gördün mü?”
“Hayır.”
“Emin misin?”
Ömer metal parçayı çevirdi.
Arkasında küçük bir işaret vardı.
Sedef motifinin tam ortasına benzeyen, iç içe geçmiş iki çizgi.
“Hayır. Ama bunu gördüm.”
“Nerede?”
Ömer cebinden telefonunu çıkardı. Firmanın daha önce çekilmiş fotoğraflarından birini açtı.
Belgenin sağ alt köşesinde, ilk bakışta mürekkep lekesi sanılabilecek kadar küçük bir işaret vardı.
Aynı şekil.
Akif birkaç saniye baktı.
“Demek ki bu sadece bir mühür değil.”
“Hayır.”
“Peki ne?”
Ömer cevap vermeden önce Zehra'ya baktı.
Zehra birkaç metre ötede Meryem'le konuşuyordu. Yüzünde yorgunluk vardı ama korkudan çok düşünceli görünüyordu.
Ömer bakışlarını tekrar metal parçaya çevirdi.
“Bir doğrulama işareti.”
Akif kaşlarını çattı.
“Ne doğruluyor?”
“Emanetin kendisini değil.”
“Varisi mi?”
Ömer başını kaldırdı.
“Belki.”
Bir süre ikisi de sustu.
Sonra Akif alçak sesle konuştu.
“Ömer...”
“Ne?”
“Bence bu işte bizim gözümüzden kaçan çok büyük bir şey var.”
“Ben de aynı şeyi düşünüyorum.”
“Halit neden seni buraya çekti?”
“Çünkü bir şeyi görmemizi istedi.”
“Ne gördük?”
Ömer eski taş yapıya baktı.
“Yolu.”
“Peki neden?”
Ömer cevap vermedi.
Akif bu kez daha ciddi bir sesle sordu:
“Ya bizi gerçekten yönlendiriyorsa?”
Ömer'in bakışları sertleşti.
“Bizi yönlendirmesine izin vermeyeceğiz.”
“Ya zaten yönlendirilmişsek?”
Bu soru havada kaldı.
Ömer ilk defa cevap vermedi.
---
Zehra, denizin karşısındaki eski yapıya bakıyordu.
İçinde garip bir his vardı.
Sanki orayı daha önce görmüştü.
Ama nerede?
Çocukluğunda mı?
Babasının anlattığı eski bir hikâyede mi?
Yoksa yalnızca bu gecenin etkisi miydi?
Meryem yanına geldi.
“Ne düşünüyorsun?”
“Bilmiyorum.”
“Yine o yüz ifadesi.”
“Nasıl?”
“Bir şeyi hatırlayacakmışsın gibi bakıyorsun.”
Zehra hafifçe gülümsedi.
“Ben de öyle hissediyorum.”
“Ne hatırlıyorsun?”
“Hatırlayamıyorum.”
Meryem bir süre onunla birlikte karşıya baktı.
“Belki çocukken gördüğün bir yerdir.”
Zehra başını salladı.
“Babam beni bir kere İzmir'e getirmişti.”
Meryem döndü.
“Gerçekten mi?”
“Evet. Çok küçüktüm. Beş ya da altı yaşlarında.”
“Hatırlıyor musun?”
“Bazı şeyleri.”
Zehra gözlerini kapattı.
Bir an için geçmişin bulanık görüntüleri zihninde belirdi.
Babasının eli.
Taş bir duvar.
Deniz kokusu.
Eski bir bina.
Ve babasının sesi:
“Bunu unutma.”
Zehra gözlerini açtı.
“Bir şey söyledi.”
Meryem heyecanlandı.
“Ne?”
“‘Bunu unutma’ dedi.”
“Neyi?”
“Bilmiyorum.”
Zehra birkaç saniye düşündü.
Sonra:
“Bir kapı vardı.”
---
Ömer bunu duyduğunda hemen Zehra'nın yanına geldi.
“Nasıl bir kapı?”
Zehra ona baktı.
“Bilmiyorum.”
“Düşün.”
“Taştandı.”
“Bina?”
“Eskiydi.”
“İçeride miydiniz?”
“Sanırım.”
Ömer sakinliğini korumaya çalışıyordu.
“Baban yanında mıydı?”
“Evet.”
“Başka biri?”
Zehra kaşlarını çattı.
“Bir adam vardı.”
“Kim?”
“Bilmiyorum.”
“Yüzünü hatırlıyor musun?”
“Hayır.”
“Baban onunla konuştu mu?”
Zehra gözlerini kapattı.
Bir süre sonra:
“Evet.”
“Ne konuşuyorlardı?”
“Hatırlamıyorum.”
Ömer bekledi.
Zehra'nın yüzündeki ifade değişti.
“Bir kelime.”
“Ne?”
“Emanet.”
Ömer ve Akif aynı anda birbirlerine baktılar.
Zehra devam etti.
“Babam o adama ‘emanet’ dedi.”
“Başka?”
“Sonra adam bana baktı.”
“Ne yaptı?”
“Gülümsedi.”
“Ve?”
Zehra birkaç saniye sustu.
“Bana bir şey verdi.”
Ömer'in sesi iyice yavaşladı.
“Ne verdi?”
Zehra cevap vermeden önce çantasına baktı.
Sonra eliyle sedef kalemin olduğu yeri işaret etti.
“Kaleme benziyordu.”
Ömer'in yüzü değişti.
“Başka bir kalem?”
“Hayır.”
Zehra düşünmeye çalıştı.
“Belki aynı kalemdi.”
Akif hemen:
“Bu mümkün değil.”
Zehra ona baktı.
“Neden?”
“Çünkü o kalem yıllar sonra ortaya çıktı.”
Zehra'nın yüzü gerildi.
“Ömer Bey?”
Ömer Akif'e baktı.
Akif sustu.
Ömer ise birkaç saniye sonra konuştu.
“Çocukken gördüğün kalemle şu anki kalem aynı olmayabilir.”
“Peki ya aynıysa?”
Bu soru Ömer'i düşündürdü.
Çünkü artık kalemin yalnızca bir anahtar olmadığı ihtimali ortaya çıkıyordu.
Belki de kalem, yıllardır el değiştiren bir işaretti.
Belki onu koruyanlar, kalemi sahibine değil, sıradaki koruyucuya teslim ediyordu.
Ve belki de Zehra'nın hayatına girişi tesadüf değildi.
---
Gece yarısını geçmişti.
Ekip, eski taş yapının çevresinde güvenlik çemberi oluşturdu.
Ömer, Akif ve Zehra yapının girişinde duruyordu.
Kapı gerçekten de çocukluk anısındaki kapıya benziyordu.
Zehra'nın yüzü bembeyaz kesildi.
“Burası.”
Ömer ona baktı.
“Emin misin?”
“Evet.”
“Daha önce buraya geldin.”
“Evet.”
“Babanla.”
“Evet.”
Ömer kapıya baktı.
Taşların arasında ince bir çizgi vardı.
Normalde fark edilmesi neredeyse imkânsızdı.
Ömer elini duvara götürdü.
Sedef motifli metal parça avucundaydı.
Onu taşın üzerindeki küçük oyukta denedi.
Tam oturdu.
Bir klik sesi duyuldu.
Zehra nefesini tuttu.
Taş duvarın bir bölümü birkaç santimetre içeri doğru hareket etti.
Akif fenerini kaldırdı.
“Kapı.”
Ömer:
“Evet.”
Kapı tamamen açıldığında içeriden soğuk hava geldi.
Koridor dar ve karanlıktı.
Duvarlarda eski taş işçiliği vardı.
Ömer önden ilerledi.
Akif hemen arkasındaydı.
Zehra da birkaç adım geriden onları takip ediyordu.
Koridorun sonunda küçük bir oda çıktı.
Odanın ortasında taş bir masa vardı.
Masanın üzerinde hiçbir şey yoktu.
Fakat duvarda bir kitabe bulunuyordu.
Ömer feneri tuttu.
Yazı Osmanlıca idi.
Akif fotoğrafını çekti.
Zehra yazıya baktı.
“Burada ne yazıyor?”
Ömer yavaşça okudu:
“Emanet, saklanmak için değil; vakti gelince hakikate teslim edilmek için korunur.”
Zehra'nın gözleri doldu.
“Bunu babam söylemişti.”
Ömer ona döndü.
“Ne zaman?”
“Çocukken.”
“Tam olarak ne demişti?”
Zehra hatırlamaya çalıştı.
“Bir şeyi korumakla onu anlamak aynı şey değildir demişti.”
Ömer'in yüzündeki ifade değişti.
Bu cümleyi daha önce Halit de söylemişti.
Tesadüf değildi.
Ömer masanın çevresini inceledi.
“Burada bir şey var.”
Taş masanın altında küçük bir girinti vardı.
İçinden eski bir kutu çıkardı.
Kutunun üzerinde herhangi bir kilit yoktu.
Sadece bir yazı vardı:
“İki koruyucu için.”
Akif:
“İki koruyucu.”
Ömer kutuyu açtı.
İçinden iki zarf çıktı.
Birinin üzerinde:
Süleyman Soyer
Diğerinde:
Süleyman Bey'in ailesi
yazıyordu.
Zehra'nın nefesi kesildi.
“Babam.”
Ömer ilk zarfı aldı.
Üzerindeki tarih 1998'di.
Kendi babasının adı.
İkinci zarf ise daha eskiydi.
1891.
Ömer ikinci zarfı Zehra'ya uzattı.
“Bu senin ailene ait.”
Zehra zarfı ellerinin arasında tuttu.
“Ben mi açacağım?”
Ömer başını salladı.
“Evet.”
Zehra zarfı dikkatlice açtı.
İçinden tek sayfalık bir belge çıktı.
Kâğıt yıllar içinde sararmıştı.
Zehra okumaya başladı.
İlk satırlarda aile isimleri vardı.
Sonra bir cümle:
“Emanetin iki parçası vardır. Biri hakikati gösterir, diğeri onu korur.”
Zehra'nın eli titredi.
Devam etti.
“Gösteren firmandır.”
Bir sonraki satıra geçti.
“Koruyan ise varistir.”
Zehra başını kaldırdı.
Ömer sessizdi.
Belgenin devamında daha önemli bir ifade vardı:
“Varis, kan bağıyla değil, emaneti taşıma ehliyetiyle tayin edilir.”
Akif:
“Demek varis doğrudan mirasçı değil.”
Ömer başını salladı.
“Evet.”
Zehra belgeyi okumaya devam etti.
“Peki kim?”
Son satıra geldi.
Fakat o bölüm silinmişti.
Yalnızca iki kelime okunuyordu:
“Kalem tanır.”
Zehra yavaşça elindeki kalemi düşündü.
“Kalem kimi tanıyor?”
Ömer cevap vermedi.
Çünkü kutunun içinde başka bir şey vardı.
Küçük bir metal plaka.
Üzerinde aynı sedef motifinin daha gelişmiş hâli bulunuyordu.
Ve altında:
“İlk koruyucunun son sözü.”
Ömer plakayı çevirdi.
Arka yüzü
Yorumlar
- Zafer Kaan Genç: Eyvallah ömer sırların peşinden koşuyorsun!
- Nisa Ergin: ömer seni çok daha fazlasına götürebilir!
- Hilal Fidan: zehra dikkat et geçmişle ilgili bir şey var burada
- aleyna: burası çok karmaşık görünüyordu bu aşamada!
- Beren Pak: sanki başka sorular da doğacak bunu açınca
- Eren Ali Dağ: Hala neyin içinde olduğunu merak ediyorum
- Eda Korkmaz: bu belge bir kapı açmaya önayak olabilir