İncir Altında Asıl Mesafe
..Akif’in kütüphane koridorunda bıraktığı o ağır, o ferman gibi sözler, Zehra’nın zihninde asılı kalmış, okunmayı bekleyen gizli bir satır gibiydi. “Görevi, peşinde olduğumuz ferman, saldırganlar… hiçbirinin önemi kalmadı. Tek düşündüğü sizdiniz.” Bu kelimeler zihninin dehlizlerinde yankılandıkça, Zehra içindeki ürpertinin büyümesine engel olamıyordu. Bir insan, hiç dokunmadığı, adını bile uçaktaki bir türbülans vesilesiyle, ölümle yaşam arasındaki o ince çizgide öğrendiği birinin kalbine nasıl emanetçi olabilirdi? Tesettürün, terbiyenin ve çocukluğundan beri ailesinden gördüğü o vakur, sarsılmaz ahlakın arkasına sığınan Zehra için bu duygu hem ürkütücü bir uçurum hem de fırtınalı bir denizde sığınacak tek güvenli limandı. İzmir’e geleli henüz çok kısa bir zaman, birkaç hafta olmuştu ama sanki yirmi yıllık ömrünün en büyük, en çetin imtihanını bu yabancı şehirde, bu dar sokaklarda veriyordu. Kalbi, hiç bilmediği bir iklimin rüzgarlarıyla savruluyordu.
Ertesi günün akşamında, kampüsteki son edebiyat dersi çıkışında hava her zamankinden daha erken kararmış, kentin üzerine kapkara, kurşun gibi ağır bir gece çökmüştü. Ege’nin o meşhur nemli havası gökyüzünü yoğun, nefes aldırmayan bulutlarla kaplamış, inceden inceye başlayan ve insanın iliklerine kadar işleyen o meşhur İzmir çisentisi asfata düşüyordu. Zehra, yere kadar uzanan dökümlü lacivert pardösüsünün önünü titreyen elleriyle ilikledi, rüzgarın sert hamlesiyle savrulan gri şalını korumak ve saçının tek bir telinin bile dışarı çıkmasını önlemek için hafifçe düzeltti. Kampüsün tenhalaşan, dev çınarlarla kaplı o loş ağaçlı yolunda kız yurduna doğru tek başına yürürken, arkasında bir süredir tam olarak aynı tempoda ilerleyen bir takım yabancı sesler işitti. Yerdeki kurumuş çınar yapraklarını ezerek ilerleyen o tok ayak sesleri, sessizliği bir bıçak gibi kesiyordu.
Önce kendi evhamı sandı; "İstanbul'un kalabalığından sonra bu tenha şehir beni ürkütüyor," diye düşündü, umursamamaya çalıştı ve adımlarını hızlandırdı. Ancak arkasındaki iki gölge de onun hızına ayak uydurmuş, adeta avını tenha bir köşede kıstırmak için pusuya yatan kurtlar gibi adımlarını sıklaştırmıştı. Sokak lambalarının cılız, sarı ışığı altında gölgeler uzuyor, Zehra’nın üzerine doğru yaklaşıyordu. Genç kızın içini tarifsiz bir ürperti kapladı; parmakları pardösüsünün kumaşına sımsıkı kenetlendi.
Tenha bir yol ayrımına, kampüs lambalarının söndüğü ya da kasıtlı olarak söndürüldüğü o karanlık fakülte köşesine geldiğinde, kalbi artık göğüs kafesini kıracakmış gibi kulaklarında patlamaya başladı. Korku boğazına düğümlenen, nefes almasını engelleyen bir hıçkırık gibi yükselirken, zihni bir çıkış yolu aradı. Tam o esnada, çantasında duran ve Akif’in acil durumlar için eline tutuşturduğu o küçük kağıdı, üzerindeki numarayı hatırlayarak çıkarmak için elini attı. Fakat çok geçti.
Tam o anda, uzun boylu, yüzü yara izleriyle dolu adamlardan biri hızla önüne geçip yolunu kesti. Diğeri ise arkasından sinsice yaklaşarak kaçış yolunu tamamen kapattı. Çevrelerini saran karanlıkta, adamların üstünden yükselen ağır sigara, ucuz alkol, ter ve sokak kokusu Zehra’nın midesini bulandırdı. Genç kız, köşeye sıkışmış bir ceylan gibi ne yapacağını bilemeyerek, namusunu ve bedenini korumak istercesine sırt çantasını göğsüne siper etti, adeta bir kalkan gibi önüne tuttu.
“Zehra Şensoy sen misin?” dedi öndeki adam, pis, sararmış ve dişleri eksik bir sırıtışla. Gözleri karanlıkta sinsice parlıyordu. “Ömer Soyer’in sahafta canını öne koyduğu, dikişlerini patlatırcasına üzerine kapandığı o meşhur kız... Demek o büyük restoratörün, o devlet adamının zayıf noktası sensin.”
Zehra korkudan bir adım daha geriledi, sırt çantasına parmakları beyazlaşana kadar sımsıkı sarıldı. Şalının altından nefesi kesilecek gibi olsa da, içindeki o asil imanı, ailesinden tevarüs ettiği o vakur duruşu korumaya çalıştı. Sesinin titremesine engel olmak için yutkundu: “Kimsiniz siz? Ne istiyorsunuz benden? Çekilin yolumdan! Bağırırım, kampüs güvenliğini, polisi çağırırım!” diye haykırdı ama sesi bu boş, tenha beton koridorda güçsüzce yankılanıp kayboldu. Kimseler yoktu.
“Ömer Soyer’e küçük bir mesaj göndereceğiz sadece. Bizim olan, o sahaftan kaçırdığı tarihi fermanı ve haritaları bize tıpış tıpış getirmesi için...” diyerek adam kirli, nasırlı ve lekeli eliyle Zehra’nın dökümlü ferace koluna uzanmak, onu zorla götürmek istedi.
Zehra dehşetle gözlerini kapattı, o an dünyanın sonu gelmiş gibi hissetti. Dudaklarından sadece kalbinin en derininden gelen, adeta bir sığınak olan dualar döküldü: “Ya Hafız, ya Selam, ya Kuddüs... Koru beni Allah'ım!” O kirli, günahkar elin tesettürüne, namusuna, mahremiyetine değmesi fikri, onun için ölmekten, uçurumdan atlamaktan çok daha ağırdı. Başını büyük bir tiksintiyle yana çevirdi, bedenini geriye çekerek o elden kurtulmaya çalıştı.
Tam o salisede, gecenin karanlığını yırtan bir araba lastiğinin acı feryadı duyuldu. Fren sesleri tüm kampüs binalarında yankılandı, asfaltı adeta ikiye bölen o korkunç ses kulakları tırmaladı. Siyah, devasa, zırhlı bir lüks SUV araç, adeta kaldırıma fırlayarak, fardan yayılan güçlü beyaz ışıklarla karanlığı delerek adamların hemen yanında zınk diye durdu. Arabanın kapısı büyük bir öfkeyle, menteşelerinden fırlayacak, kırılacak gibi açıldı.
İçeriden çıkan kişi; sol kolu omuz hizasından beyaz sargılarla askıya alınmış, yüzü çektiği fiziksel acıdan, günlerdir süren uykusuzluktan ve saf, katıksız bir nefretten dalga dalga gerilmiş olan Ömer’di. Hastane odasını birbirine katmış, doktorların kesin istirahat uyarılarını çiğnemiş, o ölümcül ve yaralı haliyle Zehra’nın tehlikede olduğunu öğrendiği an yine yollara düşmüştü.
Tek kolunun ağır yaralı olmasına, sahaftaki çatışmada aldığı darbeler yüzünden dikişlerinin feci şekilde sızlamasına zerre kadar aldırmadan, sağ elinde tuttuğu simsiyah çelik silahı adamlara doğrulttu. Gözleri o kadar karanlık, o kadar ürkütücü ve ölümcül bakıyordu ki, kampüsün zayıf sokak lambaları bile gözlerindeki o cehennemî öfkeyi gizleyemezdi. Karşısındaki adamlar onun bu bakışını gördükleri an adeta taş kesildiler.
“O pis elini bir milim bile o kıza uzatırsan, yemin ederim İzmir’i sizin için toplu bir mezara çeviririm! Canınızı buracıkta alırım!” diye kükredi Ömer. Sesi tüm kampüste dalga dalga yankılanan, adeta göğü sarsan, tavizsiz bir çelik gibiydi. O asil öfke, etraftaki havayı bile dondurmuştu.
İki kaçakçı, Ömer’in bu yaralı, sargılı haliyle bile kendilerini saniyeler içinde yok edebilecek bir ölüm makinesi olduğunu anladılar. Korkuyla ellerini havaya kaldırarak yavaşça geriye doğru adımladılar. Tam o sırada, SUV aracın arka kapısından hızla inen Akif ve emniyetin özel ekibi, adamların üzerine çullandı. Saniyeler içinde onları yere serip ters kelepçe vurarak etkisiz hale getirdiler. Sokak tekrar polis telsizlerinin cılız sesleriyle dolarken, Ömer gözünü adamlardan ayırmadı; ancak onların tamamen kontrol altına alındığını görünce silahını indirdi ve doğrudan Zehra’ya doğru yürümeye başladı. Gökyüzünden inen buz gibi yağmur damlaları, alnından şakaklarına, oradan da keskin çene hattına süzülüyordu.
Sol kolunun derin dikişleri, ani iniş ve ani hareketten dolayı yırtılmış gibi sızlıyor, ceketinin altındaki bembeyaz sargıya taze, sıcak kırmızı kan sızıyordu. Beyaz gömleğinin sol tarafı yavaş yavaş kızıla boyanmaktaydı. Ama Ömer’in gözü dünyadaki tüm acıları, tüm insanları kapatmıştı; o an evrende sadece Zehra vardı. Genç kızın yanına vardığında, aralarındaki o aşılmaz mahremiyet ve sarsılmaz saygı mesafesine dikkat ederek, tam iki adım uzakta durdu. Ne bir santim yaklaştı ne de dokunmaya yeltendi. Kalbi ne kadar delice çarparsa çarpsın, elini bile uzatmadı; çünkü Zehra’nın o kutsal örtüsüne, kalbindeki hayasına olan saygısı, kendi canından da, arzularından da her şeyin önündeydi. Ama bakışlarındaki o görünmez, çelikten koruyucu zırhla genç kızı tamamen sarıp sarmaladı, ona dünyadaki en güvenli sığınağı sundu. Sesi, hayatında ilk defa bu kadar çaresiz, bu kadar derinden ve titreyerek çıkmıştı:
“Sana... Sana dokun