Keşfet

LİMANIN GÖLGESİ

Yarama Dua

“Hiç geçmeyen, hiç unutulmayan şeyler de var, beyefendi! Ölünceye kadar insanın sırtından atamayacağı şeyler de var...”

Sabahattin Ali — Kuyucaklı Yusuf

****************************************

İzmir Limanı'nda gün daha yeni başlamıştı.

Vinçlerin ağır hareketleri, gemilerden gelen metal sesleri ve uzaktan duyulan motor uğultuları birbirine karışıyordu. Şehrin diğer tarafında insanlar günlük telaşlarına başlamış, dükkânların kepenkleri açılmış, vapurlar kıyıdan ayrılmaya başlamıştı. Buradaysa bambaşka bir hayat vardı. Konteynerler taşınıyor, yükler kontrol ediliyor, belgeler imzalanıyor ve yüzlerce insanın arasından geçen malların çoğu birkaç dakika sonra başka bir noktaya doğru yola çıkıyordu.

Kalabalığın içinde kaybolmak kolaydı.

Belki de bazı şeyleri yüzyıllardır gizli tutmanın en iyi yolu buydu.

Kalabalığın arasına karışmak.

Ömer, aracın içinden limanı izlerken önündeki dosyayı kapattı. Birkaç dakikadır aynı sayfaya bakıyordu ama artık rakamların hiçbirine odaklanmıyordu. Akif yan koltukta sessizce oturuyordu. Sabah saatlerinden beri ellerindeki belgeleri karşılaştırıyorlardı.

Kemeraltı'nda ele geçirilen kayıtların bazıları doğrudan limandaki eski antrepolardan birine işaret ediyordu. Ancak ortada hâlâ kesin bir bağlantı yoktu.

Ömer acele etmek istemiyordu.

Çünkü karşılarındaki yapı, Halit yakalandıktan sonra bile hareket edebilecek kadar geniş görünüyordu.

“Şu numaraya tekrar bak,” dedi Ömer.

Akif dosyayı açtı.

“Hangisine?”

“1784 tarihli kayıtta geçen sevkiyat koduna.”

Akif birkaç sayfayı çevirdi. Parmakları bir satırda durdu.

“Burada.”

Ömer kâğıda eğildi.

Aynı kod.

Yüzyıllar önce hazırlanmış bir kayıtta ve günümüzdeki bir liman belgesinde aynı rakam dizisi kullanılmıştı.

Ömer birkaç saniye sessiz kaldı.

Akif kaşlarını çattı.

“Bu mümkün değil.”

“Normal bir sevkiyat kodu olsaydı değil.”

“Peki ne?”

Ömer rakamları yeniden inceledi.

“Bir işaret.”

Akif başını kaldırdı.

“Yani geçmişteki kayıtlar bugünkü insanlara bir şey mi bırakmış?”

“Belki de tam tersi.”

Ömer dosyayı kapattı.

“Bugünkü insanlar geçmişte bırakılmış işaretleri kullanıyor.”

Akif bir süre düşündü.

“Bu kadar uzun süre aynı kodun korunması için bir sebep olması lazım.”

“Var.”

“Ne?”

Ömer bakışlarını limana çevirdi.

“Birileri o kodu anlamını bilenlere bırakmış.”

Akif cevap vermedi.

İkisi de bir süre dışarıyı izledi.

Giriş kapısından büyük bir kamyon içeri giriyordu. Araç kontrol noktasında durdu. Görevli belgeleri inceledi, sürücüyle kısa bir konuşma yaptı ve birkaç dakika sonra araç yoluna devam etti.

Ömer'in bakışları kamyonun üzerinde kaldı.

“Bütün antrepoların listesini istiyorum.”

Akif hafifçe gülümsedi.

“Zaten aldım.”

Ömer ona baktı.

“Ne zaman?”

“Sen düşünürken.”

Dosyadan birkaç sayfa çıkardı.

“Eski kayıtlarla karşılaştırdım. Bir tanesi özellikle dikkat çekiyor.”

Ömer dosyayı aldı.

“Hangisi?”

“Yıllardır kullanılan ama son birkaç yılda mülkiyet ve işletme kayıtları birkaç kez değişen bir antrepo.”

Ömer sayfaya baktı.

“Konumu?”

“Limanın kuzey tarafında. Ana girişten biraz uzakta.”

“Kim işletiyor?”

“Resmî kayıtlarda bir lojistik şirketi.”

“Halit'le bağlantısı?”

“Doğrudan yok.”

“Dolaylı?”

“Onu araştırıyorum.”

Ömer başını salladı.

“İşte bizim aradığımız da bu.”

Yaklaşık yarım saat sonra araç limanın kuzey tarafına doğru ilerledi.

Ömer, ön camdan antrepoların sıralandığı bölgeyi izliyordu. Burada limanın ana kısmından farklı bir hava vardı. İnsan sayısı daha azdı. Bazı binaların dış cephesi yenilenmiş, bazıları ise yıllardır el sürülmemiş gibi görünüyordu.

Akif direksiyonu yavaşlattı.

“Şu.”

Ömer başını çevirdi.

Uzakta, diğerlerinden biraz daha geride duran büyük bir yapı vardı.

Antrepoya ait tabelanın bir kısmı yeni görünüyordu. Fakat binanın kendisi eskiydi.

Ömer gözlerini kısarak baktı.

“Dışarıdan bakınca sıradan.”

“Zaten şüpheli olanlar genelde öyle.”

Araç birkaç yüz metre ileride durdu.

Ömer inmedi.

“Şimdilik sadece gözlem.”

Akif başını salladı.

Bir süre boyunca binaya giriş çıkış yapan araçları takip ettiler.

Saat dokuz buçukta küçük bir kamyonet geldi.

On dakika sonra çıktı.

Saat ona doğru siyah bir minibüs içeri girdi.

Ömer saate baktı.

“Plakasını al.”

Akif not etti.

“Bu araç daha önce de görünmüş.”

“Nerede?”

“Kemeraltı'ndaki kayıtlarda.”

Ömer'in bakışları sertleşti.

“Emin misin?”

“Evet.”

Akif telefonu açıp birkaç görüntüyü karşılaştırdı.

“Tam aynı araç olmayabilir ama aynı model. Plakanın son üç hanesi de benziyor.”

Ömer sessizce başını salladı.

“Demek bağlantı var.”

“İçeri girelim mi?”

“Hayır.”

“Ömer...”

“Henüz değil.”

Akif ona baktı.

“Ne bekliyoruz?”

Ömer gözlerini antrepodan ayırmadı.

“Onların neyi beklediğini.”

Öğleden sonra Zehra ders çıkışında kütüphaneye geçti.

Son birkaç gündür zihnini meşgul eden şey derslerinden çok sedef kakmalı kalemdi.

Ömer'in gönderdiği mesajı tekrar tekrar düşünüyordu.

“Yakında neden önemli olduğunu anlayacaksın.”

Bu cümle, merakını azaltmak yerine daha da artırmıştı.

Kalemi masanın üzerine koydu.

Çantasından ödev defterini çıkardı.

Sonra farkında olmadan kan lekesinin bulunduğu sayfaya baktı.

Leke artık eskisi kadar belirgin değildi. Kâğıdın rengine karışmış, zamanla solmaya başlamıştı. Fakat Zehra ne zaman o sayfayı görse aynı geceyi hatırlıyordu.

Karanlık.

Koşuşturmaca.

Ömer'in yaralanması.

Ve o an duyduğu korku.

Parmağını sayfanın kenarında gezdirdi.

Sonra kaleme uzandı.

Sedef kakmaların arasındaki küçük motiflerden birine baktı.

İlk gördüğünde bunun yalnızca süs olduğunu düşünmüştü.

Şimdi ise hiçbir şey ona yalnızca süs gibi gelmiyordu.

Kalemi yavaşça çevirdi.

Sedef parçalarının arasında çok küçük bir çizgi vardı.

Zehra gözlerini kıstı.

“Bu ne?”

Telefonunun ışığını açtı.

Kalemi ışığa doğru tuttu.

Motifin yanında birkaç ince çizgi daha görünüyordu.

Bir şekil.

Tam olarak bir harf değildi.

Ama tamamen rastgele de görünmüyordu.

Zehra defterinin boş bir köşesine aynı şekli çizmeye çalıştı.

Bir kez.

Olmadı.

İkinci kez.

Bu sefer daha yakındı.

Tam o sırada Meryem karşısındaki sandalyeye oturdu.

“Yine kalem.”

Zehra hafifçe gülümsedi.

“Evet.”

Meryem çantasını masanın yanına bıraktı.

“Bence sen bu kaleme fazla anlam yüklüyorsun.”

“Belki.”

“Peki Ömer Bey neden ‘kaybetme’ demiş?”

Zehra cevap vermeden önce kalemi çevirdi.

“Bilmiyorum.”

Meryem gözlerini kıstı.

“Sen de biliyorsun, değil mi?”

“Neyi?”

“Bir şeylerin döndüğünü.”

Zehra birkaç saniye sustu.

“Bir şeyler olduğunu hissediyorum. Ama ne olduğunu bilmiyorum.”

Meryem'in sesi bu kez daha ciddi çıktı.

“O zaman bilmediğin bir şeyin peşinden gitme.”

Zehra başını salladı.

“Gitmeyeceğim.”

“Gerçekten?”

“Gerçekten.”

Meryem kaleme baktı.

“Peki bunu neden sürekli yanında taşıyorsun?”

Zehra cevap vermedi.

Çünkü kendisi de bilmiyordu.

Belki Ömer'in “kaybetme” demesinden dolayıydı.

Belki kalemin kendisinde açıklayamadığı bir güven duygusu oluşturmasından.

Belki de o küçük sedef motifine her baktığında, henüz adını koyamadığı bir şeyin kendisine yaklaştığını hissetmesindendi.

Kalemi tekrar çantasına koydu.

Tam o sırada kütüphanenin camından dışarı baktı.

Kampüsün karşı tarafında koyu renkli bir araç duruyordu.

İçerideki kişi birkaç saniye sonra araçtan indi.

Zehra onu seçemedi.

Adam kampüs girişine baktı.

Sonra telefonunu çıkardı.

“Burada.”

Kısa bir konuşmadan sonra telefonu kapattı.

Zehra bundan habersiz şekilde kitabına döndü.

Aynı saatlerde Ömer, güvenlik merkezine gelen yeni raporu incelemeye başladı.

Raporun içinde limandaki antrepoya ilişkin ayrıntılar vardı.

Şirketin kuruluş tarihi.

Ortaklık değişiklikleri.

Giriş-çıkış kayıtları.

Son aylarda yapılan sevkiyatlar.

Ömer sayfaları tek tek çevirdi.

Bir isim dikkatini çekti.

Tanıdık geliyordu.

Daha doğrusu bir yerde görmüştü.

Bir önceki dosyayı açtı.

Halit'in bağlantılarının çıkarıldığı raporu önüne koydu.

İki belgeyi yan yana getirdi.

Aynı soyadı.

Ömer'in gözleri daraldı.

Raporu Akif'e uzattı.

“Bu kişiyi bul.”

Akif belgeye baktı.

“Şirket yöneticisi mi?”

“Hayır. Resmî olarak değil.”

Yorumlar

  • Ayşe Aydın: geçmişle günümüz arasındaki bağlantı ne?
  • Recep Sağlam: Bu detayların bir araya gelmesi beni çok tedirgin etti anlamadığına eminim
  • Samet Can Zengin: Bir antreponun kullanılması geçmişe ışık tutuyor hem de Davidsson Varlığını sorgulatır
  • Eylül Nadir: Gerçekten bu an çok çarpıcıydı ömer kaldı mı her şey kafasına takılıyor