Tozlu Raflardaki Sır
İzmir, ekim ayının gelmesiyle birlikte o kavurucu, insanı nefessiz bırakan yaz sıcağını nihayet geride bırakmıştı. Şehir, üzerine geçirilen serin bir hırka gibi, denizden esen imbat rüzgarlarının o ferahlatıcı esintisine teslim olmuştu. Sabahın erken saatlerinde kent halkı; işlerine, okullarına ya da günlük telaşlarına yetişmek için İZBAN trenlerinin vagonlarını dolduruyor, körfezi birer kuğu gibi süsleyen beyaz deniz vapurlarının iskelelerine doğru koşturuyordu.
Tüm bu kalabalığın ortasında Zehra için, hayatının en heyecanlı, en karmaşık ve bir o kadar da ürkek haftası başlamıştı. Ege Üniversitesi’nin devasa kampüsündeki ilk günleri, yurdun yüksek tavanlı odasını paylaştığı oda arkadaşı Meryem’in o bitmek bilmeyen Karadeniz neşesi, sıcaklığı ve bitmek bilmeyen enerjisiyle birleşince biraz olsun kolaylaşmıştı. Meryem olmasa, bu büyük şehirde kendini kaybolmuş hissedeceğinden emindi.
Ancak ne yaparsa yapsın, zihninin en korunaklı köşesinde saklanan o anı bir türlü söküp atamıyordu. Zehra’nın aklı, hâlâ o bulutların üzerindeki şiddetli sarsıntıda ve Adnan Menderes Havalimanı’nın çıkış kapısında, siyah zırhlı bir aracın içinde adeta bir sis bulutu gibi kaybolan o gizemli adamda kalmıştı. Ne zaman kütüphanede başını kitaptan kaldırsa ya da geceleri yatağında gözlerini kapatsa; o sakin, insana sonsuz bir güven veren ses tonu ve dökümlü pardösüsünün eteğine basıp düşecekken tesettürüne, inancına saygı duyarak havada asılı kalan o güçlü, korumacı el zihninde bir film şeridi gibi canlanıyordu.
Kendine kızıyordu aslında; geceleri yastığa başını koyduğunda içten içe hayıflanıyordu. Hayatında ilk kez gördüğü, adını bile bilmediği, dünyasını ve kim olduğunu zerre kadar tahmin edemediği bir yabancıyı neden bu kadar çok düşünüyor, neden her detayda onu arıyordu ki? Ama elinde değildi; o adamın vakur duruşunda, bakışlarındaki o derin gizemde insanı kendine çeken, çözülmeyi bekleyen asırlık bir muamma vardı.
Profesörünün ilk haftadan verdiği o büyük ve kapsamlı araştırma ödevi, Zehra’yı o serin ekim sabahında Konak’ın kalbinde yer alan Tarihi Milli Kütüphane’nin kapısına kadar getirmişti. 1912 yılından kalma, kesme taş mimarisiyle zamana ve modern dünyanın estetik yoksunluğuna tek başına meydan okuyan o neoklasik binanın devasa, oymalı ahşap kapısını hafifçe itip içeri adım attığında, dışarıdaki şehrin, korna seslerinin ve insan gürültüsünün tüm uğultusu bıçak gibi kesildi.
İçerisi bambaşka bir yüzyıla, tamamen farklı bir zamana aitti. Zaman burada akmayı bırakmış, mürekkep kokulu sararmış sayfaların, deri ciltlerin ve asırlık ahşap kokusunun arasında donup kalmıştı.
Zehra, heyecanla çarpan kalbini yatıştırmak ister gibi lacivert dökümlü pardösüsünün önünü hafifçe düzeltip gri şalının iğnesini parmak uçlarıyla kontrol etti. Burası buram buram eski kağıt, yaşanmışlık, asırlık meşe ağacı ve tarifi imkansız, insanı huzurla dolduran hafif bir toz kokuyordu. Başını yukarı kaldırdığında, tavanların muazzam, kiliseleri andıran yüksekliği ve devasa duvarlar boyunca göğe tırmanıyormuş gibi yükselen binlerce kitap rafı karşısında adeta büyülenmişti. Ortada uzanan geniş meşe masaların üzerinde yanan o nostaljik, yeşil camlı kütüphane lambaları, içerideki loş ve loş olduğu kadar da asil havaya derin bir sessizlik katıyordu. Attığı her adımda, altındaki tarihi ahşap zemin hafifçe gıcırdayıp esniyor, bu zayıf ses kütüphanenin yüksek tavanlarında yankılanarak kayboluyordu.
Zehra, sırt çantasının askısını heyecanla sıkarak, masalarda yeşil ışığın altında sessizce çalışan, tarihin derinliklerine gömülmüş birkaç araştırmacının yanından parmak uçlarında geçti. Kendini bu muazzam, kutsal sessizliğin içinde küçücük, alelade bir nokta gibi hissediyordu.
Genç kız, elindeki buruşmuş not kağıdına bakarak Osmanlı dönemi mimari el yazmalarının ve eski haritaların bulunduğu arka koridorlara doğru ilerledi. Ana salondan uzaklaştıkça ışık daha da loşlaşıyor, pencerelerden sızan zayıf gün ışığı yüksek rafların arkasında kalıyor ve kitapların gölgeleri yere uzun, siyah çizgiler halinde düşüyordu. Aradığı kitap, kendi boyunun asla yetişemeyeceği, en üst raflardan birindeydi.
Parmak uçlarında yükselip, pardösüsünün kollarını çekiştirerek o tozlu, kalın cilde uzandığı sırada, koridorun hemen bitiminde yer alan ve üzerinde pirinç levhayla büyük harflerle "Giriş Yasaktır - Sadece Yetkili Personel" yazan o ağır, ardıç ağacından yapılma kapı büyük bir hızla açıldı.
İçeriden, elinde beyaz restorasyon ve arşiv eldivenleri, üzerinde kütüphanenin o asırlık tozuna adeta meydan okurcasına kusursuz duran siyah, ütülü bir gömlekle Ömer çıktı. Gömleğinin kollarını dirseklerine kadar titizlikle katlamıştı; kollarındaki güçlü kaslar hareket ettikçe geriliyor, yüzünde ise işine, tarihe duyduğu o derin saygının getirdiği son derece ciddi, keskin bir odaklanma okunuyordu. Yanındaki yaşlıca görevliye alçak ama son derece net, emir telakki edilecek otoriter bir sesle talimat veriyordu:
"Bu 18. yüzyıl el yazması fermanın nem oranı kritik seviyede yüksek, Mustafa Bey. Acilen özel iklimlendirmeli koruma odasına alınması gerekiyor. Eğer yarım saat daha gecikirsek, üzerindeki kök boya mürekkep dağılır ve tarihi bir vesikayı sonsuza dek kaybederiz. Laboratuvardaki ekibe söyleyin, ısı ayarlarını ondokuz derecede sabitlesinler. En ufak bir dikkatsizlik, en ufak bir hata kabul etmiyorum."
Zehra, işittiği o tanıdık, derin ve tok sesle birlikte adeta olduğu yerde çakılı kaldı. Attığı adımı tamamlayamadı, nefesini göğsünde tuttu. Uçaktaki o takım elbiseli, gizemli adam; şimdi bu tarihi, loş koridorda, elindeki beyaz eldivenleri ve asırlık belgeleriyle tam karşısındaydı. Zehra şaşkınlıkla başını yavaşça o tarafa çevirdiğinde, Ömer de keskin, şahin gibi bakışlarını elindeki evraklardan kaldırıp koridora doğru fırlattı.
Zaman, Milli Kütüphane’nin o bin yıllık sayfaları arasında, iki genç için bir kez daha durdu. Ömer’in o koyu renk, sert ve mesafeli gözleri Zehra’yı gördüğü an, yüzündeki o çelik gibi soğuk ifade bir anda eridi. Yerini belli belirsiz, sadece dudaklarının kenarında titreyen son derece zarif ve korumacı bir tebessüme bıraktı. Genç kızın burada, bu loş ışığın altında, dökümlü pardösüsü ve o asil duruşuyla eski kitapların arasında duruşu; kütüphanenin tarihi dokusuna, ruhuna uyan, geçmiş yüzyıllardan fırlamış asil bir tablo gibiydi.
Ömer, yanındaki kütüphane görevlisini tek bir baş işaretiyle gönderdikten sonra, aralarındaki o mahremiyet ve saygı mesafesini milim bozmamaya dikkat ederek Zehra’ya doğru iki ağır, vakur adım attı. Onun yaklaştığı her adımda Zehra, kütüphanenin asırlık zemininden ziyade, kendi göğsünün içinde kalbinin gıcırdadığını, yerinden çıkacak gibi çarptığını hissediyordu.
"İzmir’e alışabildiniz mi Zehra Hanım?" dedi Ömer. Sesindeki o derin, erkeksi şefkati gizlemeye çalışarak konuşmuştu ama gözlerindeki o güven veren sıcaklık uçaktakiyle tamamen aynıydı. Bakışları, kızın kucağında sıkı sıkıya tuttuğu bükülmüş not kağıdına ve ardından parmak uçlarında uzanmaya çalıştığı o kalın tarih kitabına kaydı. "Görüyorum ki üniversitedeki ilk ödeviniz sizi tarihin en kuytu, en derin köşesine getirmeyi başarmış."
Zehra, bu ani ve beklenmedik karşılaşmanın verdiği büyük heyecanla şalının göğsüne dökülen uçallarını sımsıkı sıktı. Parmak boğumları beyazlamıştı. Kalbinin o deli gibi çarpan sesini kütüphanedeki herkes, hatta masalarda çalışan uzak araştırmacılar bile duyacak sanıyordu. Yanaklarına hızla hücum eden o sıcaklığı, kızarıklığı gizlemek ister gibi başını hafifçe öne eğerek, "Alışmaya çalışıyorum... Sizi burada, bu şekilde görmek... Çok şaşırtıcı oldu Ömer Bey," diye fısıldadı. Sesinin titremesine engel olmak için kelimeleri özenle seçmişti.
Ömer, kızın boyunun bir türlü yetişmediği, rafın en üstünde toz içinde duran o kalın, meşin ciltli eski kitabı fark etti. Sessizce, hiçbir acele göstermeden o tarafa doğru uzandı. O kadar uzun boylu ve kalıplıydı ki, Zehra’nın dakikalardır parmak uçlarında yükselerek uzanmaya çalıştığı o yüksek rafa hiç zorlanmadan, son derece zahmetsizce erişti. Beyaz eldivenli uzun parm
Yorumlar
- Elyra: Ahaha, Zehra daha kendisi ne olduğunu anlamadan siz anlamışsınız. 😂 Demek ki gizemli adam işini yapıyor…
- Ceyda Sancak: Zehranın duyguları çok iyi yansıtılmış o gizemli adam için iç çekişlerini duyabiliyorum