Sahafta Patlayan Kurşun
..
Milli Kütüphane’nin o yüksek tavanlı, asırlık kokusuyla harmanlanmış gizemli koridorunda yaşanan o ikinci sarsıcı karşılaşmanın üzerinden tam yirmi dört saat geçmişti. Zaman, Zehra için sanki her saniyesi ayrı bir ferman gibi ağır ve okunması güç bir tempoda akıyordu. Genç kız, kütüphaneden aldığı o kalın mimari ciltteki bilgileri derinleştirmek ve profesörünün özellikle üzerinde durduğu 18. yüzyıl İzmir yerleşim haritalarının asıllarını görebilmek adına, oda arkadaşı Meryem’in o ısrarlı tariflerine sığınmıştı. Meryem, tıp fakültesinin yoğun kadavra dersleri arasında kafasını bir anlığına kaldırıp, "Kızım, İzmir'de eski ne varsa, aradığın o tozlu sayfaların piri nerededir bilir misin? Kemeraltı’ndaki Kızlarağası Hanı’nın üst katında, o kuytu sahaflandadır. Git, oranın kokusunu içine çekmeden tarihçi olamazsın" demişti.
Zehra, o sabah içindeki dinmeyen heyecan dalgasını yatıştırmak adına yurdun aynasında şalını her zamankinden daha büyük bir titizlikle düzeltmişti. Üzerinde, inancının, yetiştirilme tarzının ve kalbindeki o duru havanın en sadık kalkanı olan dökümlü mürdüm rengi feracesi vardı. Geniş kesimiyle vücut hatlarını tamamen örten bu kıyafet, ona bu koca şehirde adeta asil bir zırh oluyordu. Başını, boynunu ve omuzlarını noksansızca, tek bir saç teli bile dışarı sızmayacak şekilde saran o koyu kahve krep eşarbı gizli iğnelerle çene hattına sabitlemişti. Aynadaki yansımasına baktığında yüzünde makyajın tek bir izi bile yoktu; onun güzelliği, gözlerindeki o saf ve temiz ifadenin duruluğundan ileri geliyordu. Sırt çantasını omzuna takıp yurdun kapısından çıktığında, İzmir’in gökyüzü aniden kapkara bulutlarla kaplanmış ve o meşhur, insanı sırılsıklam eden hırçın sonbahar yağmuru bardaktan boşalırcasına serpiştirmeye başlamıştı.
Zehra, feracesinin eteklerini çamurlu su birikintilerine değmesin diye naif bir hareketle hafifçe toparlayarak Kemeraltı Çarşısı’nın o labirent gibi dar, parke taşlı sokaklarına adım attı. Havaya keskin bir toprak, taze kavrulmuş dibek kahvesi ve yan yana dizilmiş baharatçı dükkanlarından yükselen zencefil kokuları karışıyordu. Yağmur damlaları çarşının çatısını kapatan brandalara vurdukça çıkan o ritmik ses, Zehra’nın kalbinin hızlı atışına eşlik ediyordu. Çarşının tam kalbinde, Osmanlı döneminden kalma bir kale gibi yükselen, taş ve tuğla işçiliğinin asaletini taşıyan devasa Kızlarağası Hanı’nın kapısından içeri girdi. Hanın alt katındaki canlılık ve halıcıların bağrışmaları geride kalırken, üst kata çıkan o dik, aşınmış taş merdivenleri tırmandı. Üst kat, alt kata inat derin bir sessizliğe ve buram buram eski kitap, sararmış kâğıt ve rutubet kokusuna ev sahipliği yapıyordu.
Sıra sıra dizilmiş, ahşap kapıları yarıya kadar açık olan küçük sahaf dükkanlarının arasından geçerek koridorun en kuytu, en dip köşesinde yer alan loş bir dükkana adım attı. İçerisi kelimenin tam anlamıyla zamanın donduğu bir yerdi. Tavana kadar uzanan devasa ahşap raflar, ağırlıktan hafifçe bel vermişti ve her bir raf binlerce yıllık yaşanmışlığı saklıyordu. Tavandan sarkan zayıf, sarı renkli çıplak bir lamba, havada uçuşan toz zerrelerinin içinde adeta titriyordu. Dükkanın yaşlı, gözlüklü sahibi tezgahın arkasında eski bir sayfayı inceliyordu. Zehra, adımlarını kütüphane indeksinde gördüğü o nadide Osmanlı haritasının bulunduğu arka, karanlık bölmeye doğru yönelti. Rafın önünde durup aradığı o eski cildi eline aldı, sayfaları çevirdikçe kalbinin ritmi biraz olsun sakinleşir gibi oldu. Yağmur damlaları dükkanın küçük, kirli camına dökülürken içerideki bu sessizlik ona huzur veriyordu.
Ancak bu huzur, saniyeler içinde paralanacaktı.
Dükkanın eski ahşap kapısı büyük bir gürültüyle, menteşelerinden sökülürcesine ardına kadar açıldı. İçeriye nefes nefese, siyah şapkasının altından gözleri korku ve ihanetle fırıl fırıl dönen, üstü başı çamur içinde kalmış hırpani bir adam daldı. Adamın hemen arkasından ise adeta bir ölüm meleği gibi, ceketinin altındaki silah kılıfını gizlemeye bile gerek duymadan, gözleri öfkeden çakmak çakmak parlayan Ömer girdi. Ömer’in dükkana adım atmasıyla, köşeye sıkışan, kaçacak yeri kalmayan şapkalı adamın belindeki silaha davranması saliseler içinde gerçekleşti.
Zamanın tamamen buz kestiği, dünyanın ekseninden kaydığı o andı. Ömer, tam silahını doğrultacağı sırada dükkanın o loş, arka tarafında, elindeki tarih kitabıyla şok içinde donakalmış, elâ gözleri korkuyla büyümüş Zehra’yı fark etti. O saniyede Ömer Soyer için ne peşinde olduğu tarihi el yazması fermanın ne bakanlığın emirlerinin ne devlet görevinin ne de kendi canının bir ehemmiyeti kaldı. O çelikten, kurşunların üzerine yürüyen adam, hayatında ilk kez mutlak bir panik yaşayarak tek bir refleksle hareket etti: Kendi gövdesini, canını o genç kızın üzerine fırlatmak.
"Yere yat, sakın kalkma!" diye kükredi Ömer. Sesi dükkanın taş duvarlarında patlayan bir bomba gibiydi.
Saniyeler içinde ahşap dükkanda sağır edici, kulakları felç eden dehşet verici bir silah sesi patladı. Kurşun havayı yırtıp tam arkalarındaki rafa isabet ederken, asırlık kitap sayfaları, toz bulutu ve keskin ahşap kıymıkları havada uçuştu. Ömer, Zehra’yı dökümlü feracesinin üzerinden belinden kavradığı gibi devasa meşe masanın arkasına, yere doğru çekti. O geniş, güçlü gövdesini genç kızın üzerine tamamen siper etmiş, onu dünyadaki tüm kötülüklerden, namert namlulardan saklar gibi sımsıkı sarmalamıştı. Aralarında sadece santimler vardı; Ömer’in çatışmanın hararetiyle yanan sıcak nefesi, Zehra’nın ipek şalının üzerinden tenine ulaşıyordu. Zehra korkudan ve dehşetten gözlerini sımsıkı kapatmış, elleriyle Ömer’in lacivert ceketinin yakasına adeta can havliyle, tırnaklarını geçirircesine tutunmuşti. Kalbi göğsünden fırlayacak gibi, kapana kısılmış bir kuşun kanat çırpışı gibi güm güm atıyordu. Hayatında ilk kez ölümün soğuk nefesini hissetmişti.
Ömer, nefes nefeseydi; göğsü hızla inip kalkıyor, Zehra’nın üzerine adeta koruyucu bir dağ gibi baskı yapıyordu. Sesi, dışarıya karşı kullandığı o çelik tonu tamamen kaybetmiş, kızın korkudan titreyen bedenini hissedince derinden sarsılarak fısıltıya dönmüştü:
"Zehra! Aç gözlerini... Bana bak. Buradasın, yanımdasın, güvendesin. Sakın kıpırdama, başını kaldırma. Bitti."
Dışarıda, hanın koridorlarında kaçakçının kaçış sesleri, Akif’in ekibinin ağır postal sesleri ve telsiz cızırtıları yankılanıyordu. Ama Ömer, dışarıdaki o can pazarını tamamen zihninden silmişti; koyu kahve gözlerini Zehra’nın o korkuyla ıslanmış elâ gözlerinden bir an bile ayıramıyordu.
"Şşşt, geçti. Sakin ol, buradayım," dedi, sesi ilk kez bir kadına karşı bu kadar naif, bu kadar şefkatli çıkıyordu.
Ömer, masanın kenarından dışarıyı, dükkanın kapısını kontrol etmek için hafifçe doğrulduğunda acıyla dişlerini sıktı, keskin çene hattı gerildi. O sırada ceketinin sol kolundan süzülen koyu, sıcak kan, Zehra’nın yerde açık kalan beyaz sayfalı ödev kitabının üzerine büyük damlalar halinde düşmeye başladı. Beyaz kağıdın üzerinde büyüyen o kırmızı lekeyi gören Zehra, içindeki dehşeti daha fazla saklayamadı ve çığlığını eliyle, hıçkırarak bastırdı. Gözyaşları yanaklarından sicim gibi süzülürken fısıldadı:
"Kan... Yaralanmışsınız! Benim yüzümden... Benim olduğum yere geldi o adamlar, benim yüzümden vuruldunuz!"
Ömer, kendi bedeninden akan kanı, omzuna saplanan o keskin acıyı zerre kadar umursamıyordu. Genç kızın gözlerinin içine öyle derin, öyle sarsıcı bir koruma içgüdüsüyle baktı ki, aralarındaki tüm dünyayı bağlar o an koptu. "Senin yüzünden değil... Benim o karanlık, o pis dünyam yüzünden sen bu tehlikenin ortasındasın şu an. Sana bir şey olsaydı..." dedi ama cümlesinin gerisini getiremedi, yutkundu. Gözlerinde beliren o kaybetme korkusu, kelimelerden çok daha fazlasını anlatıyordu. Aralarındaki o resmiyet duvarı, o soğuk 'Bey-Hanım' kalıbı o kurşunla birlikte tamamen yıkılmıştı. Ömer ciddiyetle ve otoriteyle telsizine bastı:
"Akif! Mekan temiz, şüpheli üst kattan arka sokağa doğru kaçtı, çocuklar peşini bırakmasın. Hemen arkadaki güvenli sivil aracı hanın çıkışına çek. Yanımda biri var. Çok acil, kimse
Yorumlar
- Elyra: Bunu söylemeniz çok güzel. Çünkü her karakterin hikâyede bir yeri değil,bir sebebi var ve zamanla hepsi kendi anlamını bulacak.
- Damla Çınar: @elyra her karakterin derinleşmesi hikayenin ağırlığını artırmış
- Elyra: Yağmur, sessizlik ve o sıkışmışlık… Sahnede tam olarak böyle bir hava kurmaya çalışmıştım. bunu gerçekten hissettirmiş olmak beni mutlu etti açıkçası 🤍
- Yasemin Yıldırım: Yağmur ve baskı altında kalma hissi mükemmel birleşti bu bölümde
- Elyra: Kesinlikle, o an ikisi için de bir şeyler değişti.
- Efe Işıldar: O anda sadece kaçış değil samimiyet duygusu da arttı bence
- Elyra: Başta üzüleceğiz belki ama Zehra’nın hikâyesi daha yeni başlıyor. Ona biraz güvenin, ilerleyen bölümlerde yüzünü güldürecek şeyler de olacak. 🥹🤍
- Aleyna Mumlu: Zehranın o kadar çaresiz kalması beni hiç iyi hissettirmedi çok korktum
- ..: @elyra Rica ederim bu kadar zarif yazılmış hikayeden kopamıyorum 🎀🌸
- Elyra: Sürekli desteğinizi görmek benim için tarif edemeyeceğim kadar güzel. İyi ki hikâyeme eşlik ediyorsunuz. 🥹
- ..: efsane bir anlatım